Doppler Etkisi
23 Aralık 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Doppler Etkisi


Twitter'da Paylaş
0

Doppler, modernizmin beraberinde getirdiği kültürel yozlaşmayı sert bir dille eleştiren, tüketim toplumunun sunduğu yaşam modelini ters yüz eden bir düşünce barındırıyor temelde.
Özkan Ali Bozdemir
Fizikte “frekans kayması” olarak da bilinen Doppler etkisi, ses kaynağından yayılan titreşimlerin odak noktasındaki alıcının konumuna göre farklılık göstermesi olarak tanımlanabilir. Adını Avusturyalı fizikçi Christian Doppler’den alan bu etki, sesin mesafeyle olan ilişkisini inceleyen bir fizik dalı. Sözgelimi sabit bir noktadaki gözlemci, uzak mesafedeki hareketli bir cismin sesini farklı frekanslarda algılar. Yani cisimden yayılan ses değişkenlik göstermediği halde, gözlemcinin konumu bu ses dalgalarının ona farklı tonlarda ulaşmasına neden olur. Tıpkı uzaktan gelen bir aracın çıkardığı sesleri bize yaklaştıkça farklı algılamamız gibi. Norveçli yazar Erlend Loe’nin Türkçeye 2016 yılında çevrilen (YKY, çev. Dilek Başak) romanı Doppler, az önce sözünü ettiğim frekans kaymasının edebiyatta da bir karşılığının olabileceğini düşündürmesi, göstermesi bakımından önemli. Başarılı bir hayatın, mutlu bir evliliğin ortasındaki Doppler, ormanda bisikletiyle dolaşırken aniden bir taşa çarparak yere yuvarlanıyor. Gözlerini açtığında karşılaştığı manzara büsbütün etkiliyor Doppler’i. Yumuşak bir rüzgârın titrettiği dalın, gökyüzünde bütün ihtişamıyla akıp giden bulutların farkına varıyor bir anda. Şimdi ormanda sırt üstü yatıp doğanın sessizliğini dinlerken kendini yeni bir hayatın içinde buluyor. Televizyon programlarının, market alışverişlerinin, ev dekorasyonunun, dahası insan seslerinin olmadığı bambaşka bir hayata uyanıyor kısacası. Bu büyük uyanıştan sonra ailesini, işini, sosyal yaşamdaki konumunu, kariyerini terk edip ormana yerleşmeye karar veren Doppler, başarılı biri olmaya çalıştıkça kendi doğasından ne kadar uzaklaştığını da fark ediyor elbette. Artık bütün çabası toprağa dönmek; tıpkı atalarının yaptığı gibi avlanarak, üreterek, basit bir hayat sürdürmek. Doppler, modernizmin beraberinde getirdiği kültürel yozlaşmayı sert bir dille eleştiren, tüketim toplumunun sunduğu yaşam modelini ters yüz eden bir düşünce barındırıyor temelde. Romanın baş karakteri Doppler’i, sakin bir hayat sürmeyi amaçlayıp doğanın dinginliğine teslim olan biri olarak görmek yetmez; o aynı zamanda var olan kapital düzenin sömürü anlayışını da yıkma çabasında. İnsanların dokunduğu her şeyi kirlettiğinin, bütün bir hayatı içinden çıkılmaz, baş edilemez bir karmaşıklığa sürüklediğinin farkında. Kitabın bir yerinde şöyle diyor Doppler: “Aşağıda arabalar, otobüsler, gürültü patırtı ve kafa karıştıran sinyaller var. İnsanların en önemli özelliği bu aslında. Kafa karıştıran sinyaller konusunda insanların üstüne yoktur, kimse onları alt edemez; istersen bin yıl aran dur, insanların yolladığı sinyallerden daha kafa karıştırıcı bir şey bulamazsın.” Doppler modern hayatın temsil ettiği bütün değerleri ormanın dışında bırakmaya kararlı. Sözgelimi takas ekonomisini hayatımıza yeniden sokmamız gerektiğinin altını çiziyor bir bölümde. Ormanda avladığı bir geyikten arta kalan etleri bir süpermarkete götürüp bunları yağsız sütle değiştirmeyi öneriyor. Tüketim tarzımızı değiştirerek takas ekonomisine geçmemiz, Doppler’e göre gelecekteki yaşamımızın en önemli gerçeği olacak. Demek paranın elinde tuttuğu gücü, üretimin bölüşülmesi, kendini dönüştürmesiyle ortadan kaldırabiliriz. Doppler ormandaki hayatına adını Bongo koyduğu yavru bir geyikle devam ediyor bu arada. Bongo çalı çırpı taşımak, Doppler’e yoldaşlık etmekle sorumlu. Ormanın az ilerisinde yaşayan uzak komşu Düsseldorf da hikâyenin önemli bir parçası tabii. Doppler kimi zaman erzak aşırmak için Düsseldorf’un ziyaretine gidiyor, ancak kendisinin bir hırsız değil, hayatta kalmak için çırpınan, mücadele eden biri olduğunu kanıtlaması zaman alıyor. Hikâyenin bundan sonrasında az önce sözünü ettiğimiz takas kültürünün farklı bir biçimine tanık oluyoruz. Kitapta belirgin bir şekilde altı çizilmese de bu iki karakter arasında yeni bir etkileşim ortaya çıkıyor. Düsseldorf, 1944’teki Arden Saldırısı’nda babasını kaybetmiş. Hiç tanımadığı babasının mektuplarına ulaştıktan sonra onun hatırasını yaşatmak için dev bir maket yapmaya koyuluyor Düsseldorf. Bu makette saldırıda yaşamını yitiren babasını, onun içinde bulunduğu savaş ortamını, askerleri, yaralıları, bütün hatlarıyla, en ince ayrıntısına kadar resmediyor. Bu tablodan etkilenen Doppler de yakın zamanda kaybettiği babasının hatırası için bir totem dikmeye karar veriyor böylece. Ormandaki bütün gününü neredeyse bu toteme ayıran Doppler, farkında olmadan yakın dostunun etkisi altına giriyor. Bir yanda mecbur kaldıkça erzak çalmanın yanlış bir şey olmadığını artık kabul eden Düsseldorf, bir yanda geçmişe değer vermek, onu yaşatmak gerektiğini öğrenen Doppler… Bu etkileşime ilerleyen bölümlerde biri daha ekleniyor. Başlangıçta Doppler’in ormanda çadır kurmasını doğru bulmayan -Doppler’in deyimiyle- sağcı adam, çadırın önünden geçtikçe buradaki yaşamın büyüsüne kapılıyor. Kısa bir süre sonra o da Doppler’in yakınına çadırını kuruyor. Ormanda artık tek başına değildir Doppler; peşinden Düsseldorf’u, sağcı adamı da sürüklemiştir. Doppler’in bu yaşam modelini başarıya ulaştırdığı, ormana başka insanların yerleşmesini sağladığı ortadadır artık. Yapacak başka bir şey kalmamıştır: Totemini tamamladıktan sonra eşyalarını toparlar, başka bir ormana doğru yola koyulur Doppler… Kitap, Doppler’in ormanı terk etmesiyle sonlansa da geride kurulan bir düzene, yavaş yavaş büyüyecek bir koloninin oluştuğuna da dikkat çekiyor diyebiliriz. Doppler hayalini kurduğu yaşam modelini kendi ormanında gerçeğe dönüştürüyor, sonra da bunu yaygınlaştırmak için yolculuğuna devam ediyor. Yazının başında sözünü ettiğim Doppler etkisi, romanın kurgusu içinde saklı duruyor sanırım. Orman bu anlamda kitabın odak noktasını temsil ediyor. Ormana yaklaştıktan ya da ormanı geçtikten sonra oradaki seslerin, titreşimlerin farklı algılanması da bu benzetmeyi haklı çıkarır. Oysa ormandan yayılan sesler, yani ormanın müziği hep aynıdır, değişmez. İş ormanın içine girmek, onun kalbine inmek, orada yaşamak olsun. Ya da Doppler’in dediği gibi: “En büyük orman, başka büyük yok.” Erlend Loe, Doppler, Çeviren: Dilek Başak, YKY, 2016

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR