Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ocak 2024

Edebiyat

Bit Palas İçin Farklı Okuma Tatları

Şükran Yücel

Paylaş

1

0


Tüm yapmaya çalıştığım bu romanın çok katmanlı okunabileceğini birkaç örnekle göstermekti.

Elif Şafak’ın Bit Palas'ı, son yıllarda okuduğum bana en çok heyecan veren Türk romanı. Son zamanlarda görülen ve bize sevinç vereceği yerde neredeyse buruk bir hüzün veren roman bolluğu içinde bunun altını çizmeye gerek duydum. Bazı yerli romanları okumak artık bir süredir bana acaba benim ölçülerimde mi bir tuhaflık var sorusunu sorduruyordu. Yabancı romanları seçebilirsiniz. İstediklerinizi okuyabilir, istemediklerinizin yanına bile yaklaşmayabilirsiniz. Yerli romanlar ise neredeyse bir zorunluluktur, onları okumayı bu coğrafyanın, bu kültürün bir parçası olmanın gereği sayarsınız. Sosyolojik bir zorunluluğun ötesinde – 90’lı ve 2000’li yılların markalarını, eğilimlerini, hiper alışveriş merkezlerini, pop kültürünün ucuzluğunu, kitschleri öğrenmeye özel bir merakınız yoksa, üstelik bunları neden bir romanda okuyasınız ki, zaten televizyonun düğmesine basınca evinizin içine tüm hafiflikleriyle doluveriyorlar- size gerçekten edebi bir tat veren romanı bulmak gerçekten zorlaştı.

Bit Palas’ı okumaya başladığımda ilk önce bana çölün içinde bir serap gibi geldi. Gerçekliğine inanamadım. Belki bir tesadüftür, sonuna kadar böylesine derin gidemez, zincir bir yerde kopabilir, halkanın içindekiler dökülür, toparlanamaz diye ürktüm. Öyle olmadı giderek derinleşti, giderek toparlandı, saptığı sokaklardan tekrar mecrasına döndü, çemberi hiçbir yerinden koparmadan döngü olanca doğallığı ile hiç zorlanmadan tamamlandı. İçi alabildiğine dolu bu hayal apartmanı gizini ortaya döktü, görevini tamamladı ve sonunda yaratanı tarafından alaşağı edildi, olması gerektiği gibi.

Bit Palas’ın okurken ilk göze çarpan özelliği zengin dili oluyor. Bu dil Farsça ve Arapça kökenli Osmanlıca sözcüklerden arı ve öz Türkçeye, bazı yerel sözcük ve deyimlere kadar farklı kaynaklardan beslenerek akıyor. Elif Şafak varolan sözcükleri inanılmaz genişlikteki sözcük hazinesinden yerine göre seçerek kullanıyor. Benzetmeleri, eğretilemeleri olağanüstü bir zenginlik katıyor anlatımına. O edebi sanatları ‘sanat’ diye değil içinden öyle geldiği için kullanıyor sanki. Adeta içinde bir görünmeyen ve tükenmeyen bir kaynaktan tümüyle kendine özgü bir dil ve özellikle edebi olmak için yapılmayan bir edebiyat akıyor gibi. Bu nedenle de bazı romanlarda sizi rahatsız eden yapaylığın eseri yok onda, buna karşılık doğal akışa teslim olunmamış, ‘akıl’ da akışın içinde seçiciliğini, bilgi ve kültür birikimini ve kurguya hakimiyetini hissettiriyor. Elif Şafak ayrı ayrı hikayeleri bazı kesişme noktalarında öylesine ustaca bağlıyor, hikâyenin içinde öyle hoş bir gönderme yapıyor ki öteki hikayeye, benzersiz bir keyif veriyor okura. Ben kitabı okurken bir yandan eğlenirken diğer yandan düşündüm, hissettim ve hüzünlendim. İstanbul’un içinde ve kendi içimde farklı yolculuklara çıkardı beni Bit Palas, bu yolculuklarla dünyam zenginleşti.

Romanın kurgusunun ustalığı, ince hicvi ve hınzırca mizahı sizi eğlendiriyor. Ciddi bir gözlem ve araştırmanın ürünü olan yapıt, kıvrak bir zeka ile derin duyguların, beyinle yüreğin, akıl ile sezginin, görünenle görünmeyenin incelikli bir bileşimini sunuyor okura. Romanın bir diğer başat özelliği de içsel dinamikleri ile dışsal dinamiklerinin eşit güçte olması ve bunların birbiriyle kesişmesi. Bazı romanlar vardır, iç dünyaları anlatırken dış betimlemeleri, görsel malzemesi zayıftır, oysa Bit Palas bir yandan alabildiğine görsel, diğer yandan görünmeyen derinlikleri anlatmakta da aynı derecede başarılı.

Bit Palas, birkaç katmanda okunabilecek bir kitap. Birinci katmanda onu klasik bir roman gibi hikâyeleri için, çok renkli karakterleri için okuyabilirsiniz. Bu da size bir okuma tadı verecektir. Ama böyle bir okumada, altmış-yetmiş sayfa öncesinde anlatılan bir karakterin sözü geçtiğinde, o kimdi diye geri dönüp bakmanız gerektiğinde bu canınızı sıkabilir. Tam mutlak bir sona ulaştığınızı düşündüğünüzde, son üç sayfada her şeyin en başına dönmek sizi kızdırabilir. Hele bir de bütün bunlar hiç olmadıysa, 7 numaranın ya da ‘romancı hanımın’ yalanından veya hayalinden ibaretse, ben niye tüm bunları okudum, diye keyfiniz kaçabilir. Böyle düşünen okurlara Gustave Flaubert’in “Madam Bovary benim.” dediğini anımsatmak gerekebilir.

Başka bir katmanda onu postmodern bir roman gibi okuyabilirsiniz. Bu okumayla romanın keyfini gerçekten çıkarabilirsiniz. Bu okumaya başlamadan önce kirliyle temiz, gerçekle hayal, akıl ile batıl konularında önyargılarınız varsa, mutlak ve değişmez bir doğruya inanıyorsanız, onları şimdilik bir kenara bırakmanızı önerebilirim. Çünkü bu durumda çöp kokusunun gerçekte nereden geldiğini anlamama tehlikesi var. Bu da ciddi bir tehlike çünkü romanın ruhuna girebilmeyi önleyebilir. -ma ben bir kitap için mutlak doğrularımdan şaşmam diyorsanız, yine de birinci katmanda okuyabilirsiniz romanı, emin olun hiç tedirgin etmez. Elif Şafak öylesine yumuşak ve gizemli söylüyor ki sizi rahatsız edebilecek gerçekleri, ruhunuz bile duymaz. Onu gururla gösterebilirsiniz başkalarına, ‘en sevdiğim roman’ diye.

Ama özellikle postmodern bir okumaya girmek istiyorsanız, bu romanın adından başlayarak ironiyle işlendiğini bilmelisiniz. Önce kapağına bakın ve ironinin tadını çıkarın. Anneannenizin göz nuru ile işlediği tığ işi zarif bir sehpa örtüsünün üstünde en iğrendiğiniz, dahası banyonun deliğinden fırladığında çığlığınızı bastıramadığınız o mide bulandırıcı karafatma tüm azametiyle duruyor, durmakla da kalmıyor, kim bilir hangi lağımdan beslendiği bilinmeyen ağzıyla o güzelim iplikleri kemirmeye hazır. Şimdi terliği çıkarıp onu orada öldüremezsiniz de, örtünün üstünde hiç çıkmayacak pis bir leke bırakabilir. Karafatmayı bir gazeteyle hızla örtünün üstünden fırlatsanız, cehennem hızıyla hangi deliğe kaçar ve bir başka gün gene sizi can evinizden vurur bilinmez. Üstüne ilaç sıksanız, ilacın lekesi ve kokusu başka bir dert. Çaresiz bu karafatmayla birlikte yaşayacaksınız, hiç değilse bu kitap boyunca. Temiz evinizin hangi görünmez deliklerinde hangi pisliklerin ve börtü böceklerin gizlendiğini bilmeden. Görmek istemediği kara lekeleri görmemek ve yok saymak da bir insanlık halidir sonuçta. Bit Palas’ın kapağının karafatmanın durduğu sağ alt köşesini kıvıran bir okura rastladım.  (bu bir latife değil, gerçek, bana gösterdi, dehşetle “kapağı nasıl kıvırırsın?” diye bağırdım. Çok hoş bir iş yapmanın keyfiyle gülerek, “ne yapayım onu görmek istemiyorum.” dedi ama bu arada okumaya devam ediyordu, ben gördüğümde 266. sayfadaydı, inanmayacaksınız belki ama kitaba bayılmıştı, gözlerinin içi parlıyordu.) Sonuçta karafatmaları görmek istemeyenler de bu kitaptan farklı tatlar alabilirler. Aman sayfalara zarar vermesinler de. Kendi kitabı ne isterse yapar, ister kıvırır, ister yırtar, ister yakar diyebilirsiniz. Ama benim kitabı herhangi bir özel mülkiyet olarak görmeme gibi kötü bir huyum var. Elimde değil, dünya yüzündeki tüm kitapların korunmasından sorumlu hissediyorum kendimi. Bu nedenle İstanbul Üniversitesi’nde bodruma atılan 200.000 kitap için yastayım tam 66 gündür. Ve ziyan edilen bunca kitaba karşı bu kadar duyarsız bir toplumda yaşamaktan da aynı derecede üzgün, küskün ve kırgınım.

elif şafak

Postmodern okuma diye bir kapıyı açtık ama daha kitabın kapağından bile içeri giremedik. Kırk satır kelam ettik, bir arpa boyu bile yol almadık. –Muarızları işte postmodern okuma böyle bir laf salatasıdır diye sevinebilirler.– Yazı bitmeden adına da geleceğiz elbet. Ne demek Bit Palas diye sordu Elif Şafak’ı çok seven bir okuru. Bitle palas yan yana gelir mi? İstanbul’un saraylara özenerek yapılan binlerce görkemli palası bugün çamur rengine dönüşmüş suratlarıyla, kirli paslı ve pejmürde ayakta durmaya çalışırken, palasların arasında hava almak için bırakılan bahçeler, avlular, boşluklar tıka basa çöple doluyken, ‘bit palas’ az bile. Bit küçücük bir kötülükken, Bonbon Palas koskoca bir apartman. Ben yirmi beş sene önce böyle bir apartmanın çatı katında oturmuştum, öyle kenarda köşede değil. Elmadağ’da yol üstünde, altında Sabena Hava Yollarının olduğu büyük, görkemli bina. Muhteşem bir asansörü vardı. Aynı Stanley Donen’ın Audrey Hepburn’lu, Gary Grant’lı filmi Charade’deki gibi. O süslü, işlemeli demir kapısını anahtarla açıp biner, sonra da cam kapıları kapardınız ama ne yalan söyleyeyim o filmdeki korkulu sahneleri anımsadığımdan mı nedir, korkardım asansörde yukarı çıkarken. Asansör bizim çatı katına kadar çıkmazdı, bir alt katta kalırdı, o bir katı yürüyerek çıkardık. İşte çatı katından bu görkemli apartmanın arkasındaki hava boşluğuna baktığımda çöpler o zaman üçüncü katın hizasına kadar gelmişti. Çok seneler sonra gelip geçerken o binanın yıkıldığını gördüm, tümüyle mi yıkılmıştı, bilmiyorum, uzun süre etrafı kalın naylonlarla kapalı durdu. Kafam hep o apartmanın yıkılışıyla yok olan hikayelere takılır. Belki de İstanbul’daki her eski apartman Elif Şafak gibi Şehrazat’a benzeyen anlatıcılarını bekler, durur. Benim sözünü ettiğim apartmanın yerinde şimdi yine çok yeni ve görkemli ve bir bina var ama hikâyeleri beni ilgilendiriyor mu, bilmiyorum.

Çöplükler, mezarlıklar ve “pis” duvar yazıları... İstanbul’un ayrılmaz parçaları. İşin tuhafı, İstanbul’u İstanbul yapan da bu çöplerin, mezarlıkların ve “pis” duvar yazılarının çeşitliliği. Ben de, Elif Şafak gibi İstanbul’a dışarıdan gelen biri, İstanbullu olmayan biri olarak her geldiğimde bu çöpleri ve İstanbul’un kokusunu hep orada yaşayanlardan daha fazla duyuyorum. Rahatsız olduğum için değil, yazarla aynı şeyi hissettiğim için belirtiyorum. Çok uzun yıllar önce fotoğrafçı bir arkadaşımla İstanbul’un sokaklarında çöplerin ve duvar yazılarının fotoğraflarını çektiğimizi hatırladım, Bit Palas’ı okurken. Olağanüstü kompozisyonlardı, inanılmaz manalıydı, sonra arkadaşım o fotoğrafları sergilemişti de. Fotoğraflar büyük ilgi çekmişti. Çöpleri sanki özel olarak düzenlemişiz gibi mana fışkırıyordu içlerinden. Hele duvar yazıları bir başka alemdi. Çöplüklerin, İstanbul’un en temiz yerlerinden, en yeni sitelerinden, hala saraylara, konaklara özenmekten vazgeçmeyen yeni süper steril, bekçili, yüzme havuzlu, jakuzili, saunalı, jimnastik salonlu, tenis kortlu, golf sahalı ‘konakları’ndan çok daha fazla İstanbul’un hikyesini anlattığı yadsınmaz bir gerçek. Bit Palas, yalnız bu bağlamda değil, ölüleri ve dirileri alt alta ve üst üste birlikte yaşayan sırlarla dolu kenti pek çok yönüyle yansıtan en has İstanbul kitaplarından biri. Onun çok renkli bir mikro modelini on daireli bir apartman modelinde gerçekleştiriyor.

Bu apartmanda kimler yok? Klişe, iyi-kötü diye ayırabileceğimiz, şablon karakterler yok. Onları hiç aramayın, bu romanda bulamazsınız. Hiçbiri bildiğimiz kötülerden değil, bildiğimiz iyiler de yok burada. Onlar eskilerin deyimiyle ‘nev-i şahsına münhasır’, kendine özgü desek karşılar mı bu eski tabiri, pek emin değilim. Ama hepsi içimizden birileri, öyle olağanüstü bir özellikleri yok, sıradan kişiler. İsimleri de çok münasip, en belirgin karakteristiklerini temsil ediyor. Yazar, tüm sıradanlıkları içinde farklı olan bu karakterleri biraz da içimizdeki ‘öteki’ni ortaya çıkarmak için kullanıyor. İçimizdeki ‘öteki’ni görebilirsek, dışımızda olduğunu sandığımız ve dışladığımız ‘öteki’ni de anlamaya başlayabiliriz belki. Bu karakterlerden bu romanda işlevlerini tamamlayanlar var ama bazıları var ki, o çok renkli karakter galerisinde biraz geri planda kalıyorlar. Belki onlarla ileriki romanlarda yine karşılaşırız diye umuyorum. Nadya, Sidar, Zeliş, Su, Muhammet bu roman bittikten sonra neler yapacaklar, izlerini sürmek istiyorum. İstanbul’a gidince, bir mezarlığı ziyaret edeceğim, belki rastlarım diye Madam Teyze’nin kardeşi olan yaşlı adama. Bankın üstünde oturuyorsa hala, hikayesini dinlemek isterim. Ama yazarı bu döngü tamamlandı, onlar Bit Palas’ta kaldı diyebilir.

Deminden beri döngüye geleceğim, bir türlü sıra gelmiyor. Romanın bir diğer postmodern okuması bu döngüde. Rasyonalist düşünce hep ilerlediğimizi varsayar. Elif Şafak’ın dikey veya yatay çizgisi rasyonalist düşünceyi temsil eder. İster yalan olsun, ister gerçek enine veya boyuna uzar gider, nereye bilmiyoruz. Elif Şafak ise bize bir döngüyü anlatıyor, saçmalık diye adlandırdığı. – burada Camus’ye ve absürde bir gönderme olabilir- Diğer yandan dikey çizginin erkeği, döngünün ve yuvarlak olan her şeyin dişiliği temsil ettiğini de unutmamak gerekir. Bit Palas’ta bu bağlamda ve başka pek çok yönüyle kadın söyleminin izlerini de sürüyoruz. Romandaki döngüye Fortuna dediği kahpe felek burnunu sokuyor yer yer. Elif Şafak mistik göndermeler yaparken, aslında kaderci bir tutum takınmıyor. O Mevlevi ve Bektaşi döngüselliğinden de esinlenerek romanını aynı gün 1 Mayıs 2002’de başlayıp aynı gün biten bir döngü üzerine kuruyor. Romanın tümü romancının yalanıdır. Bütün romanlar gibi. Romancı bunu bize hatırlatıyor. Bu döngüyü bize anlatan romancı olduğuna göre Fortuna rolünü de bir anlamda o üstlenmiş oluyor. Romanın içindeki anlatıcının bir kadın değil de bir erkek olması o zaman daha bir yerine oturuyor. Çünkü 131’inci sayfada Yedi Numara Ben sahneye çıkıncaya kadar sanırım her okur gibi ben de anlatıcının kadın olduğunu sanmıştım. Oysa anlatıcının erkek olması hikâyeyi bugün için daha da inandırıcı kılıyor.

Bunu bir zemine oturtabilmem için feminist okumaya geçmek gerekiyor. Sonuçta Yedi Numara’nın yaptığı ve başkalarının hayatını değiştiren hatta birinin ölümünü hazırlayan hareketi bir kadın da mesela romandaki fettan Ethel yalnız ateşlemekle kalmaz kendi de yapabilirdi. Ama bugün için başkasının kaderine egemen olma erki erkeklerin elinde olduğu ve bu konularda kadınlar daha edilgin olduğu için bir erkeğin yapması daha münasip olmuş. Bugün İstanbul’daki ve herhangi bir kentteki ya da umumi heladaki yazıların kaçta kaçını kadınların yazdığına dair bir istatistik yok elimizde ama acele hiçbirini diyebiliriz. (İtiraz edenler olabilir, emsal göstersinler.) Bugünlerde Kadın Argosu çok moda ama yine de kapalı ortamlarda kalıyor sanırım, kentin duvarlarına tırmananları varsa, binde bir diyelim hadi. Yine de tüm zamanlarda ‘kadın’ olarak betimlenen Fortuna işin içine karışmış, yazıyı yazdırmış olabilir. Akılcılığın timsali 7 Numara, ben yazgımın efendisiysem bu suçun faili benim diye bir yandan kendini suçlarken, diğer yandan Fortuna’ya suçu yükleyip aklanmayı istiyor.

Kadınlar bin yıllardır iktidarda olmadıkları halde bir türlü sorumluktan kurtulamıyorlar. Bir uğursuzluk işareti olarak görülmekten, kara büyü, cadılık ve iblisin içine kaçtığı kötülüğün rahmi olarak damgalanmaya kadar çeşit çeşit suçlamalar, kadınların farklı seslerini bastırmaya yönelik gözdağları olmanın yanı sıra bazı kötücül doğaüstü güçleri dişiliğe atfetmeyi de içeriyor. Bu bağlamda Elif Şafak’ın Fortuna’sı da başlarına gelen her kötülükten dişil bir kaderi sorumlu tutma eğiliminin altını çizmesi bakımından önemli. Burada karakterlerin yaratıcısı olarak Fortuna’ya benzer bir rolü ister istemez üstlenen yazarın tutumuna da değinmek gerekebilir. Onun karakterleriyle ilişkisi çok daha esnek. Karakterlerinin adını koyduktan, onların kişiliklerine bazı özellikler yükledikten sonra bırakıyor onları istedikleri gibi davransınlar. Bu yüzden de onun önceden hesaplamadığı şeyleri de yapabiliyor, hem yazara hem de okura sürprizler hazırlayabiliyorlar. Elif Şafak karakterleri üzerinde iktidar kurmuyor, onları önceden tasarladığı bazı modellere uygun kesip biçmiyor, düşüncelerini kanıtlamak için karakterlerini kullanmıyor, olumlu kadın veya erkek kahramanlar yaratmıyor, topluma örnek olsunlar, öncülük etsinler diye bir kaygısı yok. Onun karakterleri katı, değişmez kalıplar halinde değil; sıvı halde akıyorlar ve gaz halinde havaya karışıyorlar, (belki de bu içinde yaşadığımız kirli havayı tebdil edebilirler.) – (Bkz. Elif Şafak, "Yazmanın Sıvı Halleri", Milliyet Sanat, Haziran 2002) Bunun bir ‘kadın yazar’ olma hali olduğunu söyleyebilirdik, ‘erk’sizliğinin acısını karakterlerinden çıkaran katı karakter imalatçısı pek çok kadın yazar da olmasaydı. 

Romanın anlatıcısı ve esas ‘sorumlusu’ 7 Numara Ben’in, 131. sayfaya kadar ‘kadın’ olarak algılanıp sonra ‘erkek’ olduğunun fark edilmesi ‘androjen’ bir kimlik belirtisi, ya da kadının içindeki erkek yanların, erkeğin içindeki dişi yanların ortaya çıkarılması anlamında da algılanabilir. (Virginia Woolf rahat uyusun.) 7 Numara’nın,  Fortuna’ya sığınıp kendini temize çıkarma çabasının boşa çıktığını BUVAK “Beyfendinin Umarsızca Kaşarlanmış Vicdanını Aklama Projesi) için gösterdiği çabadan anlıyoruz. Burada varoluşçu okuma giriyor işin içine. Dünyada olan biten her şeyden kendimizi sorumlu tutma illeti. Yazık ki, çok sevmeme karşın pek sözünü etmediğim Sidar’ın, son notunu unutmayalım: esrar anlamlandırılmamalıdır.  Burada da benim suçum başlıyor. Romanın esrarını kendimce anlamlandırmaya çalıştığım için. Oysa görünenin altındaki görünmeyeni bize hissettiren bu romanı belki de yorumlamaya hiç kalkışmamalıydım. Benim gördüğüm veya göremediğim manaların hepsi zaten orada vardı. Ne demeye okurla yazarın arasına girdim? Şimdi Bit Palas’ı farklı biçimde algılayan okurlar bana haklı olarak kızabilirler. Romandan aldıkları tadı bozduğumu söylerlerse, yerden göğe kadar hakları var.  Aslında tüm yapmaya çalıştığım bu romanın çok katmanlı okunabileceğini birkaç örnekle göstermekti. Birbirinden akla kara kadar farklı okurlar, ondan farklı tatlar alabilirler, farklı biçimlerde algılayabilirler demek istemiştim. Dediğiyle tuttuğu yol birbirini tutmayan hoca gibi kısır bir döngünün içine düştüm. Kendimi tutamadım ve ileri gittim.  Kendi Bit Palas’ımı anlatmaya kalktım. Onu da beceremedim açıkçası. Konulara bir değindim geçtim. Çünkü aslında bir başkasının ve -hatta kendimin bile- bir yapıtını yorumlamaktan korkuyorum. Korkumun kaynağı olan Roland Barthes ve Susan Sontag’ın orada bir yerlerde bana parmak salladıklarını görüyorum. Yine de bu suçu işledim, bu yazıyı ben yazdım. Baştan sona okura müdahale ettiğimin farkındayım. Bilerek işledim bu suçu. Ama elimde değil. Bit Palas gerçek bir başyapıt ve bunu yazmasaydım, çatlardım. Ama samimiyetime inanın, ben Bit Palas’ı yazmaya oturduğumda bambaşka, akıllı uslu bir yazı yazmaya niyetliydim. Bunların hiçbir yoktu aklımda. Kitabı karşıma almış bakarken sanırım, sayfaların birinden ipini koparan yaramaz bir cin –mutlaka Hacı Hacı’nın anlattıklarından biri olmalı- içime kaçtı ve elime tüm bunları yazdırdı. Gelin de hak vermeyin sinema gişecisi gelin hanıma, ben bu kadar etkilenirsem bu masallardan bacak kadar çocukların kafaları karışmaz mı, cin çarpmıştan beter olurlar.  Kim oluyor da, bizim okumamıza karışıyor bu kadın diye sorarsanız, ben 7 numaralı dairede oturan bayanım. 33 yıldır bu dairede oturuyordum ama Bit Palas’ı okumadan önce fark etmemişim. Siz en iyisi unutun benim yazdıklarımı, silin kafanızdan ve başlayın kitabı kendi gözünüzle okumaya. Kurun kendi Bit Palas’ınızı.

Not: Bu yazıyı benim değil de Hacı Hacı’nın cinlerinden ya da belki de Su’nun kafasındaki küçücük bitlerden birinin yazdığını daha önceki yazılarımı emsal göstererek kanıtlayabilirim. Ben olsaydım emsal değil, örnek derdim. Hala bu cin ve bitler kafamda cirit atıyor. Fortuna da cabası. Yukarıdaki ‘tuhaf’ sözcüklerin müsebbibi onlardır.

E Edebiyat Dergisi Temmuz 2002 sayısında yayımlanmıştır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çocuklar ve HayvanlarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

4 Şubat 2025

Herkes Vedalaşmak İster

Bu romanda ruhlar ve insanlar, anlam arayışı içinde geçmişleriyle hesaplaşıyor. İlk kaybımı yaşadıktan sonra, yasla nasıl başa çıkacağımı bilemez bir halde hem kendi sınırlarımı hem de yakınlarımı fazlasıyla zorladım. Bu süreç birkaç ay değil, birkaç yıl sürdü. Ta ki profesyon..

Devamı..

Ufak Bir Kasaba, Küçük Bir Kız: Lema

Caner Almaz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024