Bitmeyen Veda
13 Nisan 2019 Roman

Bitmeyen Veda


Twitter'da Paylaş
0

Böylece bitmeyen bir yürek sızısı, bir hüznün türküsü olan Dersim dağlarını yazarla birlikte arşınlamaya başlıyoruz.

Korku her türlü düşkünlüğün kaynağıdır.

Murat Kahraman, 2005’te yayımlanan ilk romanı Çığlık'a, 12 Eylül öncesi yaşanan sol içi şiddeti bütün kabul edilemezliğiyle gözler önüne serdiği gibi zulüm ve adalet kavramının asla yan yana duramayacağının da canlı tanıklığını yapmıştı. Geçen yıl okuruyla buluşan anı kitabı Gökyüzünü Kaybeden Kartal'da ise yakın tarihin en dramatik olaylarından birine, 1938 kırımına dikkatleri çekmişti. Mektuplar, söyleşiler ve günlüklerden oluşan Gökyüzünü Kaybeden Kartal'da Dersimli bir Ermeni ailenin, Hozatlı Gregoryan’ların trajik öyküsünü, ailenin hayatta kalan üyelerinin ağzından aktarmıştı.

On üç yıl aradan sonra gelen ikinci romanı, Bitmeyen Veda romanında, acının yine kaçınılmaz bir yazgı haline geldiği Dersim’i anlatıyor Murat Kahraman. Sivas katliamı sonrasında yaşanan Barasor (Başbağlar) katliamını merkeze alarak, otuz üç sivil insanın sorgusuz sualsiz öldürülmesini, iki yüze yakın evin, kamu binalarının kundaklanmasını, ahırlarında canlı canlı yakılan hayvanları, saman alevi gibi tutuşan tarlaları ve kana bulanan toprakları merkeze alıyor. Yazar, dengelerin hep ölüme ivmelendiği, avcının ve avın her an yer değiştirdiği bıçak sırtı bir coğrafyada, Dersimli gençlerin idealizmini ince ince dokuyor.

İlk sayfada, “Sizi gördüğüm, tanıdığım ve yaşadığım gibi yazdım. Güzel hatıranız önünde, bir Budist rahip gibi iki dizimin üzerine çöktüm. Sizi bir kez daha saygı ve özlemle andım” diye başlıyor anlatmaya. Coğrafya Kaderdir, der ya İbn-i Haldun. İşte bu kaderi sorguluyor Murat Kahraman. Roman boyunca, bu kader denilen şeyin yakasına yapışılıp hesaplaşılabilecek bir şey olduğunu haykırıyor adeta. Ve biz bunu, Dersim’in acıyla yoğrulmuş coğrafyasında iz süren iki genç erkeğin, Cemal ve Şahin’in, katliamdan sorumlu tuttukları Çino’yu bulma ve onunla hesaplaşma sürecine şahitlik ederek izliyoruz. Cemal’in neredeyse tüm ailesinin kıyımına sebebiyet veren bu katliam, sürekli av olma potansiyeli taşıyan bu iki genç adamda, bir yandan intikam duygusu ve öfkenin köpürmesine neden olurken öbür yandan adalet ve etik kavramını sorgulamamıza sebep oluyor.

Böylece bitmeyen bir yürek sızısı, bir hüznün türküsü olan Dersim dağlarını yazarla birlikte arşınlamaya başlıyoruz. Kol kolayız işte. Çoğu zaman gördüklerimizi görmemek, duyduklarımızı duymamak istiyoruz, ama nafile. Acıdan, gözyaşından kaçma olanağımız yok. Ellerimiz kenetli şekilde dağ bayır geziyoruz bu toprakları. Akşama doğru güneşin kan rengine boyadığı doruklara çıkıyor, birdenbire havalanan kınalı kekliğin çıkardığı sesle irkiliyoruz. Korku, şamata ve gürültüyle uçan kekliğin yamaca paralel süzülerek gözden kayboluşunu seyrediyoruz sonra.

Cemal’in, “Neden sorusuna cevap almak istiyorum Şahin’im. Neden o masum insanları canice katlettiler? Neden?” sorusuna cevap bulmak için yola çıktığımız andan beri uykular, geceler haram hepimize. Çino’yu bulacaklar mı? En önemlisi, Çino bulunduğunda cezası nasıl kesilecek? Tam da burada, adalet ve etikten söz eden Cemal’in sağ duyusu, mantığı, sürekli ölümün kutsiyetinden söz etmesi en ahlaklı insanı bile şaşırtacak şekilde karşımıza çıkıyor. “Her ölüm adil ve onurlu olmalıdır,” diyor arkadaşına ve ekliyor, “Ölüm onurlu olmazsa sahibinin onurunu da elinden alır.”

İşin en üzücü ve korkutucu yanıysa bu ölümlere neden olanlar, hep aynı mahallenin bildik, tanıdık yoksul insanları.

Karanlığı kollayıp yola koyuluyoruz bu sefer. Şahin ve Cemal’e örtü olan, onları saklayan sert toprak gibi karanlığı. En büyük müttefikleri olan karanlığı. Ay ışığının pusula olduğu gecelerde kolaylıkla yolunu bulan bu gençlerin, her gittikleri yerde çalacak bir kapılarının olması, obalarda yaşayan insanlar tarafından sevinçle kabul edilmeleri ve kırsalda yaşayan halkın bu insanları bağırlarına basacak kadar misafirperverlik göstermesi, halktan ayrı yaşasalar da, gönülden bir bağla halkla beraber oldukları duygusu işleniyor kitapta. Farklı cephelerde yürüyen insanların türlü çatışmalarına şahit oluyoruz sonra. Bu sonu gelmeyen çatışmanın içinde eriyip giden kadim halkın ise, fazlasıyla yoğun, yıpratıcı güç savaşının içinde, rüzgâr hangi yönden eserse essin, arada kalıp hem malından hem canından olması en acıtıcı durum olarak karşımıza çıkıyor. Fransız düşünür Ernest Renan, “Savaşın gerçek mağlupları sadece ölülerdir” der. İşin en üzücü ve korkutucu yanıysa bu ölümlere neden olanlar, hep aynı mahallenin bildik, tanıdık yoksul insanları. Ölen de öldüren de birbirine eşit mesafede ve de aynı yazgının kurbanı. Romanın bir bölümünde bu konuya diyaloglarında şöyle yer veriyor yazar: “Yazgı böyle bir şeydir işte. Kimseden izin almadan kapını çalar. Tıpkı ölüm gibi. Ölüm ve yazgı ikiz kardeştir. İkisi de kimseden izin almadan kapıyı çalar. Yapacağını yapar. Kimseye de hesap vermeden çekip gider.”

İnsanı ele geçiren bu acı, kitabın bazı bölümlerinde mısralara dönüşerek kalemin ucundan akıp gider.

“Önce ellerimizi bağladılar

 Sonra bir duvarın dibine dizdiler bizi.

 Evime gaz döktüler

 Yakıyorlar evimi.

 Çok yalvardım

 Ricamı duyan olmadı

 Evim yanıyor

 Çaresizim

 Ben Kerbela’ya dönen yangını seyrediyorum.

 Yangını söndürün diyorum.

 Su getiren olmuyor.

 İki kızım arkama sığınmış

 Ben ölmek için yalvarıyorum

 Ölüm arzumu kabul eden olmuyor…”

Tüm yaşananlara rağmen, çatışmaların, bombaların, mermilerin, gece baskınlarının arasında yoksulluk ve umutsuzluk yorgunu olan sivil halkın var olma çabasını gördükçe, konforlu evinde, pofuduk koltuğunda oturup bu acımasız savaşı görmezden gelenlerden utanıyor insan.

Cemal’in kız kardeşlerine ve babasına kurşun sıkan, sadece evlerini değil, aynı zamanda hafızasını ve geçmişini de ateşe veren Çino’yla ilk karşılaşmasına tanık olduğumuz ve içimizdeki kurdun, ‘Hah... şimdi ne olacak bakalım’ diye beklediği bölüme geliriz nihayet. Bölümün başlığı Cemal’in iç dünyasının özetidir aslında. “O gece hepimizi öldürdünüz, onun için pis kokuyorsunuz!”

Bir de romanın en masum kısmını oluşturan beyaz leçekler var tabii. Işıl ışıl parlayan, güzel saçları kapatan beyaz leçekler. Kadınlar tarafından atıldığı zaman kavgayı ve düşmanlığı bitiren beyaz leçekler. Uçları küçük, renkli boncuklarla örülen beyaz leçekler. Bir kadın cesaretle kavgacıların arasına girip beyaz leçeki başından sıyırıp kavganın ortasına fırlattığında, yörenin adeti ve ahlak normları gereği, o andan itibaren kavgayı durdurması beklenen leçekler. Ama olmuyor işte. Leçekler dahi yetmiyor bu kanın durmasına. Kavgaya devam etmenin ayıp olduğunu bile bile yerlere atılmış, anlamını yitirmiş leçekler çoğu zaman yerini bulmuyor. 

Ve tabii ki aşk. Dünya var olalı beri anlamını yitirmeyen aşk konusu da farklı yaşanıyor Murat Kahraman’ın kitabında. Umutsuzluğun umudu beslediği bir aşk bu. Cemal’in Şare’ye, ya da şöyle diyelim, daha çok Şare’nin Cemal’e duyduğu, eskimeyen, yıllara meydan okuyan bir aşk. Yıllar geçmiştir. Yan yana gelirler. Hücrelerimizde buram buram duyumsadığımız Şare’nin aşkına, o volkanik sahneye takılır kalırız bu süre zarfında. Eğer yarın varsa, sağ salim çıkılırsa bu kavgadan, yaşanması mümkün olacak olan bu aşk için bütün kadınların leçeklerini yere atmasını isteriz, hem de tüm kalbimizle. Umut işte. Neden olmasın?

Öyle bir roman Bitmeyen Veda. Okudukça insanın ruhuna düğüm atan, yüreği çizik çizik kanatan bir roman. Kaç kez pusuya düşecek oldum okurken. Sorular sordum, esir alındım, yoldaşlarımla kucaklaştım, onlarla sürüklendim ve kaç kez kollarımı açıp Düzgün Baba’ya sığındım, bilmiyorum. Koyu karanlıktı gece. Köpekler uludu uzun uzun. Yağmur tüm hızıyla iniyordu. Yaşam çok değerliyken ve bir o kadar da hunharca katledilmemesi gerekirken, hiçbir ideoloji bu kıyımı ve talanı haklı kılmazken, tek tek sorular düşerken akıllara... Yaşamın biricikliği, kutsallığı tüm bu kötülüklerin önünü kesip diz çöktürmeli, diye düşünüyor insan.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR