Marcel Proust’un ölümünün üzerinden yüz yıl geçti ama onun eserleri bize insanların olağanüstü şeyler yaratabileceğini gösteriyor.
Eylül 2018’de Anthony, ön verandamızda Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cildini, Swann’ların Tarafı’nı açtı ve masummuş gibi görünen ilk cümleyi yüksek sesle okudu: “Uzun zaman, geceleri erkenden yattım.” O andan itibaren –ve sonraki dört yıl boyunca– yüz yıl evvel dünyanın öteki ucunda yaratılmış özel bir paralel gerçeklikte kayboldum. Marcel Proust, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına ait bu nevrotik ve ince yapılı Fransız her gün bana eşlik etmeye başladı.
Anthony, Proust’un cümlelerini seslendirme güçlüğünü üstlendi ve hepsi peş peşe sıralanan yan cümleler arasından zarafetle süzüldü. O okudu, ben dinledim. Covid’den önce hem seyahat ettik hem okuduk – barlarda, yazlık kulübelerde, kasaba meydanlarında ve ardından sokağa çıkma yasakları süresince evde. Sesli okumanın kelimeleri sayfalardan çıkarıp nasıl canlandırdığını, ses ve ritmin kurmacanın mimarisini nasıl gözler önüne serdiğini keşfettim. Proust’un sözcükleri ancak yüksek sesle okunduğunda olmaları gereken üç boyutlu uzama ulaşıyordu. Sanki kelimeler porselen bir kâsenin içinde saklı duran ufak kâğıt parçalarıydı da kat yerlerinden açılıyor, olağanüstü detaylarla tasvir edilen karakterlere, kentlere, kasabalara dönüşüyordu. Tıpkı Swan’ların Tarafı’nda bir fincan çaya batırılan madlen kekin evlerden, insanlardan, toplumdan ve tarihin belli bir döneminden oluşan kapsamlı bir maketi ortaya çıkarmaya başladığı o büyülü an gibi:
Ve tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kâseye attıkları silik kâğıt parçalarının suya girer girmez çözülüp şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann’ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne Nehri’nin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı. (Marcel Proust, Swan’ların Tarafı, Çev. Roza Hakmen, Sf.53, YKY, 2000)
Bu paragrafı ne zaman okusam eyleme geçen yaratıcılığı, bir tohumun kıpırdanmaya başladığı anı, gelişim aşamasındaki bir kalbin çarpışını, tezahür halindeki bir varoluşun güçlü tevazusunu ve dehşetini hissederim. Nasıl oluyor da bu denli kusurlu ve korkunç olabilen insanlar böyle bir yaratma kapasitesine sahip olabiliyor? Proust’un sözcüklerinin benim dünyamda vücut bulduğu dört yıl süresince kendimi sayısız kez aynı huşu duygusunun içinde buldum – var olmak üzere harekete geçen şeylerin bize verdiği, benliğimizi sarpasaran, durgun ama olağanüstü kıymetli his.

Proust 1871 yılında, üst-orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak Fransa’da dünyaya geldi. Çocukluğunda sık sık hasta olduğundan yakın bir gözetim altındaydı ve kendisini sürekli izleyen gözlere misliyle karşılık verdi. Gençliğinde etrafı Paris sosyetesiyle, aristokratlar ve sanatçılarla çevriliydi ama çocukluğunda edindiği gözlem duygusunu hiç yitirmedi – sürekli etrafı izleyen, insanlarla dalga geçmeye ve onları iğnelemeye meyilli küçümseyici bakışlar. Kayıp Zamanın İzinde serisini oluşturan yedi cildi tamamladı ve çok erken bir yaşta, elli bir yaşında vefat etti. Son dört yılımı onun zarif dünyasında kaybolmuş olarak geçirdikten sonra hâlâ yaşamlarımızın nasıl olup da bu denli iç içe geçtiğini anlamaya çalışıyor, öte yandan onsuz bir yaşamı da tasavvur edemiyorum.
Her ne kadar Marcel – dört yılın ardından ona ilk ismiyle seslenebiliyorum – ve benim aramda yüz yıl kadar uzun bir zaman, milliyet, sınıf, cinsiyet ve duyarlılık açısından son derece büyük ayrımlar olsa ve onu bıktırıcı derecede takıntılı ve nevrotik bulsam da, onu arkadaşım olarak görmeye başladım. Ama elbette kalbimi bütünüyle açabileceğim biri değildi çünkü gözleri, o keskin gözlem gücüyle benim de üzerimdeydi. Onun her bir anı, var oluş düzlemindeki her bir kıpırtıyı yeniden yaratma konusundaki bitmek nedir bilmeyen arzusuna ve bunu ortaya koymaktaki eşsiz kabiliyetine hayranlık duyuyorum. Yine de odadan bir kez çıktım mı, ona güvenemezdim.
Proust kitaplarının bana verdiği okuma zevki, zaman zaman zihni eritecek denli yavaş olsa da nihayetinde karmaşık bir örüntü oluşturan anlatıyla ya da büyüleyici oldukları kadar komik ve itici de olabilen karakterle ilgili değildi. Daha ziyade Japoncada “satori” sözcülüğüyle karşılanan, apansız ve sarsıcı bir biçimde dünyevi düzlemden çıkagelen farkındalığın, insanın kendi benliğinin bilincine vardığı o şaşırtıcı anların berrak netliğiydi.
Başlangıç kısmına yakın bir yerlerde Proust, at arabasıyla eve dönerken bir belirip bir kaybolan üç çan kulesinden bahseder. Bu kuleleri asla unutmayacağımı daha ilk anda anladım çünkü bende bir şekilde derin ve gizemli bir gerçekliğe dönüştüler. Genç Marcel çan kuleleriyle ilgili izlenimlerini yazar ve bu onun, memnun kaldığı ilk yazısıdır:
Bu metni yazdıktan sonra bir daha hiç düşünmedim, ama doktorun arabacısının genellikle Martinville pazarından aldığı bir sepet dolusu kümes hayvanını yerleştirdiği koltuğun üzerinde metni yazıp bitirdiğim an o kadar mutluydum ki, metnin beni o çan kulelerinden ve artlarında gizledikleri şeyden kurtardığını hissederek, sanki ben de bir tavukmuşum ve az önce yumurtlamışım gibi, avazım çıktığı kadar bağırarak şarkı söylemeye koyuldum. (Marcel Proust, Swan’ların Tarafı, Çev. Roza Hakmen, Sf.186, YKY, 2000)
Bunun gibi sonsuza dek sürecekmiş hissine kapıldığımız anlar vardır. Buruşuk bir kumaşın üstüne serpiştirilmiş, ışıl ışıl parlayan mücevher parçaları gibi. Fakat her şeyin yanında bir de Proust’un insanı kahkahalarla güldüren mizahı var. Okurun hiç beklemediği bir anda çıkagelen ve genelde biriyle dalga geçmeye dayanan muhteşem zamanlaması. Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen sosyete toplantılarının sıkıcılığını kırmaya, o kibirli havayı alt üst etmeye yarayan anlar.
Proust’un toplumla, karakterle, siyasetle –hatta redingotlar ve süslü kıyafetlerle– ilgili gözlemlerinden çok daha önemlisi, hafızayla ve bilincin doğasıyla ilgili düşünceleri. Okurlarımdan birine niçin kitap okuduğunu sorduğumda bana, “İnsan bilincinin uğultusunu duymak için,” demiş ve devam etmişti, “böylece yeryüzünde yalnız olmadığımın ayırdına varıyorum.” İşte Proust’un dehası da burada saklı – kelimeler aracılığıyla bu uğultuyu yaratabilen nadir yazarlardan biri. Kelimelerle sonsuza kadar uzanıyormuş izlenimi yaratan bir ağ kurar ve o ağın içinde insan olmanın bitmek bilmeyen gizemlerini yakalar. Okurun kalbini, zihnini ve ruhunu besleyen şey de tam olarak budur. Hiç tanımadığımız insanların dünyasına, onların başka türlü asla bilemeyeceğimiz gizlemlerine bu şekilde vakıf oluruz.
Dürüst olmak gerekirse Proust’un kurduğu cümleler ve duyarlılığı zaman zaman insanı zorluyor. Sizden sürekli dikkatinizi vermenizi talep eden bir akış var. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi anlatılan o biricik anları, o anların tarihini ve psikolojik yapıları dikkatle izlemeniz gerekiyor. Yüksek sesle okunduğundaysa bu anlar çakan ışıklar misali havada asılı kalıyor ve ortaya olağanüstü bir ışık mimarisi, sürekli akış halinde olan büyülü ve bir o kadar da görkemli bir gerçeklik çıkıyor.
Milyonlarca kelimelerin inşa ettiği o uçsuz bucaksız görkemli yapının sonuna geldiğimizde Anthony’nin de benim de gözlerimiz kamaşmıştı. Biz bir şekilde farklı bir gerçeklikte yaşamaya devam etmiştik ama o esnada dünya değişmiş, etrafımız salgın hastalıklarla, iklim felaketiyle, yaklaşmakta olan bir savaşın emareleriyle sarılmıştı. Kendi dünyamızın gerçeğinden okuyarak kurtulmamız mümkün değildi ama en azından kendi adıma Proust okuduğum – daha doğrusu dinlediğim– dört yıl boyunca bu çetrefil zamanlardan çok daha güçlü bir biçimde çıktım. Bana yalnızca insan olmanın güçlüğünü ya da tutkulu karmaşıklığını değil, aynı zamanda insanların yol açtıkları bütün felaketlere ve kıyımlara rağmen olağanüstü şeyler de ortaya koyabildiğini gösterdi. Biz absürt yaratıklar, yalnızca yok etmekle kalmayıp yaratabiliyoruz da.






