Bekleyiş
25 Temmuz 2019 Öykü

Bekleyiş


Twitter'da Paylaş
0

Kafamı omuzlarımın arasına gömmem, yağmurun yüzüme vurmasını engellemiyor. Otobüsten iner inmez başladı yağmaya. Ne var sanki biraz daha dursaydın? Altı üstü Meşrutiyet’ten Sakarya’ya yürüdüm ama montumun içine geçmeye başlayan ıslaklığı hissediyorum şimdiden. Şemsiye satan seyyar satıcılar türedi bir anda. Yağmurla nasıl bu kadar senkronize bu adamlar? Sabah hava güneşliydi aslında. Bir anda yağmur başladı ve ilk beş dakikada, Kızılay’ın her yeri rengârenk şemsiyelerle donatıldı. “Yağmurda ıslanma abicim gel,” diye çağırdı bir ikisi. Hem organizeler hem de samimi. Buralarda bir yerdeydi buluşacağımız yer ama nerde? Hıh şurası galiba. Çok sevmişti geçen geldiğimizde, renkli bir masaya almışlardı da bizi, masanın renkli olmasına sevinmişti iki saat. Bildiğimiz karanlık barlardan birisi ve onun tahta, eskimiş masası. Ama o masanın yeşil olması bile mutlu etmeye yetmişti onu. Oysa mutlu olamaz kolay kolay. Hayatı hep mutsuzluklarla örülü bir kız çocuğu o hâlâ. Bazen küçük bir çocuk kadar kırılgan, bazen de oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi hırçın. Hiç oyuncağı olmamış çocukken. Üç-dört yıl önce anlatmıştı. Babası kazandığı parayı içkiye yatırıp, annesi de kendi hayatı ile ilgilenirken, kimsenin aklına gelmemiş ona oyuncak almak. Öyle derdi. Daha sonra annesi terk edip gidince, teyzesi büyütürken görmüş kuzenlerinin oyuncaklarını ama onlar da vermezlermiş ki oynasın. “Hoş geldin, ne alırsın?” “Bir bira alayım ben.” Yine şu küçük yuvarlak masalara aldılar beni. Yalnız geldim diye izole ettiler sanırım. Bu küçücük masaların güzel yanı, afişlerle ve posterlerle dolu duvarın dibinde olması. Sıkışık masaların arasında, nereye bakacağımı bilemediğim anlarda kurtarıcı oluyorlar. Tuzlu fıstığı eve alsam bir tane bile yemem. Aslında sevmem de. Ama ne hikmetse dışarda biranın yanında hem tatlı oluyor hem de boş boş etrafa bakınmaktansa bir şeylerle oyalanmış oluyorsun. Tabağa bakarak bir fıstık seçmek, onu iki parmakla çıtır çıtır, tuzlu kabuğundan arındırmak, çıplak kalan fıstığı ağzına atmak ve tüm bunları yaparken çok önemli ve ciddi bir şeyler düşünüyormuş hissi yaratmak. Aslında sadece onu düşünüyorum. Yine neler yaşadığını, bugün nasıl avutacağımı, güldürmek için neler anlatabileceğimi… Beklerken, sanki bir yerin kaşınır ama nerenin kaşındığını bulamazsın ya, işte öyle bir duyguya kapılıyorum. Sıkılıyorum, heyecanlanıyorum, kızıyorum… Onu beklemek, biraz huzursuzluk, biraz mutluluk. Yine gelip, onu hor gören adamların yanlarında yaşadıklarını anlatacak bana. Örselenmiş ruhunu açacak, göreceğim. Babasını anlatacak sonra, annesinden yine hiç bahsetmeyecek. İki aydır birlikte olduğu adamın yaşattığı şiddeti, duyduğu hakaretleri sanki olağan olaylarmış gibi anlatacak. İnce sigarasını, neredeyse sigara kadar ince parmaklarının arasında çevirerek ağlayacak. Bense onu dinleyip, neden diyeceğim yine, neden? Çekme bunları, hayatında bu adamlara yer verme, illa birisi olmak zorunda değil gibi laflarıma, “Sen anlayamazsın, âşığım ben, o da beni çok seviyor aslında ama işte oluyor böyle,” diyecek. “Sen anlayamazsın”, diyerek benim yalnızlığımı, yalnız olmamın sebebini bilmeden yüzüme vuracak. Çocukken terk edilişini, kimseyi terk etmeyerek telafi etmeye çalışacak. Geldi nihayet. Başını dikip, küçük çenesini havaya kaldırdı, beni arıyor. Yine vazgeçemediği mavi montunu giymiş. Aldığı ilk gün fermuarı bozulan mavi montu. Kaşları her zamanki gibi çatık. Beni görmüyor. Küçücük masaya çarparak ve biranın birazını dökerek kalkıp el sallıyorum. Buradayım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR