Yazının Belleği

Yazının Belleği


Twitter'da Paylaş
0

Edebiyat, bu kirli dünyadan çıkıp nefes alabileceğimiz tek kaçış yeri oluyor o zaman; yaşamın hafızasıyla unutmanın kör bilinci orada karşılaşıyor, yüzleşiyor.
Özkan Ali Bozdemir
 Yaşamın bulanık suları umutları, hatıraları ve hayalleri de önüne katarak her şeyi dipsiz bir uçuruma doğru sürüklüyor, yapışkan ve çürümüş kollarıyla korkunç bir boşluk halinde etrafımızı sarmaya, bizi kuşatmaya devam ediyor. Gerçeğin ve tarihin bilincinden koptuğumuz, koparıldığımız bir dünyadayız artık. Gördüklerimiz, işittiklerimiz ve bize öğretilen her şey büyük bir yalanın parçası. Zamanın gerisinde, gerçeğin dışında, ama yine de dünyanın merkezinde olduğunu düşünerek yaşamak… Artık ne kadar mümkünse. Edebiyat, bu kirli dünyadan çıkıp nefes alabileceğimiz tek kaçış yeri oluyor o zaman; yaşamın hafızasıyla unutmanın kör bilinci orada karşılaşıyor, yüzleşiyor. Unutulmaya yüz tutmuş soruların gerçek karşılığını bulacağı sırlı bir ayna gibi duruyor hem de. Yeter ki bakmaya cesaret etmek, bunu bütün yıkıcı sonuçlarına karşın yine de istemek, düşünmek olsun. Edebiyat, zamanın en büyük tanığı. Korkunun da, yalanın da, acının da canlanıp biçim aldığı, bütün kötülüğü ve çıplaklığıyla öylece karşımızda dikiliverdiği saf gerçek. Şimdiki zamanın korkunç yüzünü anlatan bir edebiyat eseri belki henüz yazılmadı, ilerde bu da olacak; zamanla demlenerek, acıları ve belgeleri biriktirip olgunlaşınca gün yüzüne çıkacak. Yakın tarihi anlatan kitapların da sonradan çıktığını, çoğaldığını düşününce edebiyatın tez canlılıktan uzak, kararlı adımları daha da anlam kazanır. Edebiyat, sabrı bilemek, büyütmek, dinlendirmek demek değil mi biraz da. Ayşegül Devecioğlu’nun 2004 yılında yayımlanan ve bizi 12 Eylül’ün karanlık günleriyle bir kez daha yüzleştiren romanı Kuş Diline Öykünen de böyle bir sabrın sonunda ortaya çıkmış demek. Devecioğlu, tam da unutulduğunu düşündüğümüz, yok sayılmaya çalışılan bir gerçeği yıllar sonra hatırlatarak edebiyatın yıkılmaz belleğini şimdi yeniden koyuyor önümüze. Kuş Diline Öykünen’de yalnızca o dönemde işkence görmüş, acı çekmiş insanların yaşamlarını değil, değişen ama yazık ki gelişemeyen bu ülkenin adalet sistemini, yönetim modelini ve sindirme politikasını bir kere daha görüyoruz. Romanını Gülay adındaki, cezaevinden yeni çıkmış ve orada türlü işkencelere maruz kalmış bir karakter odağında kuruyor Devecioğlu. Hem siyasi bir tutuklu hem de kadın olmanın getirdiği zorlukları da bu çizgide ele alıyor. Gülay karakteri bu anlamda bir yaşamın ne şekilde değişebileceğini tüm açıklığıyla gösteren bir imge olarak işleniyor romanda. 12 Eylül darbesiyle birlikte gerçekleşen ne varsa, Gülay’ın yaşamından ve çevresiyle kurduğu sorunlu ilişkiden öğreniyoruz. Alevi bir ailenin çocuğu olan Gülay devrim mücadelesinin içinde yer alan sıradan bir insandır ilk başta. Hapisten çıktıktan sonra –ki hikâyenin büyük bölümü de burdan sonra başlıyor– gerek iş arkadaşları gerekse yakın çevresiyle kurduğu ilişkilerin nasıl yıprandığını açıkça izliyoruz. Özellikle erkeklerle (patronu, sevgilisi, eniştesi) olan hesaplaşması Gülay’ın yakasını hiç bırakmıyor ve hapisteyken tecavüze uğradığı, küçük düşürüldüğü, yok sayıldığı için karşısına çıkan her erkeğe korkuyla yaklaşıyor. Romanın bir diğer önemli karakteri de Gülay’ın sevgilisi Yavuz. O da hapisten sonra yaşama tutunma çabasında. Yaşananları unutmak, yeni bir başlangıca sarılmak için bir kadına, Gülay’a ihtiyaç duyuyor Yavuz. Elbette bitecek bir aşkın, sönecek bir hayalin peşinde ilerliyor ikisi de. 12 Eylül’ün korkunç günlerini böyle bir aşkın izleğinde okurken dışarının içeriden çok farklı olmadığını, sömürünün ve aşağılamanın her zaman devam edeceğini bir kez daha hatırlıyoruz. Roman, o dönemde yitirdiğimiz gençlerin gerçekte kim için ve ne uğruna öldüğünü de soruyor bir yandan. “İnançtan, özgürlük tutkusundan, onurdan arınmış, insan hayatının bir önemi var mıydı? Boş bir kabuktan öte neydi? İnsanlığın yüzyıllardır peşinde koştuğu özgürlük ve eşitlik hayali, insana yakışır bir dünya yaratma isteği, uğruna ölümü göze alacak kadar değerli değil miydi?” Gülay’ın kafasında da bu sorular dolanıyor. Bazen sokaklara çıkıp, her şeyin uzağında yaşayan o insanların arasına karıştığında bir daha düşünüyor. Peki ama bütün bu acılar kimin içindi? O dönemi yaşayanlar şimdi nasıl olur da her şeyi unutmuş gibi böylece rahat ve umursamaz davranabiliyordu? Gülay bazen bir parkta, bazense sokakta karşılaştığı insanların içini okumaya çalışıyor; bu acıları, izleri onların da taşıdığını düşünerek bir şekilde kendini teselli ediyor. Belki hatırlamak istemiyor hiç kimse, ya da henüz zamanı değil. Ama bir gün herkes hatırlayacak o utanç dolu günleri. “Belki de bütün bu olan bitenler, yalnızca sezgiyle anlaşılabilecek şeylerdi; bugüne kadar kitaplarda yazmayan, henüz insan dilinde söylenmeyen şeyler.” Gülay’a bütün bu acıların dışında emanet kalan bir şey daha var. Kızkardeşinin çocuğu, o tek gözünü (Gülay’ın yüzünden) kaybeden, her zaman suskun ve öfkeli çocuk. Kitabın son sayfası dışında adına rastlamadığımız bu suskun Çocuk, hikâyenin de önemli bir parçası aslında. Bir gözü görmeyen, küskün ve sessiz çocuğu, bütün bu mücadelenin özeti olarak okumak da mümkün. Son sahnede, Çocukla birlikte parka gittikleri bir sırada, farkında olmadan Çocuğa doğru sesleniyor Gülay. Önce kısık sesle, sonra daha yüksek. Etraftakilerin de duyacağı, duyunca irkilecekleri bir şekilde sesleniyor, adını söyleyebiliyor nihayet. İşte o zaman parktaki kadınlar çocuklarına doğru yöneliyor, aralarında fısıldaşmaya başlıyor. Unutmaya başladıkları bir gerçeği yeniden hatırlamış gibi. Böylece bir uyanışı tetikliyor Gülay; unutulan, yok sayılan bir bilinci yeniden diriltiyor. Peki şimdi, yıllar sonrasından geçmişe bakınca değişen bir şey var mı? Bu soruyu şimdi yeniden sormak, böylece hatırlamak ve hiç unutmamak gerek: “Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. ‘Ölenler,’ diyeceklerdi ‘hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki,’ diyeceklerdi. Belki bakıp, akıl sır erdiremeyeceklerdi. Bu çocuklar kendilerini sudan fırlatan balıklar gibi neden ölümü seçtiler?.. Bu gençler, o zamanlar yalnız değilmiş. Peki sonra çevrelerini saran onca kalabalık, nereye gitmiş? Neden yalnızca bu gençler ölmüş? O zaman bu ülkede yaşayan insanlar, halk, toplum adı her neyse, ortaya çıkıp, ‘Biz de oradaydık,’ diyecekler miydi? Bütün bunları söyleyecekler miydi? Gerçi o zaman çok geç olacaktı… Ama yine de demeleri gerekiyordu. Birilerinin çıkıp, bunu demesi gerekiyordu...”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR