Murat Özyaşar, hikâyelerinde kısa, kesin vurgu dolu cümlelerle yeni bir dil yaratmış diyebiliriz. Hikâyeciyi diğerlerinden ayırıp baş köşeye koyan onun yarattığı yeni dildir, biçemdir, yarattığı karakterlerdir, oluşturduğu büyülü atmosferdir.
Ayna Çarpması adlı öykü kitabıyla 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü ve 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü, 2015’te çıkan Sarı Kahkaha adlı öykü kitabıyla 2016 Uluslararası Balkanika Edebiyat Ödülü'nü alan Murat Özyaşar’ın son kitabı Aslı Gibidir/Diyarbakır Hikâyeleri 2019’da Doğan Kitap'tan çıktı. Son kuşağın en başarılı kalemlerinden, hikâye anlatıcılarından olan Murat Özyaşar’ın kitaplarındaki öyküleri üzerinde kapsamlı okumalar yaptım. Bunun sonucunda geleceğe kalacak hikâyeciler kategorisinde yer alacağına kesin gözüyle bakabileceğimiz, kalemiyle bir dönemi, insanların kederini, yaşadığı coğrafyayı, o kırılgan makus talihli şehirlerin görünmeyen yüzünü, arka sokaklarındaki naif kişileri, çocukluğa sıkışıp kalmış eksik hayatları, okuru alıp bırakmayacak ustalıkla anlatan Murat Özyaşar’ın kitaplarında derin ve kadim kültürün izlerini gördüm. Murat Özyaşar iyi bir hikâyeci, iyi bir kalem demekle hakkını teslim edemeyiz.
Murat Özyaşar hayatla, yaşadığı coğrafyada sık sık ötekileştirilmekle, dilinin, varlığının ve kültürünün yok sayılmasıyla, dilinin kırılmasıyla bir derdi var. Kendi olamamayı kendisine dert edinip kaleme sarılmış. Bunu şu köşeye koyarak başlayalım işe.
Her üç kitabında bazı kelimeleri ha babam, de babam hiç vazgeçmeden, sıklıkla kullanmakta beis görmemiş. Kelimeleri tam da yerinde, gediğinde kullanmış bunda sorun yok, ama çok tekrar ededurduğu kelimelere bakıp, yazarın bu kelimelerden maksadı nedir dedim kendime.
Yazar, dışlandığı iki dilin ve iki anlayışın arasında sıkışıp ötekileştirilirken edindiği kendisine ait dil haznesini bizlere açıyor. Oradan bakmakta fayda var hikâyelere.
Yazar, sıklıkla ‘ayna, kuyu, topal, baba, kendin olmak, gidememek’ kelimelerini kullanmış. Bu kavramların ait olduğu etnik köken, yöneten baskıcı erkle, yaşadığı toplum ve çevresindekiler ile derin bir ilişkisi var.
AYNA
https://cdn.oggito.com/images/full/2020/9/murat_ozyasar-5.jpgAynaya bakarsın kendini görürsün, belirgin olursun, var olduğuna inanırsın. Bakışını, duruşunu mimiklerini değiştirir, yeni aldığın giysilerini üstünde görürsün, yeni saçını, yüzündeki kırışıklıkları, iyileşmeyen yaranı görürsün, ruh haline göre kendini beğenir veya beğenmezsin. Varoluşunla bağ kurarsın. Felsefenin temel tartışma konularından biri olmuştur varoluş. Kült romanlarda da kişi hep varoluş sorunu yaşamıştır. Neden çünkü kişi, hayatı boyunca ‘ben buradayım, beni görün’ der adeta tüm eylemleriyle. Toplum onu görmüş veya görmezden gelmiştir. Murat Özyaşar’ın öykülerinde kâh devlet tarafından, kâh toplum tarafından görünmeyen, dışlanan karakterler vardır. Hikâyeler hep öteki muamelesi gören karakterler etrafında döner. Görünür olma çabasını oldukça başarılı hikâyelerle harmanlayarak vermiştir bize.
Murat Özyaşar, geçmişteki yaşanmışlıkları, gizlenen tarihi, çarpıcı anekdotları, yakın döneme ait sorunları, yok sayılan ve yakın zamanda ise bilinmeyen denilen anadilini, yozlaştırılan veya sahiplenilen kültürünü, farklılığından dolayı hor görülmeyi, bazen görmezden gelinmeyi, buna itiraz edenlere yönelen şiddeti çok iyi gözlemlemiş ve kaleme almıştır.
KUYU
Kuyu metaforu ile karanlığı, belirsizliği anlatır hikâyelerinde. Yazar, yaşadığı toplumu iyi analiz etmiştir. Çünkü Kürt olmak belirsizliktir. Kürtseniz ve muhalifseniz hayatınız pamuk ipliğine bağlıdır. Newroz bayramına katılmanız, muhalif bir gazeteyi almanız, köydeyseniz korucu olmak istememeniz, iktidar partisine oy vermemeniz, devleti veya iktidar partisini eleştirmeniz, yasal bir gösteriye, toplantıya katılmanız, bir şeyi alenen eleştirmeniz hayatınızı belirsiz hale getirmeye yeterdir. Artık her an evinizden, sokaktan apar topar alınıp uzun sürecek işkence seanslarına dahil olmanız mümkündür. Yoksulluk ile kabul edilmeme, hayatınızı karanlık bir kuyunun görünmeyen dibine dönüştürecektir. Murat Özyaşar hikâyelerinde tam da bu belirsizliğe parmak basıp, göstermeye çalışmaktadır. Murat Özyaşar oldukça başarılı politik hikâyeler yazar. Yazar, yaşadığı şehir olan Diyarbakır’ı ve hayatının tanık olduğu son otuz küsur yılını yazmış. Diyarbakır ve son otuz yılı politik olmayan metaforla anlatmak mümkün değildir. Bu son otuz yılın en temel özelliği nedir derseniz, nerde ne zaman ne yapacağı belli olmayan devletin insanlara sunduğu kaos ve belirsizliktir derim.
Kuyu ile belirsizliği kaosu geleceksizliği anlatır.

TOPAL
Murat Özyaşar’ın hikâyelerindeki karakterlerin bir çoğunun engelli, onun deyimiyle topal olması şaşırtıcı değildir. Çünkü böylesi belirsiz, karanlık bir toplumda var olmaya çalışan insanların başarılı olması pek beklenemez. Bu başarısızlık ile insanların hayal kırıklığını aksayan bir organa dönüştürmeyi bilmiş. Ayrıca aksayan bir türlü düzeltilmeyen bir düzeni çağrıştırdı bana bu topal karakterler. Her halükarda aksayarak yürüyen engelli, topal karakterleri, şehrin ruh halini vermede gayet iyi bir metafor olduğunu belirmek isterim.
Topal karakterleri aksayan hayatları yansıtır.
BABA
Yazar öykülerinde sıkça kullandığı siluetsiz baba figürlerine bolca kötülük boca etmiş. Babalık ödevlerini Diyarbakır tabiriyle ‘pis’ anlatmış. Buradaki pis, iyi, başarılı anlamındadır. Baba her dönemde otoriteyi, düzeni kuralları temsil eder. Babaya isyan, babayı sevmeme bunlarla direkt ilintilidir. Kürtler yüz yıldan fazladır her dönem mevcut otoriteler ile hep cebelleşip, itiraz mukabilinde sözler sarf ettiğinden, dili ve kültürüyle yaşamak talebiyle devlet erkanın huzuruna çıktığından kötü evlat olmuş, devlet baba da en sert yüzünü onlara göstermiştir. Ayrıca baba, çocuklarına hep soğuk ve mesafelidir, sevgisini göstermez. Hep nasihat eder, doğru yolu gösterir, eleştirir, döver, söver. Adeta bu fiiller için yaratıldığını düşünür. Bundan dolayıdır ki babalık müessesi birçok kitapta otorite kural ve düzen ile özdeştir. Yazar öykülerinde tam da buradan yola çıkarak babalık kurumuna her iki açıdan neşter vuruyor. Ödevlerini yerine getirme zorunluluğuyla çırpınan parmak sallayan, ağzından tükürük saçarak iletişim kuran babayı ve otoritesini okurken incitici ama yazım dili olarak gayet başarılı şekilde kaleme almıştır.
Sevimsiz baba figürü ile üstündeki baskın olan otoriteyi anlatır.
AYNA ÇARPMASI
Murat Özyaşar ilk kitabı olan Ayna Çarpması ile çok iyi bir çıkış yakaladı. Türkiye’nin en önemli iki öykü ödülünü tek kitapla almak kolay değildir. Ayna Çarpması kısa, yoğun, oldukça başarılı, çarpıcı, şiirsel lirik bir dil ile Diyarbakır’daki ritüelleri, arketipleri, dinleri, dilleri, farklılıkları, iki dil arasında sıkışmışlığı, dışlanmışlığı hikâyelerinde gayet başarılı bir şekilde anlatmış. İlk öyküsü olan Ayna Çarpması’nı okurken, çocukken aynaya bakıp yüzümüzde saklı sırları keşfederken arkamızda bir anda beliren annemizin Kürtçe, ‘çok bakma çarpar seni’ sonra da kısa bir hikâye ile meseleyi noktalardı, ‘bizim köyde Hesene Meto’nun en küçük çocuğu Rıdo, duvarda asılı olan küçük aynaya durmadan bakıyordu, ailesi pek oralı olmadı, bir gün gidip baktıklarında Rıdo, durmadan gülüp, kahkaha atıyormuş, onu Elazığ’a (tımarhaneye) götürmüşler, Rıdo ‘ula herkesi gösteriyorsun, beni niye göstermiyorsun aynaaa’ diye avaz avaz bağırıp duruyormuş’ repliğini duyar gibi oldum.
Murat Özyaşar, hikâyelerinde kısa, kesin vurgu dolu cümlelerle yeni bir dil yaratmış diyebiliriz. Hikâyeciyi diğerlerinden ayırıp baş köşeye koyan onun yarattığı yeni dildir, biçemdir, yarattığı karakterlerdir, oluşturduğu büyülü atmosferdir. Murat Özyaşar bunu başarıyla gerçekleştirip kendini kuşaktaşlarından ayırmayı bilmiştir. Ayna Çarpması’nda okuru karakterlerinin yıkık, çömelmiş duygu dünyasında dolaştırıp durmuş. Yazar, karakterlerinin dünyasından here şeye bakmalı, değerlendirmelidir.
Karakterlerinin içinden kopup gelen cümleler durmadan sizi çarpıyor, dönüp dönüp yeniden ‘yazar ne diyor burada,’ dedirtiyor okura. Engin yaşam birikiminden taşan bilgilerden başarılı hikâyeler çıkarmış, bunları Ayna Çarpması'nda toplamış. Kitabı bitirdiğinizde yeniden okuma isteği içinizde uyanıyor.
Yazar, bize içinde yaşadığı şehrin detaylarını, insan hikâyeleriyle iyi veriyor. Çocukluk havsalasında biriken acı ve şiddetin tezahürüne dair yüzlerce örnekle hikâyeler anlatıyor. Doğuda şiddetin adresi olan devlet ve onu temsil eden güvenlik görevlilerinin binlerce pratiğini hikâyelerinde anlatıyor. Devlete göre itiraz, hak, hukuk, demokrasi sözcüklerine en iyi çözüm; sert kaşlar ve Allah ne verdiyse üslubudur. Hak, hukuk, özgürlük talep edenlere bağırmak, çağırmak, korkutmak, susturmak, onlara iktidar ve patronun kim olduğunu her an hatırlatılmalı ki bu esmer kavruk çocuklar bir daha baş ve kaş kaldırmasın.
Annelerden utanılır hikâyelerde.
Hikâyelerde, Kürtçe konuşup Türkçe bilmeyen şişman, siyah annelerden utanılır. Makbul anne figürü ak paktır, beyazdır, modern giyinir ve Türkçe konuşur. Bunun dışında kalan Kürtçe konuşan anneler çoğunluktadır ve istenilmez. Bu duyguyu ben de ilkokul ve ortaokulda kısmen yaşadım. Annemin okula gelmesini istemedim bir süre. Bu duyguyu iyi aktarmış yazar.
Kalemini kamera gibi işlemiş ev baskınları, tomaları gerilimi iyi vermiş.
Hikâyelerinde polisin yaptığı ev baskınlarını, evdeki sıkı aramaları, küfrü, hakareti, bitmeyen tedirginliği, içimizde boy veren pür telaşı, sokaklarda köşe başlarında hep gözünüze çarpan tomaları, panzerleri, güvenlik görevlilerini, yarın sabah ne olacağını bilememeyi, memleketin ahvalini kestirememeyi iyi aktarmış Murat Özyaşar. Yazar, sıkboğaz edilen, evinde, yurdunda rahat edemeyen yurttaşın durumunu ustaca kullandığı diliyle okurun yüzüne vura vura anlatmış. Dil oyunlarını duygu devinimine katmış. Okuru bir anda avucuna alıp, bırakmadan dolaştırırken merak duygusunu, keşfi, edebi tadı elden bırakmıyor. İnsanların derdini, yaşadıklarını, insanın hoşuna giden minik oyunlarla, tekrarlarla, benzetmelerle, yalnızlık hikâyeleriyle anlatıyor. Yazar yaşadığı toplumu iyi tahlil etmiş. Sosyo ekonomik durumlarını, çocukların ruh hallerini iyi çözmüş. Çok sayıda yazara, değerli karakteri yad etmiş. Yusuf Atılgan ve Reha Mağden’e selam çakıp bülbül ötüşlü kanarya yarışmasına gönderme yapan hikâyeleriyle sevdiği yazarlara saygı duruşu yapıyor.
Her cümlede bir derinlik sizi karşılıyor. Alıp köşeye asılacak, sosyal medyada paylaşılacak, not defterine yazılıp arada bir bakılacak, hatta hayat dersi yapılacak cinsten cümleler kurmuş yazar.
Misal, “Bütün yolculuklar çocukluğa varmak içindir” der Murat Özyaşar. Bunu okurken “herkes çocukluğu kadardır” diyen şairi hatırladım ve ne çok sevdim, dönüp dönüp baktım.
Ayrıca şu cümle de oldukça kalıcı iz bırakıyor okurda. “Madem insan bir gecikmedir şu dünyada, kavuşmak fiilinin üstünde ancak ve ancak güzel atlar koşabilir” gibi akıl dolu lirik, duygu dolu şiirsel metinlere rastlıyoruz öykülerde.
Özyaşar, yaşadığı kadim şehir Diyarbakır’dan, dinlerin, kavimlerin buluştuğu Mezopotamya'dan, cinlerin perilerin dolanıp durduğu masallardan ve derin dersler veren mesellerden, acı, keder ve ölümle dopdolu yaşanmışlıklardan, gerilim yüklü politik ortamdan, şiddet dolu etle tırnak teranesinden, dengbêjlerin yanık stranlarından ve de sözcükleri içinde barındıran büyülü dünyadan, şiirden besleniyor. Şiirsel bir dil değil onunkisi, dili şiirle bulayıp, masalla yoğuruyor, korkunun mengenesinden geçirip, sıkışıp kaldığı, sesinin çıkmadığı, hep geçip goller yediği mahalledeki boş arsanın tozundan besleniyor. Tren garından, bir zamanlar Ermenilere ait üzüm bağlarının sıralandığı Bağlar semtinden, hep kavgacı olan komşu çocuklardan, belalı sokaklardan beslenip havsalasında arta kalanlar kaleme gelmiş. İnsanı hem şaşırtan, hem çarpan sonra da toparlamayan hep çıkarıp çıkarıp eksilten öyküler yazmış. Değil mi ki tüm bilgeler eksiltin hayatınızı, fazlalıkları atın, der.
Buda’ya giden bir mürit, ‘Ben mutluluk istiyorum,’ der. Buda, ‘Ben egodur, önce onu çıkar,’ der. ‘İstiyorum nefstir onu da at. Elinde mutluluk kalır,’ der. Özyaşar’ın öykülerinde fazlalık yoktur. Eksiltirken tamlığa ulaşmak için eksiltir. İnce elenip sık dokunmuş hikâyeler yazar, eksiği gediği yoktur desek yeridir.
Tekrar okunası masalsı bir dille, “tuza sızı olurmuş kar” der bir öyküsünde.
Utanılan, Türkçe bilmeyen kara kavruk bir Kürt anne imgesine çarpıyoruz bazı hikâyelerde.
Doğranan portakal kabuklarının kolye yapılıp boynuna takılan çağdan, insanların birbirinin diline, varlığına, etnik kimliğine tahammül edemediği bir çağsızlığa denk düşen hikâyeler kaleme almış. Güvercin olamayan Kevok’un toplamını hikâyeleştirmiştir. Hep kendi olamayanların, yola çıkıp varamayanların, sesi kısıkların hikâyelerine kulak kabartıyoruz Özyaşar’ın hikâyelerinde.
Özyaşar, sokağın argo dilini, imkânsızlıklarla ve yokluklarla dolu hayatı, Diyarbakır tabiriyle delikanlı ve mert ‘şehir çocuğunun’ yaşantısını, kendi dünyasına hapsolup kalan, yaşadığımız dünyayla yıldızları barışamayan insanları, insanlara tekme tokat, sille yumruk girişen, dünyanın bin bir türlü halini yazmış.
Mahalle arasına, pencerelere sıkışıp kalmış aşkları, aşk acısından, baba baskısından, devletinden parmak sallayan polislerinden kaçıp kaçıp gidenleri yazmış.
“Kürtler çok güzel bakar, çünkü dilleri yasaklanmış ve tüm duyguları gözlerinde birikmiştir,” der Murathan Mungan. Güzel bakmak dışında çaresi olmayan Kürt gençlerin kendine dönüş yolculuklarını, kara yazgılarını, çaresizliğini, yalnızlığını, içine açıp biriktirdiği duyguları, sesleri kalemle işlemiş kâğıda, yasaklı diline itirazını, Newroz’a gidememesini, kendi olamamasını, babasından hep azar işittiğinden, üniformalılardan hep hakaret, küfür ve dayak yediğinden küçük dilini yutan çocukları yazmış Özyaşar.
Alice Miller’in Beden Asla Yalan Söylemez kitabında söylediği, “üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız,” sözünü Murat Özyaşar, hikâyelerinin arka planında görmek mümkün. Özyaşar’ın karakterleri üstü örtülmeye çalışılanlara, yasaklanıp görünmez kılınmak istenenlere hep itiraz edenlerdir. Dilinin, kültürün, etnik kimliğinin üstünü örtmeye çalışanlara karşı duranları ve yaşadıklarını oldukça başarılı bir şekilde kaleme almış Murat Özyaşar.
“Ruhumla bu hayat arasında kurduğum köprüye ‘ah çok sallantılı’ diye bakıyorlar. Evet, çok haklılar,” diyen şair Birhan Keskin’in sallandığı köprüye çıkanları, oradan aşağı atlamak isteyenleri, hayatla uyumsuz, ruhuyla küs, devletle kavgalı, babasıyla arası limoni, annesinin giysilerinden, dilinden utanan, sevgilisine açılamayan, iş bulamayan, tutunacağı dalın ucu ruhuna batan kısaca sallantılı bir hayatın başrolünü kaptırmayan, ruhuna aykırı düşen insanları kaleme almış yazar.
"Otuz Üç Kurşun" şiirinde, “Yiğitlik inkâr gelinmez. Teke tek dövüşte yenilmediler” diyen Ahmed Arif’in dizelerindeki teke tek yenilmeyen Kürt çocuklarını, gençlerini kaleme almış. Cesur gençlerin sokakta akranlarına, evde babasına, yaşadığı şehirde güvenlik güçlerine karşı var olma kavgasının hikâyesini yazmış. Daha ne yapsın? Bunu yazmak cesurların işidir.
“Eve dönmek”, “kendi sesim” gibi her yere çekilebilen, insanın içini acıtan kısa hikâye tadında derin ve anlamlı sözleri hikâyelerde bolca var. Eve dönemeyen çocuklara evin yolunu göstermeye, kendi sesini duyamayan çocuklara ses olmaya dairdir hikâyeleri.
Diyarbakır’da çocukluğu geçen birinin hafızasında birikenleri, ustaca bir dil ve başarılı bir kurgu ile vermiş. Tanığı, şüphelisi ve mağduru olduğu şiddeti, sesinin kısıldığı, kaleye hep geçirildiği sokağı, sokağın ruhunu, atmosferini gayet dozunda ve yerinde vermiş.
Murat Özyaşar, beslendiği kaynaklardan yola çıkarak hikâyelerini oluşturmuş. Kadim şehir Diyarbakır’ın Sur içinde masalsı eski bazalt taşlı evlerinden, nice masalın yaşandığı avlulu evlerde bulunan kuyudan ve üstündeki tulumbadan etkilenmemesi ne mümkün. Bir hikâyesinde, “Avlulu evlerde annemin beni kuyu sözleriyle emzirdiğini, babanın her eve tembih ve tehdit olduğunu….” Başka bir hikâyesinde ise, “ Ayna ve kuyu, hep kırılan bendim karşısında. Kuyu anaları yutar seni. Kuyu başında durma.” Anneyi abı hayat olan kuyuya, babayı da tehditte dönüştürmüş, hikâyelerinde anneyi yücelttiği, babayı yerdiği üzere. Ayna ve kuyu metaforları öykülerinde vazgeçemediği iki argüman olarak karşımıza sürekli çıkıyor. Eski bazalt taşlı evlerin kuyuları hem besler, temizler, yıkar, paklar, hem de karanlığıyla korku ve bilinmez salar.
Yazar anneye özlemi, çocukluk hikâyelerini, zor ve yoksul yaşam fragmanlarını, hepimizin yaşadığı süt bırakma hallerini, hayatı iyi irdelemiş, yaşadıklarımızın bildiğimiz, her okuduğumuzda ‘ ben de bunu yaşamıştım,’ dediğimiz ritüelleri hikâyelerle karşımıza çıkarmış. Bunu da sıradan bir dille yapmamış. Bütün mesele de orda zaten.
Ayna imgesi öykülerde çok belirgin, çocukken ayna ile ilgili anlatılan onca deliren çocuk hikâyesi ile bilinçaltında aynaya yüklediği olumsuz imgelem yüzünden ayna metaforu çok fazla öne çıkmış olabilir.
Yazar Özyaşar, çok sayıda yazara, siyasetçiye, yaşamını yitirmiş güzel insanlara, faili meçhule giden insanlara selam çakıyor. Hişt hişt diyen Sait Faik’e birkaç gönderme yapması onu öykücülüğünü sevdiğini, ondan etkilendiğini anlıyoruz.
Yazarın ısrarla birçok öyküsünde kullandığı ‘Kapı imgesi, dışarı imgesi, kendine dönmek imgesi, akşam imgesi, Kuyu, yılan, gömlek değişimi, sert baba imgesi, vefalı anne, gitmeli miyim, sesler, evdeki sessizlik’ gibi sık sık kullandığı imgeler onun kişisel yaşamı hakkında bizlere ipucu veriyor. Sık kullandığı bu kelimelerden ve isimlerden yazarın bilinçaltında biriken tortunun rengini, politik ortamın ağır katmerli kokusunu, şiddetin sesini, baskının korkusunu, belirsizliği, gerilimi, ne yapılacağının bilinmemesini çok iyi anlıyoruz. Yazar bunu rahat, akıcı bir dille, kamera olarak çevresine tuttuğu kalemle bizlere aktarmış. Murat Özyaşar politik öyküler yazmamış, ağır katmerli politik hayatın ucundan azıcık olan kısmını aktarmış, onları aktarırken yaşadığı gördüğü tanık olduğu onca acıdan birkaçını doğal ve samimi bir dille seçip ustaca yazıya dökmüş.
Kale-de tutunamadığı için kale-me mecburi iniş yapan yazar; Murat Özyaşar.
Mahallede, cılız, top oynamayı bilmeyen, sesi çıkmayan, baskın olmayan çocukların kaderidir hep kaleye geçmek. Hikâyelerinde okur ile köşe kapmaca oynuyor. Onlarla sohbet ediyor. Neler yaptığını soruyor. Sizi hikâyenin parçası yapıyor. Bir süre sonra hikâyenin içindeymişsiniz hissi ile öykü bitiyor. Hele Diyarbakır’da yaşamışsanız duygudaşlık had safhaya varıyor.
SARI KAHKAHA
Murat Özyaşar, Sarı Kahkaha ile Ayna Çarpması’nı bir çıta geçiyor desek yeridir. Çünkü Özyaşar, Sarı Kahkaha’da artık adamakıllı edebiyat yapıyor. Ayna Çarpması ne kadar başarılıysa, Sarı Kahkaha o kadar başarılı ve kendini okutan, dimağda tat bırakan yine yeni ve çarpıcı cümlelerden oluşan hikâyeleri olan bir kitap. Murat Özyaşar, her cümlede okuru şaşırtmayı ilke edinmiş adeta, ilk kullanılan sözlerden oluşmuş duyguları, yetkin hikâyeler içinde, bıçkın anlatımla, hayatın orta yerinden söylenmiş söz öbekleriyle, çarpıcı diyaloglarla, zekice kurguyla, kelime oyunlarıyla, yeni kalıplarla onun tabiriyle ‘serin cümlelerle’ gün yüzü görmemiş bir anlatım tarzıyla aktarılmış.
İnsanı içine alan, alıp sarmalayan sevdiren, merak duygusuyla her köşede, her satırda gülümseten, ‘ooo bak ne güzel cümle’, ‘bu da olmaz ki’, ‘bak bunu not etmeli’, ‘bu cümle nefis’ dedirten alâmetifarika diyeceğimiz cümlelerden oluşan hikâyeler ile karşılıyor sizi.
Örnekler:
“Kış gelince insanın bir sürü cebi oluyor.” “Kâğıdın belini getirdim.” “Gidip harf harf dökülesim var.” “Kimi insan bakmak içindir.” “Selamsız öksürükler.” Toplumun aynasıdır yazar tezini doğrulayan bir yazardır Özyaşar. Ne ki aynayı kuyuya tutan, kuyuya karanlığa tuttuğu aynasıyla ışık seçip duran bir yazar. Her öykünün köşe başlarından kuyulara ayna tutar.
Kâh sokağı, kâh dağı, polisi, özel timi, gerillayı, sıkışan insanların boğucu hayatını, rengini, duygusunu, duygusuzluğunu, sevilmeyen çocukları, duvar gibi babaları, pamuk gibi anneleri, elleri taş gibi kırıp geçen devlet-babayı iyi yazmış.
Hayata lehimlenemeyen, arafta kalan insan hikâyeleri, sığıntı gibi duranların, gidemeyen kalakaldım diyenlerin, Samsun 216 içemeyenlerin, kepenk kapatma eylemlerinde ne yapacağını bilemeyenlerin, eksilen, büzülen görünmeyenlerin, çocukluğunu yaşayamayan çocukların, şehre karakış gibi bastıran devletin, yol kenarlarına, nehir kıyılara atılan kemiklerin, gökyüzünde biriken, birikirken kara karışan kara kurşunların hikâyesini yazmış.
Hikâyelerde sıklıkla Diayrbakır’da ‘şehir çocuğu’ denilen kırıkların argo sözlerinden müteşekkil laflar, güzellemeler, hitabı kemaller, kusur etmez lügati devriyeler, kül üstü ateşi avuçlayan cevval çıraklar, kırk gün sonra alışılan yoksulluk, zekice yapılan muhteşem gözlemlerle insanı kâmil eden hikâyeler yazmış Murat Özyaşar.
Murat Özyaşar, annesinden önce uyuyan dertsiz Kâmillerin biriken sızılarını dizmiş kâğıda. Eskiden hokkadan alınan mürekkeple divitle yazı yazan kişi yazıya kum serper, sonra üflerdi. Özyaşar diviti Diyarbakır’ın sokaklarında gezdirdikten sonra, yazdıklarına Dicle Nehri'nden aldığı kumu, serpe serpe hikâyelerini kurumaya bırakmış.
Murat Özyaşar, hikâyelerinde duyguları iyi ve de yerinde veriyor. Eski zamandaki iletişim dilini unutmamış. Yakın zamana kadar, özellikle asker mektuplarına vesikalık resim niyetine çizilen çocuk eli hafızalarda silinmek üzere olan bir ritüeldi.
Yazar Murat Özyaşar, mahallenin ve sokağın dilini iyi gözlemlemiş. Bunu aktarırken iyi edebiyatın tüm imkânlarını kullanmış. Okurken haz almak, her sayfada gülümsemek garanti. Her sayfadaki diyaloglarda, duygu derinliğini, olmama halini, eksik kalma halini ustaca veriyor.
Sokakta insanın kendine has üslupla kullandığı dili, çocuğun kullandığı devrik cümleleri ustaca aktarmış: “Dedim ben bunların hepsini hani nasıl yapayım.”
Devletle ve hayatla yıldızları bir türlü barışmayan insanların yarım kalan hikâyelerini, en diplerde dolanan, her işte illa uyumsuzluğu yakalanan, yakalandığı uyumsuz yerden bir türlü gidemeyen, çoğunlukla da orta yerde kalan, ne yapacağını bilemeyen insan hikâyelerini aktarmış bizlere.
Hikâyelerde eski ritüeller bolca var. Bunlardan biri Dicle Nehrine mektup atmaktır. “İşte mürekkebin ve terkibin o günden beridir suya yazılmış senin,” şiir dolu sözüyle suya yazılan mektupların sırrını ifşa ediyor yazar.
Yazarın gözlem yeteneğinin iyi olması lazım. Murat Özyaşar, yaşadığı sokağı ve mahalleyi çok iyi gözlemlemiş. Onlardan çokça hikâyeler çıkarmayı başarmış. Duyduğu tüm kırık seslerden, eksik hayatlardan, yarımlıktan öteye gitmek için cebelleşen hayatların sözlerini, diyalogları iyi harmanlayarak hikâyelerine aktarmış.
Her satırda yeni, ilginç, farklı ve yetkin cümleler karşılıyor sizi. Sıkılmadan okuyorsunuz. Cümleler, satırlar yağ gibi kayıyor. Yazar üşenmeden her öyküde hatta her sayfada yeni kelimeler, okuru çarpan cümleler üretiyor.
Misal: “Deli zekâlı masmavi bakan göz gibi gökyüzü”
“Ağzında iki heceli berbat bir leke: ba
ba,”
“şu çocukların tek bir kusuru var, büyümeleri,”
“Gittin dışarıya tecrübe adımı attın. Başa döndün, ta en başa, dedin, ben zaten her şeyi o çok yaşımda lekeledim,”
“Zâ’ir sen hiçsin,”
Dilencinin sözü, “Allah bir tenha versin sana,”
Gibi çarpıcı şiirle harmanlanan cümleleri okurken sevinip, gülümsüyoruz.
Murat Özyaşar, tenhasını arayan, çocukluğunda sıkışıp kalmış adam olamamış karakterlerin sokakta evde, gelgitlerini, arayışlarını iyi yazmış.
SIK TEKRARLANAN KELİMELER:
Sokak-ev, kuyu-ayna, anne-baba, çocukluk-mezar, gitmek-kalmak, kaleci-top, yılan-gömlek, sigara-esrar, büyümeme, sancılı geçen ergenlik, hep geç kalınmış hep unutulmuş, hep sokağa atılmış, sokak-polis/özel tim, dağ-gerilla, dua-bekçi/polis,
Kadim bir masaldır Şahmeran. Yazar bunu es geçmemiş. Her evde asılı olan suya inmiş geyikler halısı, çocukluğumuzda kendi oyuncağını yapmış olanlar bilir, toplanan tellerden yapılan telden kamyonlar, her çocuğun cebinde mutlaka olan renkli bilyeler, çamurdan yapılan adamlar, evin parçası olan diyanet takvimi, her evde okunan Hz Ali’nin hikâyelerinin anlatıldığı kitaplar, sobada yanan odunun çıtırtısı, çocukluğa dair anılar torbasında ne varsa çıkarıp hikâyelerinde yerli yerinde kullanmış.
“Tozlu, isli bulanık bir gelecek.”
Kapı önlerinde eşiklerde sosyalleşen anneler, salya sümük dolu bir çocuk. Yaban bildik basit bir cümleye rastlamak ne mümkün.
Kadim bir dilin küller yüzüme toprak basma repliği,
Kitaplarını iki kez okudum. Bazı öykülerini üç-beş kez. Okutuyor. Daha da kerat cetveli ezber eder gibi okuyası var öykülerini. Her okuyuşta yepyeni kelimeler, kelimelerin kardeşliğinden müteşekkil cümleler. Öyle böyle değil, büyüleyen geleceğe kalan metnin yazarıdır Murat Özyaşar.
“babasız evlerin kapısı ancak avluya kadar açılır.”
“babalar ölünce herkesten çok ölür.”
“sanki babam niçin gitti.”
Babasından ölüp göçen evin direğinden söz edip sapsarı kahkahalar atılan evin haleti ruhiyesini kriz kahkahası olan Sarı Kahkahayı iyi anlatır yazar.
Murat Özyaşar yeni şeyleri deniyor. Eskinin kadim kültürünü, yakın dönemde sokakta evde yaşadıklarıyla harmanlıyor. Bir yere, döneme, zamana saplanıp kalmıyor. İllaki süslü cümleler kurayım derdinde değil. Anlatımı onu kendi kuşağının yazarlarından ayırıyor. Becerikli, üretken, yaratıcı kalbinin derinliklerinde bu işi severek kanırtarak yaptığı, kalem kağıtla cebelleştiği, dilin imkanlarını zorlayarak, sizi-okuru kastediyorum- hep gülümseten bazen üzerken bile sevimli, derin ve şeker şeker sözler yazar.
Basit yaşa ki başkaları da var olsun,” diyen Gandhi’yi doğrular şekilde basit yaşayan insanların basit hikâyesini çarpıcı bir şeilde kaleme almayı bilmiş Özyaşar.
ASLI GİBİDİR
Aslı Gibidir bir deneme olarak yayımlandı. Fakat bence denemeden çok öte bir kitap. İnsanı düşündüren, gülümseten, hissiyat ve inceliklerle bezeli, çok kullandığımız sözcüklerin menşeini bize araştırarak vermeye çalışıyor yazar. Hikâyelerle, anılarla, tarihle bezeli, geçmiş, yakın tarih, Diyarbakır’ın kaderi aynı olan iki semti olan Sur ve Bağlar’daki sokaklara sığmaya çalışan hayatlardan kesitlerle bize bir dünya kuruyor yazar. Dili kendisine asıl mesele yapıyor yazar. “Diyarbakır’da yaşamak; Kürtçenin yasaklı olması sebebiyle Türkçeyle Kürtçenin birbirine fena halde bulaştığı, kırdığı bir dilin içine doğup oradan konuşmaktır.” Bu cümlede geçen, “Diyarbakır. Yaşamak. Türkçe. Kürtçe. Yasak. Kırmak. Doğmak.” kelimeleri, başlı başına sorunlar silsilesinin altlığını oluşturuyor.
Bu kitabı iyi anlamak için Diyarbakır’da yaşamak lazım. Misal, fısıltı halinde konuşulan ‘kepenk kapatma eylemi’ sözüyle sabah erkenden gelip diğer dükkânlar açtı mı, kapattı mı diye etrafı kolaçan eden esnafın anahtar elde darabanın başında duruşu etrafa bakışını burada yaşayan ancak izah edebilir.
Murat Özyaşar, edebi ve duygu yönü güçlü, politik bir yazar. “Allah mahkûmları serbest bıraksın, ölülerimizin kemikleri bulunsun” gibi cümleler ile geçmişin en önemli antik merkezlerinden, her dönem
“Allah’ım niçin Kürtler yaşlı doğar.” Diyarbakır’da yaşayanlar bilir, burada yaşamak dertle, kederle, dışlanmışlıkla başlar. Diyarbakır’da yaşamak, belirsiz ve gergin yaşamaktır, yaşamamayı öğrenmektir. Yaşamak, kamu yurttaşa tüm imkânlarını seferber ettiğinde anlamlıdır, insanlar, neşeliyse, refah içindeyse, dili, dini ve kültürüyle kabul ve onay görüyorsa anlamlıdır.
Politik öykülerine Kürtlerin demokrasi mücadelesinde ön saflarda yer almış değerli isimleri ve anılarını taşımış Murat Özyaşar. Diyarbakır sokaklarında katledilen, Diyarbakır için, ‘Vedat Aydın, Ape Musa, Tahir Elçi’nin şehridir’ der.
‘Israrla büyüyen tek yer mezarlık.’ Dünyada mezarlıkları, en fazla genç nüfusla dolup taşarak büyüyen şehirdir Diyarbakır. Mücadele ve Yas şehridir desek yeridir.
‘Kürtler yaşamak için yürüyüş yapar. En uzun maratoncular Kürtlerdir.’ Kürtlerin mücadele eden, yürüyen, oturan, haykıran, ağzını bantlayan ama itiraz etmekten vazgeçmeyen ısrarcı yönünü iyi yansıtmış yazar.
Yazar, sadece Türkiye’nin değil Ortadoğunun en önemli meselesi haline gelen Kürt meselesine –ben her mecrada bunu, Kürtlerin dilinin, kültürünün varlığının inkar edilmesi meselesi diyorum– vurgu yapıyor. Yüzyıllardır süren kimlik arayışını anlatıyor yazar. Ermenilerin Dikranegerd’ini, Kürtlerin Amed’inin yakın dönemdeki Diyarbekir’in nasıl Diyarbakır olduğunu anlatıyor yazar. ‘Yüz yıldır süren bir kimlik savaşı var. Dikranegerd, Amed, Diyarbakır’
‘İçinde isyanın, devletin geçtiği uzun cümledir Diyarbakır’ derken, ‘Diyarbakır; isyan ve devlet’tir diyor.
Cumhuriyet döneminin en fazla can acıtan ve hafızalarda silinmeyen 1938’deki Dersim’de yaşanan vahşetini anlatan, Dersim 38 belgeselindeki kadının derdini özetleyerek anlatan cümle ile özetlemiş yazar. “kimsiz kaldım, kimsiz kaldım.”
Neden Kürtçe yazamıyorsun sorusuna cevap veriyor yazar, ‘kimi tercih, kimi zorunluluktan. Kürtçe düşünüp Türkçe cümle kurmak iki dilin karmasıdır’ diyor.
Murat Özyaşar bizlere yakın dönemin fotoğrafını çekip önümüze koymuş. Diyarbakır’da yaşayanların düğünlerde bıçak ve ceketle ortaya atılıp oynadığı ‘avare oyununu’ sosyal dokuyu irdeleyerek bizlere iyi anlatmış. Avare aslında bir isyanın dilidir. Kadere isyan eder Qırık, hayata, devlete, sevdiği kızı kendisine vermeyen anneye, sokaktakilere, kısaca her şeye isyandır avare oyunu. Olduğu gibi kabul edilmemesine içerlenip maniler düzer, hep kendisine ihanet eden, sırtından vuran ‘kahpe dünya’ya isyanı vardır. İşleri hep ters gider, para kazanacak işi yoktur, hep evi olan hapishaneleri, çırak olarak gördüğü bekçi ve polis, kol saati olarak gördüğü kelepçesi vardır.
Modern dünya onu kriminal biri olarak tanısa da o, ‘beni böyle kabul edin, değiştirmeyin’ der, elinde tuttuğu 30-40 cm bıçağı yere sürterek, sol parmağıyla sırtında taşıdığı ceketiyle orta yerde salınarak naralar atar, isyanını dile getirir. Sevilmeyi değil, anlaşılmayı bekler herkesten.
Köylerde okuma yazma öğrenemeyen annelerin sadece Kürtçe konuşmasına atıfta bulunarak, “Annemin dili Kürtçedir,” diyor. Ama öğrendiği dilin içindeki karmayı görerek, “Ana dilimin saf bir Kürtçe olduğuna ikna olamıyorum. Kırma dildir,” diyor yazar. Ben dil ile ilgili çok makale okudum ama içinde olduğu duygu durumunu bu kadar net yazan tek bir kişi görmedim. Evet Cumhuriyet sonrası başta eğitim, askerlik, kamusal alanda yasaklanma, Kürtçe konuşulanların para cezasına çarptırılması, yatılı bölge okulları, ana okulları, sineme, radyo, tv, ile Kürtçe unutturulmaya çalışılmış, sonra iki dilin bir arada yarı Türkçe yarı Kürtçe olan bir kırma dil ortaya çıkmıştır. Giderek Kürtçeye ilginin artmasına dair yayınevlerinin kurulması, çokça Kürtçe kitap basılması Kürtçe tiyatro, özellikle Kürtçe müziğin yaygınlaşması gibi asimilasyona itiraz odaklı çalışmalar sevindiricidir.
Kürtlere getirilen yasakları iyi kaleme almış yazar. Erken öğrenilmek zorunda bırakılan sözcükler üzerinden bir neslin nasıl büyüdüğünü iyi anlatmış. ‘Kürtlerde bazı sözcükleri öğrenme erkene alınmıştır. Newroz gibi.’
Politik hikâyelerin dilini, ayarını bilmiş yazar. Yumuşak tondan sert ve isyankâr bir dile evrilen makas değiştiren dili yazmış. Yürüyüş ve gösterilerde sık söylenen sözleri nakletmiş kalemiyle bizlere, ‘yaşasın kahrolsun, biji, bimire,’ sloganları toplumun içindeki ruhunu veriyor.
Kürtlerin asla katılmaktan imtina etmediği Newroz Bayramı dönüşü kavşaklarda tomalarla, eli silahlı bekleyen özel timin küfürlü karşılamasını, vakti zamanında diye başlayan 90’lı yılların trajedisi olan köy yakmaları, her köşe başında işlenen faili meçhulleri, göz altındaki kayıpları, gizli dağıtılan bildirileri, kepenk kapatma eylemini, 90’lı yılların haleti ruhiyesini iyi aktarmış.
Benim de çocukluğum Diyarbakır’ın bir zamanlar Ermenilerin meşhur üzüm bağlarının bulunduğu Bağlar ve Ofis semtleri arasında bir hat olan tren garı civarında geçti. Tren garı bir öykü tadında başlıyor. Anlatı kâh hikâyeye, kâh denemeye, kâh şiire, kâh tarihi anekdotlarla dolu bir mesele dönüyor. Onlarca hikâye, bölük pörçük yüzlerce kesit, anı, ses, görüntü, zihnimde gidip geldi hikâyeleri okurken.
Şehir ve insan suretlerinin birleşiminden, kaynaşmasından belki de bir türlü birleşemeyip kaynaşmamasından müteşekkil açık kalan bir yarayı bizlere aktarıyor yazar.
“Birbirlerini sevenler, birbirlerini kızdırırlar” der Sigmund Freud. Murat Özyaşar’ın öykülerindeki karakterler birbirlerini seven, kahırlarını çeken, ama birbirlerini kızdırmaktan da vazgeçmeyen kişilerdir. Öykülerinde sevgi yoksunu insanların düştükleri durumları kaleme almış, birçok öyküde sevgisiz büyümüş karakterlerin ruh hallerini duyumsamak mümkün. Doğu toplumunda babalar evladına, eşine sevgisini gösterilmez, sevgisini gizleyen eksik cümle olan baba karakteri üzerinden baba-evlat arasındaki iletişimsizliği, sevgisiz büyümenin babaya duyulan tepkiye nasıl döndüğünü görüyoruz. Tepkisel davranan çocuk karakterler, aslında sevgisini göstermeyip evladını hep belli bir mesafede tutan baba figüründen öç almaya çalışmaktadırlar.
“Anlaşılmamaktan gurur duyuyordu. Çünkü tüm dâhiler bu bedeli ödemişlerdir,” der Simyacı’nın yazarı Paulo Coelho. Murat Özyaşar’ın karakterleri anlaşılmadığını haykıran depresif tiplerdir. Aileyle, düzenle, toplumla, dinle, devletle hep kavgalıdırlar, hep işsizlerdir, parasız pulsuzlardır, isyanlardadırlar ama bununla da gurur duymaktadırlar. Devletin onları anlamamasına alışıklar. İtirazlarını anlaşılmamaya tepkiyi geçmiştir, bir alışkanlık bir ritüele dönmüştür. Bir gün devlet çağırsa tüm Kürtleri gelin istediğiniz her şeyi veriyorum dese bu karakterlerin hepsi ağır bir depresyona girip şimdi ne yapacağız derler.
Misal derman/esrar kullanan Zıbıl karakteri anlaşılmamaktan kaynaklı toplumdan izole bir tren garında boş bir vagonunda yaşar. Evet, bu bölgede bir de uyuşturucu bağımlılığı ve kullanıldığı gerçeği var. Anlaşılmayan, uyum sağlamayan, dışlanan, iş bulamadığından, yer yurt edinemediğinden uyuşturucu kullanarak o farkı kapatmaya çalışan Zıbıl’ın hikâyesi çok çarpıcıdır. Zıbıl, Kürtçe en altta kalan toz demektir. Bağlar karakolunun karşısına geçer, ‘biji derman’, ‘Yaşasın uyuşturucu’ diye slogan atar. Aslında Zıbıl kafayı bulup dışlanmanın tek müsebbibi olarak gördüğü devlete itirazını oldukça radikal bir şekilde buralarda devletin en görünür ve kutsal olan mekanizmasıyla var olan karakola yapar. Anlaşılmadım ama diz de çökmedim der. Anlaşılmamaya takıp takıştırdığı mistik bir hava ile gurur duyar desek yeridir.
“Mutlu kişiler dünyanın en sıkıcı yaratıklarıdır,” der Çehov. Murat Özyaşar’ın karakterleri çok popüler tipler değil, sokakta, mahallede tanıdığımız, bildiğimiz sıradan karakterlerdir. Bu karakterlerin çoğu mutsuzdur. Özyaşar’ın karakterleri Çehov’un bu sözünü duysa, ‘Vay Çehov abemiz de bizden,’ der elindeki birayı, esrarı veya çayı Çehov’a uzatır, kahkahayı patlatırdı. Murat Özyaşar’ın hikâyelerindeki karakterleri doğuştan mutluluğu hiç bilmeyen, mutsuzluğa abone tiplerden seçilmiş, mutsuzluğu gayet normal gören, mutlu olmak için çaba sarf etmeyen, ama hep itiraz etmeye hazır kişilerdir. Karakterler ilginçtir. İnsana hayatın görmediğimiz köşe bucağını gösteren hikâyelerde sinematografik öğeler oldukça fazladır. Murat Özyaşar’ın hikâyelerinden çok güzel bir Diyarbakır filmi çıkar. Dört ya da beş hikâyesinin toplamından çok esaslı bir Diyarbakır’ın yakın dönemini anlatan çok fazla ilgi görecek, festivallerde ödülleri toplayacak bir filmi görür gibi oluyorum. Sinemacılara buradan duyurulur.
Çok hızlı yürüyen grupta birden çöküp bekleyen Kızılderili’nin ‘neden oturdun, gitmiyoruz?’ sorusuna verdiği enfes cevap: “Bedenim çok hızlı gitti, ruhum ona yetişemedi, ruhumu bekliyorum,’ diyen Kızılderili hikâyesi bizlere günümüz de hız kurbanı olanlara bir gönderme yapıyor. Özyaşar, sokaklarda meydanlarda, eller havada, itiraz eden, uyumsuz, ruhunu arayanları ve onların yaşadığı şehri, sokaklarını o sokaklarda yaşayanların çarpıcı hikâyelerini yazmış.
Murat Özyaşar’ın hikâyelerinde binlerce yıllık kadim şehirde oluşturulmuş ve hala devam eden onlarca arketipin izlerini görmek mümkün. Diyarbakır’ın 34 medeniyete ev sahipliği yaptığını biliyoruz, bunun dışında savaş, göç, dinsel amaçlı misyoner çalışması vb. çok sayıda halktan, öğretiden, dinden, farklı kavimlerden, kültürlerden etkilenmiş Diyarbakır’ın oluşturduğu devasa birikim, derin bir kültüre dönüşmüş durumdadır. Bu gün yapılagelen birçok davranışın hangi kavimden, halktan geldiğini bilmeden tekrarlamaya devam etmektedir. Bunu yapmayan ayıplanmaktadır bile. Murat Özyaşar kadim şehrin derin kültürünü yaşamış biri olarak bunları iyi görmüş, günlük hayatta hala tekrar edilen çok sayıda arketipi hikâyelerinde bolca kullanmıştır.
*Arketip, kelime anlamıyla kalıp, şablon, ilktip, gerçekte insan kültürünü oluşturan yapıtaşlarıdır. İnsanlar uzun dönemler boyunca karşılaştığı benzer olayları bir süre sonra belli davranış kalıplarına oturtmuş ve bu kalıpları kuşaklar boyunca aktarmaya başarmıştır.
Aslı Gibidir’de yazarın yaşadığı şehri, insanları, onların hikâyelerini çok kullanılan derin anlamları olan kelimeleri, onların anlamlarını hikâyeleriyle öğreniyoruz. Kelimelere kafayı takmış adeta. Ne anlama geldiğini öğrenince gülümseten çıkarsamaları araştırıp güzelce kaleme almış yazar.

Yeni Kelimeler Üretmeyi İlke Edinen Yazar
Penç, pencere gibi zihinsel zerafete düğme ilikleten anlamlı kelimelerin peşinde olan yazar, “Tüm bu örnekleri niye mi sıraladım, dilin imkân ve vaadini bir kez daha kendime hatırlatmak için. Kendime hatırlatırken için için size duyurmak için,” diyor.
Ne sonra o çarpıcı yıkım kelimesine uzanıyor, anlam bozan hayatı sonlandıran; “aslında geldiğim tüm bu sözcükler ve sözcüklerin anlam dünyasından hareketle varmak istediğim tek bir sözcük var; savaş!” Murat Özyaşar, yazar, entelektüel ve aydın sorumluluğunu gösteriyor. Savaşın getirdiği yıkımı anlatıyor hikâyelerinde, dili, kimliği, varlığı inkâr edilen karakterlerinin tümü sokaklarda yürürken göğüslerinde görünmeyen pankartlarla ‘Savaşa Hayır’ diyerek dolaşıyorlar. Savaş karşıtlığını şehrin her sokağında, karakterlerin davranışlarında, her köşe bucakta, sözcükte, davranışta, mimikte görmek mümkün.
SAVAŞ KARŞITLIĞI ÜZERİNE HİKÂYELER YAZIYOR
Kederli yüreğimizde salınıp duran o meşum cümleler içindeki eksik hissettiren sorunlu halk, Kürt sorunu. “Sorun bir komşuma ben sorun muyum?” insanın diyesi geliyor. Yazar kelimeleri birbirine sözcüklerle lehimleyerek ilginç atıflarda bulunuyor.
Bir dönemi gözler önüne seriyor. Faili meçhullerin ölümlerin taraflara ayrılmanın, yokluğun hikâyesini yazıyor. Hafıza tazeliyor. Hiç yaşanmamış, halı ve sümen altına itilmeye unutturulmaya yokmuş gibi davranılmaya çalışılan bir döneme dair notlarla karşımıza aydın sorumluluğuyla yaşandı bunlar diyen hikâyeler
Antropolojik hikâyeler kaleme almış. Kültürel dokuya neşter vuran kıyıda köşede kalan arketipleri hatırlatan hikâyeler
2016’da Diyarbakır Sur’da yaşananları karanlıkta bırakılmak istenen bir tarihi hikâyeleştiriyor.
“Dört gün kuşatma altındaydık. Kum çuvalları, delik deşik olmuş pencereler, trafolar, isli duvarlar, boş kovanlar, küfürler, ayaklar altına alınmış gurur, yerle bir edilmiş haysiyeti, kapı önünde gergin bekleyen kadınları, hedef sormaksızın dolaşan kör kurşunları, kazılan hendekleri, bilinmeyen karanlık eli, ‘bütün dünya bilsin’ diyen çığlığı, bizi çok öldürdüler,” diyen yazar, unutulmaz ‘Deli Hayriye, Kör Recep,’ gibi karakterleri, kan ağlayan ağaçları, 1990’larda gizli, şimdi açık açık vuruyorlar bizi, diyen hikâyelerle karanlık bir dönemi yazıyor.
‘Kör recep öyle deme karanlık zordur. Bundan sonrası karanlık.’ Evet bundan sonrası karanlık diyen hikâyeleri kaleme almış yazar. Kendi yurdunda el yani yabancı olmayı hikâyeleştirmiş. Polis çocukların eline bakar. Taş attı mı diye. El eli tanır. Kürtler acı ve kederle yaşamak ve yaşadığı acıların hikâyesini anlatmak için gelmiş dünyaya diyen hikâyeler yazmış. Her şeyi uzatarak, içine acı katarak değil acıları azaltarak hikâyeleştirerek anlatır. Kürtlerde sözlü kültürün en güçlü ve son temsilcileri olan ve hikâyeleri kederli sesiyle uzun uzun anlatan anlatan Dengbejleri kaleme almış yazar.
Kürtlerin kaderinin tesadüf olmadığını semt isimleriyle anlatır. Diyarbakır’da Bağlar semtinde olan ‘Kuru Çeşme, Yanık Köşk, Körhat, semtlerinin ilk kelimelerindeki “Kuru, Yanık, Kör” mahallelerinin kaderini tayin etmede önemli bir etken olduğunu vurgula. Kelimelerin basite indirgendiği dünyamızda onlara yüklediğimiz anlamların basit olmadığını söyler. Kelimelerin, kavramların, bizde çağrıştırdıkları, hayatımıza kattıkları, çıkardıkları eksilttikleri, sıkışmışlığa, anlaşılmamaya yol açan, içimizde öbek öbek biriken duyguların patlarken uğradığı mutasyona, söylenmeyen söylense anlaşılmayan seslere, yedi yaşında okulda ana dilinin dışında başka bir dil öğretilmeye çalışıldığından dolayı her kelimeyi bocalayarak öğrenen bu dili anlamakta zorlanan çocukların hikâyelerini anlatmış yazar.
Nereye çeksen başa bela, duygu kırığı, bir tabela görevi gören kelimeler geçidiyle sizi karşılıyor yazar. Hüzün, keder, acıma duygusu. Kendime hayfım geldi. Heyfamın jı mın ra hat. Kendime acıdım. Karşıdan ora insanı olarak görünen bura insanı, sevgiden, özgürlükten sıfattan, paradan önce anlaşılmayı bekliyor insan. Anlaşılınca gözlerine bakıp gülümseyerek başını yukarıdan aşağıya usulca sallamak. Evet, anlaşılmayı bekleyen insanları yazmış.
‘Kelime, kelam ile Yara anlamına gelen kelm’den gelir.’ İçimizde biriken yaralı sözcüklerden müteşekkil bir anlatı şöleni kurmuş Murat Özyaşar. Sahne sahne, tablo tablo, fotoğraf fotoğraf dolusu anlatıya gark etmiş bizi. Kelimeler, kavramlar, anlamları, hayat ile bağları, bizi götürüp sığdırmaya, ‘işte yaşadığım sokaklar’ demeye çalıştığı güçlü derin hikâyeler yazmış. Bizleri romantizmin dibine kadar götüren çabaları kaleme almış Murat Özyaşar. Fuat, ilk ve son kalp çarpıntısı, demek. Sibel, yağmur toprak arasındaki asılı mesafe, demekmiş. İnsan okuyunca dudakların kenarında bir gülümseme belirten deneme ötesi bir metin türünü oluşturmuş. Yazar hızın müptelası olan, bedeni yakalamaya çabalayan, acı çeken ruhların çilesini yazmış. Acı çeken, iki dilde sıkışmış, belirsizlikten öteye gidemeyen, bir yerlere hasbelkader gitmişse de oradan dönemeyenlerin hikâyelerini yazmış, bunu, ‘beden hasta ruh seferde’ diyerek de özetlemiş. Kürtlerin ikonik isimlerinin hikâyelerini yazması da ahde vefadan öte bir şey, istenilse yapılabilir diyen insan hikâyeleriyle karamsar karakterlerine bir gönderme yapıyor.


.jpg)



