Fakat dharma’nın bakış açısından düşündüğümüzde savaşın bitmesiyle birlikte Oppenheimer’ın savaşçılığı da sona ermiş ve bu gezegende yaşayan milyonlarca insan biri haline gelmişti. Başka bir deyişle dharma’sı değişmiş, o da bunu takip etmeye devam etmiştir.
Annem günlük ritüelinin bir parçası olarak her sabah Bhagavad Gita’yı okurdu. Sömürge düzeninde doğan son kuşağa mensuptu ve bir yandan klinik psikoloji eğitimi alırken öte yandan hem evde hem de okulda Sanskrit dilini öğrenmişti. Yetmişli ya da seksenli yıllardı, kuşaktan kuşağa aktarılan kadim bilgiler zincirinde modernizm yüzünden bazı bozulmalar olsa da bilgi akışı tam anlamıyla kesilmiş değildi. Her sabah ufak dua köşesine gider, Sanskrit dilinde yazılmış dörtlüklerden ikisini ya da üçünü okur, böylece Gita’daki yedi yüz dörtlüğü bir yıl boyunca gözden geçirmiş olur ve tamamlandığında tekrar başa dönerdi. Hayatı boyunca bunu yaptı.
Gita’yı annem hayattayken onunla çalışma şansım olmadı. Yine de –hani neredeyse osmoz benzeri doğal bir eğilimle – kitaptaki hikâye ve dersleri çocukluğum süresince kendiliğimden özümsedim. Hindistan’da büyüyen çoğu çocuk gibi ben de Gita’nın epik destan Mahabharata’nın bir parçası olduğunu ve ünlü bir hanedana mensup kuzenler arasında çıkacak Büyük Savaş’ın öncesini anlattığını biliyordum.
Bhagavad Gita, savaş çanları çalmaya başladığında kendi akrabalarını ve öğretmenlerini öldürme düşüncesinin belki de gelmiş geçmiş en büyük savaşçı olan Arjuna’da yarattığı melankoliyle başlar. Nihayetinde arkadaşı ve savaş arabalarından birinin sürücüsü olan Krişna’dan akıl almaya karar verir ki, Krişna aslında tanrı Vishnu’nun suretlerinden biridir. Arjuna ve Krişna, kuzenlerden hiçbirine ait olmayan bir toprak parçası üzerinde, kafası karışmış bir şekilde sabırsızca bekleyen iki ordu arasında konuşmaya başlar. Görkemli bir lirizmle yazılan bu konuşmaların merkezinde, Arjuna’nın acı verici kayıplara yol açacağı kesin olan bu savaşta önemli bir rol mü oynayacağı yoksa bir savaşçı olarak bütün vazifelerinden feragat edip geri mi çekileceği yer alır.
Bhagavad Gita
Krişna’nın Arjuna’ya vermiş olduğu tavsiyelerin sadece savaş meydanındaki savaşçılara yönelik olmadığını çocukken bile anlamıştım. Savaş daha ziyade hayat adını verdiğimiz sürecin bir metaforuydu ve Krişna’nın rehberliği aynı zamanda bütün insanlar içindi. Hindu felsefesinin farklı kollarının Gita’da ustalıkla bir araya getirildiğini ve görünüşteki bütün çelişkilerin kuvvetli bir sentezle ortadan kaldırıldığını ise ancak yıllar sonra öğrenecektim. Filozof Sri Aurobindo’nun sözleriyle, “Dalgalar halinde seyreden inişli çıkışlı fikirlerin her şeyi bütünüyle kuşatacak denli kapsamlı ve istikrarlı hareketi, parçalara ayırmak yerine uzlaştıran ve birleştiren zengin bir deneyim.”
Muhtemelen daha fazlasını da öğrenirdim ama hızlı bir değişim geçiren dünya beni çağırıyordu. 1990’lı yılların başlarında serbest piyasa ekonomisi sokaklarımıza alış veriş merkezlerini evlerimizeyse kablolu yayınları getirdi ve birkaç bin yıllık bu kadim metinler gözümüze arkaik görünmeye başladı. Kapitalizmle tanışmıştık. O sıralar tıp fakültesinde okuyordum ve biraz da Ayn Rand’ın kitaplarının etkisiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmeye karar verdim. Sonraki yirmi yıl süresince otodidaktik bir eklektizmle Batılı filozoflar arasında gidip geldim. Elbette ilgimi çekenler oldu ama hep bir şeyler eksik kaldı.
Nihayetinde annemin Gita’sına ve temelindeki nondüalist düşünceye, Advayta Vedanta felsefesine döndüm. Öğrenmenin ikinci aşamasında ki, hâlâ devam ediyor, engin soruların sorulduğu ve yanıtlandığı derinliklere daldım. Ve Gita’nın özünde yatan meselenin, kişinin kendi dharma’sını nasıl takip edeceği olduğunu anladım. Dharma, İngilizceye “görev” olarak aktarılsa da bütünüyle çevrilmeyen bir kelime. Hissedebilen ve tepki verebilen her varlık farklı bir dharma’ya sahip ve bu yaşamı süresince değişebilir. (Örneğin işçi arının dharma’sı ile kraliçe arının dharma’sı birbirinden farklıdır)
Dünya karmaşa içinde bir yer – neyin doğru neyin yanlış olduğu arasında net bir ayrım yok. Ancak çözüm, dünyadan elini eteğini çekmek olamaz çünkü arta kalan boşluk, dharma’nın karşıtı olan adharma tarafından doldurulur. Peki kişi hem dünyayla ilişki içinde hem de kendini maddi başarı ve kayıpların yarattığı iniş çıkışlarda kaybetmeden nasıl yaşayabilir? Kişi bütün varlıkların bir olduğunu idrak etmişken nasıl olur da yanlış olanla mücadele eder, hatta tıpkı Arjuna’dan istendiği gibi, bu uğurda can alır?
Bunlar Gita’da karşımıza çıkan kaygılar: “Biri katil olduğuna inanır, öteki kurban. Oysa ikisi de cahildir; ne katil vardır ne kurban.”
***
Robert Oppenheimer – eğitimini de alacağı – Ahlaki Kültür Hareketine sıkı sıkıya bağlı Yahudi bir ailede doğdu. Harvard’daki öğrenciliği esnasında bir şekilde Hindu felsefesi ilgisini çekti ve fizikten bile daha fazla ilgilenmeye başladığı bu felsefeye ilişkin merakı derinleşince Berkeley’deki bir dilbilim profesöründen Sanskrit dersleri almaya başladı. “Fevkalade,” dediği ve sonraları “bilinen herhangi bir dilde yazılmış en muazzam felsefi şarkı” olarak niteleyeceği Gita ile ilk kez o zaman tanıştı.
Kendi versiyonunu masasında, el altında tutar ve arkadaşlarına sık sık bir kopyasını verirdi. Hayatını şekillendiren kitaplar sorulduğunda Eliot’ın Upanişadlar’dan esinlenen The Waste Land’i ve birkaç Sanskrit klasiğiyle birlikte mutlaka Gita’dan da bahsederdi.

Oppenheimer’ın hangi esrarengiz öngörüyle Gita’nın merkezindeki ikileme yöneldiğini her zaman merak etmişimdir. Sadece on yıl kadar kısa bir süre sonra Oppenheimer kendisini neredeyse aynı çıkmazın içinde buldu. Başka bir Büyük Savaş söz konusuydu ve Oppenheimer’dan Manhattan Projesi’ne liderlik etmesi istenmişti. Tıpkı Arjuna’nın durumunda olduğu gibi o bu savaşa ister katılsın ister katılmasın savaş yine devam edecek ve o olsun ya da olmasın can kayıpları yaşanacaktı.
Katılmalı mı, yoksa geri mi çekilmeli? “Dharma’nı göz önünde bulundurmalı ve kararsız kalmamalısın. Bir savaşçı için hiçbir şey, kötülüğe karşı yürütülen mücadeleden daha yüce değildir.”
Tarihçi James Hijiya’nın aktardığı bir anekdot, Oppenheimer’ın dharma kavramını anladığını gösterir. 1943 yılında, askeri istihbarat uzmanlarından biri Oppenheimer’ı Los Alamos’taki potansiyel güvenlik zafiyetlerini saymaya zorladığında onun kendisini iz üstündeki bir kan tazısı gibi görüp görmediğini merak eder. “Bu sizin göreviniz,” diye yanıt verir Oppenheimer, “benim görevimse insanları töhmet altında bırakmak değil, korumak.”
Her ne kadar diğer tarihçiler emin olmasa da, Hijiya, Manhattan Projesi’ni yöneten Oppenheimer’ın kendi kendine öğrendiği bu dharma kavramına yaslandığından emin. Kendi dharma’sını – atom bombasının üretimine yardımcı olmayı – hükümet liderlerinin dharma’sından – o bombanın kullanılıp kullanılmayacağına karar verme – ayırır. Daha sonra da belirteceği gibi: “Sadece yapmam gerekeni yaptım.” Hijiya bu sözleri şöyle özetler: “Bombayı yapmak bilim insanının göreviydi. Onun nasıl kullanılacağına karar vermekse devlet adamlarının. Oppenheimer birbirinden hayli farklı olan bu dharma’ları alenen kabul etmişti.”
***
Ekrandaki siyah-beyaz görüntüler adeta bir korku filminden çıkmış gibi eski, karıncalı ve uğursuzca titriyor. Kameranın odağındaysa Oppenheimer’ın kendisi ve şu sözleri var: “Dünyanın eskisi gibi olmayacağını biliyorduk.”
Milyonlarca izleyici YouTube üzerinden bu görüntüleri izledi ve eminim birçoğu tıpkı benim de yaptığım gibi internetin tavşan deliğinde iz sürerken kayboldu. Kayıt, ünlü fizikçinin gırtlak kanseri yüzünden hayatını kaybettiği tarihin yirmi yıl öncesine ait. Ancak bu bilgi elbette çoğu izleyici tarafından bilinmiyor.
“Kimileri ağladı, kimileri güldü ama çoğu sessiz kaldı,” diye devam ediyor Oppenheimer. Ardından Bhagavad Gita’dan bahsediyor: “Hindu kutsal kitabı Bhagavad Gita’daki bir cümleyi hatırladım. Vishnu görevini yerine getirmesi için Prens’i ikna etmeye çalışırken onu etkilemek için aniden çok kollu bir biçime bürünüyor ve ‘Şimdi Ölüm oldum,’ diyor, ‘dünyaların yok edicisi.’”
Bu son sözlerin ağırlığını hissetmemek mümkün değil. Anlık bir duraksamadan sonra, “Sanırım hepimiz,” diye devam ediyor Oppenheimer, “öyle ya da böyle bunu düşündük.” Görüntülerin sonundaki sessizlikse anlatılan olaylardan birkaç hafta sonra neler olduğunu gösteren sahnelerle dolu; Little Boy ve Fat Man (Küçük Çocuk ve Şişman Adam) tarafından yaratılan devasa krematoryumlar, eskiden yaşamla dolu olan ama saniyeler içinde yanıp kül olan şehirler.
Gita’nın on birinci bölümünde Krişna’nın öğretileri doruğa ulaşır. Önceki kısımlarda Krişna kendi ilahiliğini gözler önüne sererken aynı zamanda Arjuna’nın kendi yaşam amacına ilişkin farkındalığını yükseltir. Bu bölümdeyse Arjuna, Krişna’nın gerçek formunu merak eder. Bu noktadan sonra Gita’nın incelikli dili çok daha yüksek bir düzleme yükselir ve Sanskrit dilinde yazılmış en güzel dizeleri üretir. Arjuna, önce Krişna’nın yüce ruhunun ihtişamını ilahi bir ışık olarak görür, ardından evrendeki bütün manifold formların aslında Krişna’nın bedeninde birleştiğini, bir olduğunu fark eder: “Arjuna bütün evrenin orada, yüzbinlerce güneş aynı anda göklerde doğmuş gibi tek bir yerde, Tanrılar Tanrısının bedeninde kurulduğunu görebiliyordu.”
Arjuna başlangıçta hayranlıkla kendinden geçer, vecde gelir. Fakat verdiği bu ilk tepki, Tanrı’nın yıkıcı yönünü görmesiyle birlikte hani neredeyse anında dehşete dönüşür: “Tüm savaşçılar ve tüm krallar senin korkunç ağzına giriyor, tüm yaratıklar tıpkı ateşe koşan pervaneler gibi kendi yok oluşlarına koşuyorlar … Ey Vishnu, tüm yaradılış alevlere boğuluyor.” Merhamet için yalvarır ve bu “dehşetli” forma sorar: “Sen kimsin?”
“Ben ölüm oldum”, diye yanıt verir Krişna. Oppenheimer’ın da yinelediği bu sözler kibrinin kaba bir eseri değil, derinlemesine özümsemiş olduğu Gita’nın bir yansımasıdır ve Trinity testinin patlamasına tanık olduğunda hissettiği paradoksal huşu ve dehşet duygusunu aynı sözleri yineleyerek aktarmaya çalışır. (Tabii bir de şöyle bir detay var; aslında Oppenheimer’ın ölüm olarak ifade ettiği kelime “kaala” kelimesidir ve ölüme atıfta bulunur ancak bunu zaman aracılığıyla yapar. Easwaran’ın çok daha doğru çevirisi şu şekildedir: “Ben her şeyi tahrip eden zamanım / Dünyayı tüketmeye geldim.”) Mevcut felsefelerden çoğu Doğanın ya da Tanrının yıkıcı yönünden kaçınır ancak düalist olmayan düşünce yaratım ve yıkımı birbirine eş olarak görür.
Hintli filozof Sri Aurobindo’nun da belirttiği gibi, “Doğa; kendi çocuklarını bile parçalayıp yok eder. Zaman; dünyalar üzerindeki her şeyi tüketir. Ölüm; evrensel ve kaçınılması mümkün olmayan … ve aynı zamanda kozmik tasavvurlarından birinde Uluhiyettir.” Gerçekten de Krişna’nın şu sözleri her şeyi açıklığa kavuşturur: “Senin katılımın olsun ya da olmasın, burada toplanan bütün savaşçılar ölecek. Onlar zaten benim tarafımdan ölüme mahkum edildiler; sen sadece benim aracım olacaksın.”
Oppenheimer Gita’daki öğretilerle kendini teselli edebildi mi? Kamuoyu önünde kararlıydı ve “Sadece bana düşen kısmı yaptım, asla pişman olmadım, hâlâ da değilim,” şeklinde demeçler vermeye devam etti ama arka planda “ellerimde kan var” diyerek Başkan Truman’ı kızdırdığı biliniyor – hatta Truman ona “ağlak bilim adamı” lakabını yakıştırmıştı. Hükümet tarafından verilen bu korkunç kararın doğru mu yoksa yanlış mı olduğu uzun yıllar tartışıldı, ki hâlâ tartışılmaya devam ediyor. Üstelik atom bombasının icadının üzerinden henüz bir asır bile geçmedi. Ama en azından ne gibi dehşetlerle karşı karşıya kalabileceğimizi ve bunların ne şekilde önlenebileceğini biliyoruz.
Bir insanın kendi dharma’sını iyi ya da kötü bir şekilde yerine getirip getirmediğini yargılamak bize düşmez. Zira kendi dharma’mızı bulmak ve ona göre yaşamak yeterince zahmetli. Öte yandan hiçbir zaman Hiroşima ve Nagazaki’de kaybedilen hayatların trajedilerini tam anlamıyla hesaplayamaz, o ailelerden her birinin çektiği acıyı bütünüyle tahayyül edemeyiz. Ve yaşanan bütün bu acıları tek bir bilim insanının sırtına yüklemek mantıklı değil. Nitekim takip eden yıllarda Oppenheimer, bir zamanlar ona aşırı derecede kıymet veren hükümetten bu sefer zulüm görmek pahasına da olsa kendi pasifist doğasına döndü ve serbest bırakmaya çalıştığı Ölüm’ün güçleriyle mücadele etti. Kimilerine göre ilk kararından ötürü hiçbir zaman pişmanlık duymadığını belirten Oppenheimer’ın, yaşamının ilerleyen dönemlerinde hidrojen bombasına karşı çıkarak nükleer silahlanma karşıtı cephede yer alması büyük bir çelişkidir.
Fakat dharma’nın bakış açısından düşündüğümüzde savaşın bitmesiyle birlikte Oppenheimer’ın savaşçılığı da sona ermiş ve bu gezegende yaşayan milyonlarca insan biri haline gelmişti. Başka bir deyişle dharma’sı değişmiş, o da bunu takip etmeye devam etmiştir.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






