Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Haziran 2025

Söyleşi

Behçet Çelik: "Birikim, sadece okuyarak, yazarak edinilmiyor."

Elif Erdağı

Paylaş

0

0


Bilirsiniz, çocuklara, gençlere nasihat etmektense bizim bizzat onlardan beklediğimiz davranışlarda bulunmamızın daha öğretici olduğu hep söylenir.

Elif Erdağı: Küskünler, uzun bir molanın ardından, Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan yeni gençlik romanınız. Romanın ortaya çıkış sürecini ve tekrar çocuklar/gençler için yazma motivasyonunuzu sormak isterim. 

Behçet Çelik: Hangi türde bir şeyler yazacağım çoğunlukla aklıma gelen konuyla beraber beliriyor. Küskünler’de de öyle oldu. Geçtiğimiz yıl yayımlanan Turuncunun Kıvamı’na yoğun çalıştığım sıralarda, araları kötü, belki de bütünüyle bozulmuş bir baba-oğul hikâyesi gelmişti aklıma. Kişisel nedenlerle ortaya çıkmış gibi görünse de aralarındaki kuşak farkının ya da zamanın ruhundaki değişimin küskünlüklerinin esas nedeni olduğu geçti aklımdan. Bunun üzerinde durmaya değer bir konu olup olmadığını yahut nasıl anlatılabileceğini düşünürken, bu ikisinden ayrı, üçüncü kuşaktan birinin bu gerilimden ya da küskünlükten nasıl etkileneceği sorusu belirdi zihnimde. Bu soru daha ilgi çekici göründü, ama daha önemlisi bu durumda üçüncü kuşaktan olan kişi ilkgençlik çağlarında olacağı için bu konuyu gençlik romanı olarak yazmanın daha iyi olacağına karar verdim. Konu, dediğim gibi, aşağı yukarı türle beraber ortaya çıktı. Şunu da ekleyeyim; böyle birçok tasarı belirir, akla gelir, hatta heyecanla başlanır, ama hepsini sürdürmek mümkün olmaz. Oturup yazmaya başlamak gerekiyor, başladığım metnin rahat ilerlediğini görürsem sürdürebiliyorum. Bu kez hemen başlamadım, başka bir kitaba çalışmakta olduğum için bu konuyu sadece aklımda tutmakla yetindim, not bile almadım. Turuncunun Kıvamı’nı yayınevine gönderdikten sonra döndüm ve yazmaya başladım ve bir yılı bulan bir sürede Küskünler ortaya çıktı. Sınıfın Yenisi’ni, önceki gençlik romanı yazdığımdan bu yana gençler için yeni bir roman yazma arzusu hep vardı içimde, ancak ya başka çalışmalar kitaplar öne çıkıyordu ya da az önce anlatmaya çalıştığım gibi, buna uygun, beni heveslendirecek bir konu gelmemişti aklıma. Gençlik romanı yazmak, benim için hep yapageldiklerimin dışında bir şeyler yapma isteğinin bir sonucu ya da görünümü, ama bir yanıyla da daha önce yazdığım gençlik romanını, Sınıfını Yenisi’ni yazarken aldığım keyfi yine alıp alamayacağım, gençler için hikâye anlatıp anlatamayacağım gibi sorulara yanıt bulma çabası. Bir neden de şu: Yazmak, benim için bir anlama yöntemi. Yazarak, bir karakter ya da karakterler yaratarak bugüne dair, bugünün gençlerine dair bir şeyleri biraz daha anlayabilir miyim? Bir romanı okurken olduğu gibi, yazarken de roman kişisinin yerine geçeriz; bu çok özel bir ilişkilenme hali bence, bir başkasını, başkalarını anlama yeteneğimizi geliştiren bir deneyim, bir yanıyla da kendimiz olmaktan çıkmak. Bunlar da heyecan ve motivasyon kaynağı benim için.

EE: Ferhat, en yakın arkadaşına, Akın’a sinirlendiği halde bunu onunla paylaşmıyor ve küsüyor. Tıpkı babasıyla dedesinin de sorunlarını konuşmaması gibi... Bu suskunluk/iletişimsizlik zinciri, sanki kuşaklararası bırakılan bir mirasa dönüşüyor… Romanda iletişimsizlik, küslüğün hem sebebi hem de sürdürücüsü gibi. Sizce konuş(a)mamak, kırgınlıklardan daha mı yıkıcıdır? Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

BÇ: Doğrusunu isterseniz, konuşamamayı kırgınlıktan çok farklı bir şey olarak görmüyorum; kırgınlığın bir sonucu gibi görünüyor bana. Bir şeyler kırılmıştır kişinin içinde ve karşısındakiyle konuşma, ona bir şeyler anlatma hevesi kaçmıştır. Bunun ötesi, sadece doz farkı; kimisi bu durumda biçimsel bir diyaloğu sürdürür, kimisi hepten koparır aradaki bağı, iletişimi. Konuşurken, birine bir şeyler anlatırken nedir beklentimiz? Bizi dinlemesini, anlamasını mı umarız sadece? Biz içimizdekileri boşaltalım, boca edelim, rahatlayalım… Bundan ibaret olmadığını zannediyorum. Karşımızdakinin bize kendimizi göstermesini de isteriz, bir başkasının bakışıyla kendimizi görmek isteriz. Bize hak vermesini arzulamamız biraz da bundan değil midir? Herhangi birinden değil ama bizim için özel birinden bekleriz bunu. Ona, fikirlerine, değerlendirmelerine kıymet verdiğimiz için onun durduğu yerden nasıl göründüğümüz önemlidir. İşte, bu kişiye şu ya da bu nedenle kırıldığımızda ona içimizi açma, oraya birlikte bakma hevesimiz kalmaz.

Sorunuzdaki “suskunluk/iletişimsizlik zinciri” tabiri önemli. Kırıldığımızda hevesimiz kaçar ama sürgit böyle olması gerekmez, karşımızdakinin üzerine gitmek de bir yoldur, çaredir. Kırıldığımızı söylemek, özür beklemek ya da ona kendisini ifade etme fırsatı vermek… Oysa bu yol herkese cazip gelmez. Geri çekilmek, kendi üzerine kapanmak da yeğlenebilir. İşte bu tutumlar öğrenilen şeyler. Bilirsiniz, çocuklara, gençlere nasihat etmektense bizim bizzat onlardan beklediğimiz davranışlarda bulunmamızın daha öğretici olduğu hep söylenir. Çocuğun ya da yetişme çağındaki bireyin evde gördüğü bu gibi kırgınlık durumlarında iletişimin kesilmesiyse, onun da benzer durumlardaki tepkisi bu şekilde olabilir. Zincire bir halka daha eklenir yani. Bizden önceki kuşaklardan öğrendiklerimizi bizden sonrakilere taşıyoruz; iyi tutumları da hatalı olanları da… Bu işleyişin farkına vardığımızda değişebiliyor, bizden öncekilerden farklı davranabiliyoruz. Zincir kırılamaz bir şey değil, ancak bunu başarmak için bu zincirin oluşum sürecine dikkat etmek, bizim buna nasıl katkımız olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Şu da var. Bütün bunları bilmek de yetmiyor, esas olan davranabilmek, harekete geçebilmek, asıl bunlar gerekli ve önemli. Ferhat’ın dedesi, torununa küslük bahsinde ne güzel nasihatler veriyor, değil mi? Ama kendi başındaki benzer durumda sessizliğini sürdürüyor. 

EE: Küsmek, bir noktada oyun oynamak gibi aslında. İlk özür dileyen kazanan mı olur yoksa kaybeden mi, orası sanırım biraz bakış açısına göre değişiklik gösterir… Ancak sessizlik, her zaman adaletli bir karar vermez. Bu noktada, romanda adaletli bir ortam sunmaları için çocukların kurduğu mahkemeye değinmek isterim. Mahkeme, yalnızca bir oyun mu yoksa duyguların ciddiyetle ele alındığı bir uzlaşma alanı mıdır?

BÇ: Tam dediğiniz gibi, küsmek oyundan çıkmak. Ama tam anlamıyla oyun alanının uzaklarına gitmek de değil. Kenarda köşede durup beklemek. “Hadi gel,” desinler, özür dilesinler, şevkle oyuna yeniden katılalım. Çocuklukta küsmek kadar barışmak da daha kolay sanki yeni yetmeliğe göre. Yetişme çağında bir kişilik edindikçe, daha doğrusu bunun farkına vardıkça buna sıkı sıkıya tutunmak zorunda duyabiliyoruz kendimizi. Bu, biraz da kırılganlıklarımızdan ötürü. Kırılmak üzücüdür, yeniden üzülmemek için mesafeyi korumak yeğlenebilir. Ama bir etmen daha var, yarışmacı bir ruhla büyüyoruz, arkadaşımızı sanki rakibimizmiş gibi görmemize neden olan bir yarış havası içindeyiz, kim kazanan kim kaybeden sorgulamalarına boğuluyoruz sürekli. Bunu, kimi zaman “rekabetçi bir kişilik” gibi övülesi bir meziyet gibi sunanlar da oluyor. Oysa sürekli kendimizi başkalarıyla kıyasladığımızda, kimin üstün olup olmadığını tartıp durduğumuzda, kendimize olan güven duygumuz sarsılıyor. Ya da zaten sarsılmış olduğu için, kendimize güvenmediğimiz için sürekli yeni yarışlarda, rekabetlerde buluyoruz kendimizi. 

Küskünler’de mahkemeyi bir oyun alanı olarak düşündüm, bir oyun kurarak gerçekliğe müdahale etmek. Bunu yetişkinler yapamazlar, biz fazla ciddiyiz böyle oyunlar için, belki kendi aramızda, kendi içimizde oyunlar oynuyoruzdur, ama dışarıya bunu sunmayız pek. Gençler için oyunla gerçeklik arasındaki geçişlilik çok daha doğaldır. Dolayısıyla oyun bazen gerçeklikte yapılamayanların, söylenemeyenlerin ortaya dökülmesi imkânıdır. Duyguların ciddiyetle ele alınmasından önce bu duyguların ifade edilmesi fırsatıdır. Gerçeklikte söz söyleme imkânı kalmadığında buna bir müdahaledir, “mış” gibi yaparak, oyunmuş diyerek sözün söylenmesine alan açmaktır. Gençlerin kurguladıkları “mahkeme”den beklentileri de adil bir yargılama değil zaten; birbirleriyle konuşmadıkları gibi bu can sıkıcı küskünlük bahsini başkalarıyla da konuşmayan iki yetişkini söz söylemek zorunda bırakma çabası. Önce söz söylensin, öbür sorunuzdan ilhamla söylüyorum, zincir bir kez kırılsın, uzlaşma öyle ya da böyle gelecektir diye düşünüyorlar. Haklılık-haksızlık yarışının âdil bir sonuçla kazanılacağı bir yargılamanın değil, böyle bir yarışın yakın ilişkilerde ne denli manasız olduğunun farkına varılmasının peşindeler. 

EE: Yetişkin gözünden geçmişe gitmek, çocukları anlamaya çalışmak, onların dünyasına seslenmek, çocuklara/gençlere, çocukları ve gençleri anlatmak, bana göre oldukça cesaret isteyen bir iş. Bu noktada bu sorum hem size hem de yazarlığınıza dair… Behçet Çelik, çocukluğuna dönüp kendi romanlarını okusaydı kendisine dair neler fark ederdi? Bugünkü haline ne/neler söylerdi?

BÇ: Ferhat’ın ve arkadaşlarının yaşındayken bana en cazip gelen romanlar, öyküler yaşıtlarımın hikâyelerinin anlatıldığı metinlerdi. Hele ki o metinlerdeki gençlerle ortak yanlarımız varsa… Sanırım, yalnız olmadığımı, bir yerlerde benzerlerim olduğunu, yaptıklarımın çok saçma şeyler olmadığını fark etmekle de ilgiliydi. Hemen aklıma gelen bir-iki örnek vermek istiyorum. Orhan Kemal’in Baba Evi ve Avare Yıllar romanları, William Saroyan’ın Aram Derler Adıma’daki öyküleri, Oktay Akbal’ın Düş Ekmeği romanı; bu kitapları birçok kez okudum o yaşlarda, az önce söylediğim gibi kendimden bir şeyler bulmanın yanında bende bir şeyler yazma isteğine de neden olmuşlardır. İşte, o yaşlardayken kendi gençlik romanlarımı ya da daha küçükken çocuk romanım Çantasızlar Kampı’nı okusaydım, bu romanlardaki kişilerin bana yakın gelen uğraşları çok hoşuma giderdi zannediyorum. Sınıfın Yenisi’ndeki Arda’yla, Küskünler’deki Ferhat’ın ortak bir özellikleri var, bir şeyler yazmaktan haz duyuyorlar mesela. Buna mim koyup defterini önüne alır, hevesle bir şeyler yazmaya kalkışırdı tahmin ediyorum.

EE: Bir söyleşinizde “Hukukçu Behçet Çelik’in yazar Behçet Çelik’ten zaman çaldığını düşünüyorum,” diyorsunuz. İnsanın iki farklı hayatı olduğunu düşünüyorum: İş hayatı ve gündelik/özel hayatı. Sizce, sizden çalınan zaman, aslında hangi yanınızdan çalınıyor/eksiliyor?

BÇ: Böyle söylemiştim, evet, ama daha farklı bakmaya başladım bu meseleye, daha doğrusu bu cümlenin izaha muhtaç olduğu kanısındayım. Bu ikili hayatların birbirinden büsbütün yalıtık olmadığını, ikisinin (ya da belki daha fazlasının) bir araya gelmesiyle hayatlarımızın ortaya çıktığını düşünüyorum. Evet, mesleki faaliyetlere vermek zorunda kaldığım saatlerde, bunları yapmak yerine daha çok okumak ve yazmak isterdim ama yazdığım kitaplar da bu hayatın içinde beliriyor, ortaya çıkıyor. Birikim, sadece okuyarak, yazarak edinilmiyor. Mesleki faaliyet ya da başka işler güçler, mecburiyetler daha çok haz aldığımız uğraşlara ayırmak istediğimiz zamanımızı alıyor, ama farkında olmadığımız birçok şey de katıyor bize.

İş hayatının bizleri yıprattığı, hiç kuşkusuz, yadsınamaz bir gerçek, mesleğimizin ne olduğunun pek önemi yok ama “mesleki deformasyon” denen bir şey var, yaptığımız işle çok kolay özdeşleşebiliyoruz, üzerimize geçirdiğimiz kılığımızla (sıfatımızla, unvanımızla) kendimizi bir ve aynı zannedebiliyoruz, o kılığı üzerimize uydurmak için kıyafet üzerinde tadilat yapacağımıza kimi zaman kendimizi kesip biçiyoruz, sanırım sorunuzda bahsettiğiniz esas “eksilme” böyle yaptığımızda yaşanıyor. Geçimimiz için çalışıyoruz ve geçinmek kimi zaman öyle zorlu bir hal alıyor ki, çalışmadığımız zamanlarda da zihnimizi buna dair sorunlar meşgul edip duruyor. İş hayatının bizden aldığı zaman mesai saatlerimizi aşıyor yani. Böyle bir ruh halindeyken eğlenmek, arkadaşlarla muhabbet etmek vs. bile cazibesini yitirebiliyor. Demek serbest zamanımızdan da gidiyor; yenileneceğimiz, kendimize geleceğimiz, dinleneceğimiz, rahatlayacağımız saatler de ziyan olabiliyor. Öte yandan “ikili hayatın” iyi bir yanı var, en azından bende böyle oldu. İş hayatının mesainin dışına taşmasına engel oldu, okumak istediğim kitaplara, yazmak istediklerime yoğunlaşmak bu taşkından beni koruyormuş gibi geliyor.  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sait Faik • İpekli Mendil | Kısa FilmOggito
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

29 Ağustos 2025

Çevirinin Konukseverliği Üzerine Bir O..

Yazar için çeviri, insanlığı birleştirir. Çeviri, yazar için bir misafir ağırlama biçimidir, kelimenin yabancılığını silmeden ona ev açmaktır.“Şiddet içeren çevirinin çaresi yine çeviridir, çünkü kavimler ve kabilelere dağılmanın çaresi de insanlıktır..

Devamı..

Tanrı’nın Yalnız Çocukları, Yalnızca B..

Besim Can Zırh

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024