Kadınlar feminizm adına yüzyıllardır sürdükleri mücadelede çok ağır bedeller ödedi. Doğudan batıya, kuzeyden güneye gerçekleştirilen bu ağır bedelli mücadeleler kanona karşı herkesin eşit kılınabileceği tek esaslı yapıyı oluşturdu: Feminizm. Bu zemini sağlam yapının çatısında ise artık kadınların saçları dalgalanıyor.
Geçen ay İran’da kıyafet kurallarına uymadığı gerekçesiyle göz altına alınarak öldürülen Mahsa Amani’den 1986’da Paris’te ölene kadar Batı oluşumlu feminizm hareketlerine hem yazarak hem de eylemsel düzeyde katkıda bulunan Simone De Beauvoir’e kadınların saçları, -saçlarını bir bayrak gibi dalgalandırmaları- erkek şiddetine karşı yürütülen mücadelelerin canlı somut sembolü. Beauvoir’ın saçlarının konuyla ne ilgisi var derseniz, bunun yanıtını Beauvoir Olmak kitabında arayacağız.
Bir kadının yaşamının ve verdiği mücadelelerin -doğumundan ele alınarak ölümüne- dünyada birer sembole dönüşmesinin tüm ayrıntılarıyla ele alındığı Beauvoir Olmak /Bir Yaşam (Ayrıntı Yayınları-2022) edebiyat, felsefe ve en az bu sanat dalları kadar önemli olan feminizm içerikli metinleriyle dünyaya literatürüne damgasını vuran Simone De Beauvoir hakkında ve tam da bu kitabı okurken İran’da öldürülen 22 yaşındaki Mahsa Amani’nin kısa ömrü şunları düşündürdü bana:
Kadınlar feminizm adına yüzyıllardır sürdükleri mücadelede çok ağır bedeller ödedi. Doğudan batıya, kuzeyden güneye gerçekleştirilen bu ağır bedelli mücadeleler kanona karşı herkesin eşit kılınabileceği tek esaslı yapıyı oluşturdu: Feminizm. Bu zemini sağlam yapının çatısında ise artık kadınların saçları dalgalanıyor. Erkeklerin kadınların her birinin içinde olduklarını çok iyi bildikleri –ve çok korktukları- o güç, hiç tereddütsüz kesilip atılan saçlarda ve erk gücün ulaşamayacağı gönderlere çekilmiş durumda.
Biri yetmiş sekiz yaşında Fransa’da diğeri yirmi iki yaşında İran’da ölen bu iki kadının feminizm adına yarattıkları sismik sarsıntılar birbirinden çok farklı olsa da Beauvoir’in ölümünden otuz altı yıl sonra Mahsa’nın kıyafet kurallarına uymadığı için gözaltı sırasında dövülerek öldürülmesi farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda yaşamış bu iki kadını aynı zeminde birleştiriyor. Beauvoir’ın hayatı ile ilgili birazdan vereceğim ayrıntılar ister doğuda ister batıda yaşıyor olsun, ister entelektüel bir yapı içerisinde ister cehaletin hükmünün sürmesinin istendiği yapı içerisinde olsun “Kadın Olma’nın” erk düzende neye tekabül ettiği ile ilgilidir.

Simone De Beauvoir roman, felsefe, politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı, gazeteci ve 20. yüzyılın dünyaya mal olmuş feminist aktivisti. Aynı zamanda –ki onunla ilgili en önemli nokta bu olmalı- hiçbir erkeğin gölgesinde kalmaksızın ve bu şekilde anılmaksızın dünya edebiyat ve felsefe literatürüne damgasını vurmuş bir kadın olması. Modern felsefenin en önemli ismi Jean-Paul Sartre ve yine modern sinemanın en önemli film yapımcıları arasında yer edinmiş Claude Lanzmann ile yaşadığı birliktelikler düşünülürse bahsi geçen bu erkeklerin gölgesinde kalmayarak “Simone De Beauvoir olmak!” kırılamaz erk yapı içerisinde sanatın iki önemli disiplini edebiyat ve felsefede kendi ismini yaratabilmek ve bu açıklıkta bir yaşam sürmek nereden bakarsak bakalım önemli ayrıntılar içeriyor.
“Kadınları özgürleştirmek, onları erkeklerle olan ilişkileri içine kapatmayı reddetmek; ama bu ilişkileri onlara yasaklamamaktır.”
1908 yılında doğan Simone 1927 yılında bir gün -on dokuz yaşındadır- sevmenin ne anlama geldiğine ilişkin babasıyla bir tartışma yaşar ve kadınların evliliği ve anneliği amaç edinmelerini reddettiğini söyleyerek yaşayabileceği bir felsefe yaratma konusunda kararlılığını dile getirir. “Sevmenin sunulan hizmetler, tutku, minnettarlık” olduğunu söyleyen babasına karşılık felsefe okumaya karar verecektir. Ama Beauvoir yaşamının ileriki zamanlarında “Ben bir filozof değilim…” diye ısrar edip, “Bir edebiyat yazarıyım.” diye iddia ettikten sonra, “Filozof olan Sartre’dır.” diyecektir. Yaşamının ilerleyen yıllarında ilk etapta babasına karşı kurduğu yapı çökmemiştir elbet, bu tam anlamıyla bir “oluş” halidir çünkü. Bir insanın doğumundan ölümüne bitmek tükenmek bilmeyen bir yaşam oluşumu.
Kendini bir edebiyat yazarı olarak tanımlayan Simone De Beauvoir’ın Kate Kirkpatrick tarafından kaleme alınan –belki de Beauvoir ile ilgili kaleme alınan en kapsamlı kitap olan- Beauvoir Olmak / Bir Yaşam (Çeviri: Deniz Soysal) ironik bir biçimde Ayrıntı Yayınları’nın Felsefe Kitapları kapsamında yayımlandı. Çünkü Beauvoir -kendisinin iddialarının yanı sıra- edebiyatçılığını bastıracak derecede bir felsefecidir de. Hatta kendi nezdinde edebiyatçılığını ön plana çıkarması da felsefeye olan bağlılığından ileri gelir. Tüm sanat dalları arasında felsefenin varlığa, oluşa katkısı yadsıyamayacağımız derecede önemlidir çünkü ve Beauvoir’ın edebiyatla olan bağı bu noktalardan beslenir.
“Beauvoir’ın sözcükleriyle: “Felsefeyle yaşam arasında hiçbir ayrılık yoktur. Yaşamda atılan her adım felsefi bir seçimdir.”
Ağırlıklı olarak feminist felsefe, ahlak felsefesi, din felsefesi Nietzsche, Beauvoir ve Sartre üzerine çalışmaları olan Kate Kirkpatrick Simone De Beauvoir’ı tüm yeniden oluş biçimleri ile ele alma konusunda çok gayret göstermiş. Bu konuda bayağı çalışmış. Bunu Beauvoir ile ilgili verilen her ayrıntıda görebiliyoruz. Özellikle düşünce ve davranışlarıyla ilgili yer yer baş gösteren zıtlıkları dahi atlamayan Kirkpatrick, Beauvoir’ın yaşam, yazı, edebiyat, felsefe ve dünyanın kemikleşmiş erk düzeninde kadın olmak, sevmek sevilmek, cinsiyet kavramı, cinselliğini özgürce yaşayabilmek üzerine düşüncelerini açıkça yazdığı kitapların örneklerini verirken Beauvoir’e dair feminizmin nasıl ön plana çıktığını görüyoruz. Beauvoir adına bahsedilen “oluş” haline kolay bir şekilde ulaşılamıyor olması Beauvoir’in metinlerini kendinin yazmasına rağmen Sartre’ın yazdığı belasından kurtulamamasına, Sartre’ın kitaplarının hiçbirinin İngilizce olarak yayınlanmamasına rağmen Sartre’ın New York’ta bol reklamı yapılmış bir tantana ile karşılanıp TİME Dergisi’nde Beauvoir’dan onun “en önde gelen müridi” olarak nitelendirilmesine, Sartre vefat ettiğinde medyada sadece Sartre’dan bahsedilip hiç Beauvoir’den bahsedilmemesine fakat buna karşılık Beauvoir vefat ettiğinde sıklıkla Sartre’dan bahsediliyor olmasına varan kadar Kirkpatrick’in verdiği her bir ayrıntı Beauvoir Olmak konusunu sadece felsefe ve edebiyat kapsamında değil feminizm kapsamına da açıklık kazandırıyor.
“Feminizm’in pek çok farklı şey anlamına geldiği bir yüzyılda Beauvoir İkinci Cinsiyet’i yazdı; çünkü kadınlar hakkında üretilen “tonlarca budalalık”tan rahatsız olmuş, “”feminizm çekişmesi”nde akan mürekkepten bıkmıştı. Bununla birlikte Beauvoir o ünlü cümlesini –“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”- yazdığında bu kitabın yaşamının geri kalanını ya da kendinden sonra gelen kadınların yaşamlarını ne denli çok etkileyeceğini bilmiyordu.”
1949 yılında yayımlanan İkinci Cinsiyet feminizm ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının kaynak kitabı olarak literatürde yerini alır. Kadınların hangi süreçler neticesinde ikincil statüye düşürüldüğünü veya tamamıyla görmezden gelinebildiğini yazan Beauvoir Avrupa’nın göbeğindeki yaşamında entelektüellerden oluşan bir çevrenin içinde olmasına rağmen İkinci Cinsiyet’in temel iddialarından biri; hiçbir kadının, “geleneklerden ve ön yargılardan bağımsız” bir yaşamı hiç yaşamamış olduklarıydı. Kate Kirkpatrick’in Beauvoir Olmak biyografisinde kadın bir birey kimliği ile edebiyatçı ve felsefeci olarak “olma” mücadelesinde nasıl sıkıntılar çektiğinin ve nasıl direndiğinin öyküsünü anlatıyor bize.
Görüyoruz ki Simone De Beauvoir’ın öyküsü farklı bir coğrafyada, farklı bir dönemde -ve zaman diliminde-, gencecik bir yaşta İran’da kıyafetinden dolayı göz altına alınmasına direnirken öldürülen Mahsa Amani öyküsü gibi kararlılığı ve direnci sembolize ediyor. Kadınların tüm yaşam alanlarının yıl, dönem, çağ ne olursa olsun somut veya soyut şiddet öncülüğünde şiddetin baskın gücüyle çerçevelendiği gerçeği devasa bir yapı olarak beliriyor önümüzde.
Beauvoir’ın Amerika seyahati sırasında Amerikalı fotoğraf sanatçısı Arthur Shay tarafından bir banyoda -üzerinde iç çamaşırlarıyla- ayna karşısında saçlarını düzeltirken çekilen fotoğrafının Beauvoir’ın yüzüncü doğum gününde Le Nouvel Observateur dergisinde yayınlandıktan hemen sonra kıyametin kopması ve birçok örgütlü yapının ayaklanmasına sebebiyet verir.
“Kenarda bekliyordum. Fotoğrafçı olduğum için birkaç kare çekme isteğimi bastıramadım. Simone deklanşörün sesini duyunca bana dönüp gülümsedi ve saçlarını düzeltmeye devam etti.”
Beauvoir’ın yaşamı boyunca mücadelesini sürdürdüğü “oluş”un yanında Masha’nın saçının görünmesinde dolayı göz altında yaşadığı işkence ve ölümünün zeminleri farklı olsa da temelde kadınların sergilediği mücadele doğudan batıya, kuzeyden güneye aynı canlı, yaşayan ve asla ölmeyecek olan yapıda birleşiyor artık: Saçlarımız.
Voltaire’in kitapta da geçen şu sözü ile bitirmek isterim: “Yaşayanlara saygı borcumuz vardır, ölülere yalnızca hakikat borcumuz.” Kadın mücadelesi adına ölen her kadın ile ilgili hakikat, sürekli güçlerini kanıtlamak zorunda olan erkeklerin ne yaparlarsa yapsınlar bir kadının içindeki güce asla sahip olamayacağı gerçeğinden kaynaklanır. Ve mücadele içerisindeki hiçbir kadın asla yalnız değildir.
.jpg&w=3840&q=75)





