Bozbulanık
4 Ekim 2019 Öykü

Bozbulanık


Twitter'da Paylaş
0

Daha yolun yarısı bile sayılmaz. Gıdım gıdım ilerliyoruz. Yetmezmiş gibi bir de merkezden aktarma yapacağız. Randevu saatine de çok kalmadı. Sordum, “İki vesaitten aşağı gidemezsin oraya” dediler. Yolu rahat takip edebilelim diye şoförün hemen dibine tünemiştik. Gideceğimiz yer neredeyse şehrin bir ucu. O kadar yalvardım, dil döktüm, “Gerek yok, ben hallederim” diye. Ama dinleyen kim? Nuh diyor, peygamber demiyor bizimkiler. “Hayatta olmaz” diye göğsünü yumrukladı annem, “Ölürümde tek bırakmam.” Birkaç ay önce geçirdiğim o son kriz sadece beni değil tüm aile bağlarımızı yerle bir etmişti. Bırakın randevuyu basit bir gezip tozmam bile gündem oluyordu, evde. Haklıydılar. Annem, çıkmadan defalarca sırtımı sıvazladı. Dudaklarının arasında sürekli bir kıpırtı… İçinden hızlı hızlı bir şeyler tekrarlayıp duruyor. Dün gecenin bir yarısı odama girip cüzdanımı karıştırdı. Telefonumu açıp bataryanın altına da bakmayı ihmal etmemişti. Yorganı başıma çekip aralıktan sabırla izlemeye devam ettim. Gene telefonum veya cüzdanımın olmayacak bir yerinde paslı bir jilete denk gelme ihtimali ürkütüyordu onu. Bazı zamanlar çaktırmadan bileklerimi de kontrol ediyor, biliyorum. Annemin geleneksel altın günlerinden birinde tavsiye etmişler burayı. Uzaktan akrabaymış, tanımıyorum kadını. “Bizim faziletin oğlu da seninki gibiydi. Sürekli odasına kapanırmış. Evlenmeye de razı edememiş bir türlü. Eli kolu bağlanmış garibin” demiş bir de. Kliniğin ana sayfasında oldukça kalabalık bir ailenin ekranı kaplayan gülümsemeleri karşılıyordu sizi. Koca koca ağızlar hatırlıyorum, bembeyaz dişler. Sırtlarını pürüzsüz, masmavi bir sahil manzarasına dayamışlardı. “Bir nefes kadar yakınız” diye de eklemişler altına. Tam bir aydır hattı düşürmek için uğraşıyorduk. Danışmada sarışın, balıketli bir kadın duruyordu. Bize yol göstermek için doğrulduğunda fark ettim, hamileydi. İçeri girdiğimizde kulağında telefon vardı. Söylenen her şeye kafa sallayıp önündeki deri ajandaya harıl harıl bir şeyler not alıyordu. Ne kadar bunaldığını yüzünden anlayabiliyordum. Geldiğimizi fark edince araya girip, “Tamam beyefendi, ben dediğiniz saatte randevunuzu oluşturdum. Sağlık günler” diye aceleyle kapattı, telefonu. Onu, üstünde Altan Özbek yazılı ahşap bir kapının önüne kadar takip ettik. Şu an içeride bir danışanın olduğunu, beş dakika kadar bekledikten sonra içeri girebileceğimizi söyledi ve aynı güleç ifadeyle yanımızdan ayrıldı. Yaşıtım, genç bir oğlan çıktı odadan. Bizi fark edince kapıyı aralık bıraktı. Gene de iki kez tıklatıp mahcup bir ifadeyle başımı uzattım. Dönüp bakmadı. Ancak karşısındaki sandalyelerden birine çöktüğümde fark etti geldiğimi. Tepesindeki birkaç teli de geriye itmişti. Gözlüğünü burnunun ucuna kadar indirmişti. Bıyıkları burmaydı, tonton bir adama benziyordu, doktorum. Nedense Oğuz Aral’ı anımsadım birden. “Hoş geldiniz” dedi aynı tonton ifadeyle. Sonra gözlüğünün üstünden ekranı kontrol etti. Tane tane konuşuyordu. Ön görüşmenin ücretsiz olduğunu bildiğimiz için rahattık.

“Serdar Yatkın… Doğru mu?”

“Evet.”

“Gerçi daha önce soru cevap bölümünden paylaşmışsınız, şikâyetlerinizi. Takıntılarınız sebebiyle buradasınız. Ama bir de sizden dinleyelim durumunuzu.”

Babam, duvardaki intihar konulu afişe dalıp gitmişti. “Geç değil, önleyebilirsiniz” yazılıydı, üstünde. Kafasının içi bir ton soru işaretiyle doluydu. Bu tip yerlerden oldum olası hazzetmediğini biliyordum. Bu uzunca sessizliği çekingenliğime verip yumuşak bir tonda babama döndü.

“Pardon! Sonu doksan ikili bir numara var, sizin değil mi? Halil Bey… Eğer özellikle belirmek istediğiniz bir durum yoksa dilerseniz sizi dışarıya alalım. Şöyle delikanlıyla biraz sohbet edelim sonrada sizi alayım olur mu?”

Babam saygılı bir tavırla kapıyı usulca örttü. Zihnimde, intihar konulu sahneler dönüp duruyordu. Bu aralar oldukça sık takip ediyordum bu tip filmleri. Geçen hafta izlemiştim, galiba. Aynı dertten muzdarip bir baba, ötenazi isteyen oğluna şöyle sesleniyordu; Bir baba için oğlunun ölmesinden daha kötü bir şey varsa oda oğlunun ölmek istemesidir.

“Evet delikanlı? Sen başla, ben ufaktan notlar tutacağım. Kulağım sende.”

“Kafamda sürekli olumsuz düşüncelerle uyanıyorum güne. Tabii uyumayı başarabilirsem.”

“Uyku problemi de var yani? Anladım, devam?”

“Ruhum sıkılıyor, sanki dünyada bir şeyler benim dışımda olup bitiyor. Yaşamın kıyısına itilmişim gibi hissediyorum. Hiçbir şeyden emin olamamaktan, devamlı kaygılanmaktan usandım.”

“Az evvel mailden gönderdiğin soruyu inceliyordum. Aylar evvel boşandığın bir kızdan bahsetmişsin. Zerrin miydi adı?”

Çok derinde bir yerlerde keskin bir çığlık koptu sanki. Korkumdan kendime bile fısıldayamıyordum. İsmini aylar sonra duymak iyi gelmemişti bana.

“Sebep ne peki? Yani ayrılmanızı kastediyorum. Durumundan dolayı mı?”

“Belki de… Kim bilir? Her şey o kadar güzel gidiyordu ki… Karşımıza ne çıkarsa çıksın, Hele şöyle bir el ele verelim, her şeyin üstesinden geliriz, diyorduk. Kokusunu içime her çekişimde yaşama daha bir dört elle sarılıyordum.”

Dinlerken gözlüğünü indirip kızaran burun kemerini uzun uzun ovuşturdu. Hayli geçkin görünüyordu doktorum. Göz kapakları aralıktı. Yaşının verdiği bir yorgunluk muydu, yoksa anlattıklarım mı canını sıkmıştı, kestiremiyordum.

“Tamam, tamam. Bak istersen şöyle yapalım. Ben sana sağlam bir antidepresan yazayım. Zihnini sakinleştirir, hem uykunda düzene girmiş olur, biraz kilo yapar. Ama netice de yaşın genç pek sorun olacağını zannetmiyorum.”

“Her zamankinden mi?”

O sırada döner sandalyesini girişteki komodine kaydırmış bir şeyler aranıyordu. Dalgın gözlerle başını kaşıyarak reçete koçanını nereye koyduğunu düşünüyorduki duraksadı. Yüzünü ekşitti. Anlamadığını vurgulamak ister alt dudağını büktü.

“Şey hani devamlı gidilen mekânlarda, garsonların öyle bir tavrı vardır ya. Bir yerden sonra samimiyet ilerleyince…”

Niye bu kadar garipsediğini anlayamadım. Hızlı hızlı bir şeyler karalayıp elime tutuşturdu. Kiril alfabesinden beter bir yazıydı. Her meslek kendine has bir espri anlayışıyla doğar. Hele Psikiyatr… Koca Sigmund Freud’u yemiş gene doymamış yurdum insanı, seni mi rahat bırakacak amca bey? Sen tut onca sıkıntıya, baskıya dayan nazilere bile kafa tut, Psikanalitiğin temellerini at. Sonra da adın onbirli muhabbetlerinde dönsün. Tam kapıyı aralamıştım ki reçetenin tarihi dikkatimi çekti. İki bin on dokuz… İki sene sonrası… Gülümsedim. İç savaş kapıda diyorlardı ya baksana doğru herhalde. Şimdiden stok yaptıracak bize. Üstünü çizip yeni bir tarih attı. Emin olmak için takvime baktı, birkaç kez de bilgisayardan kontrol etti. Tuhaf bir gerginlik vardı üzerinde. Bir sonraki görüşmeyi soracak oldum, neyse dedim, telefonu vardı nasıl olsa. Kapının tekrar aralandığını görünce ayaklandı, babam. Bıraktığım gibi buldum. Hiçbir şey merak etmiyordu. Odaya girmeye hazırlanıyordu ki doktor eşikte yakaladı. O sırada tuhaf birşey oldu. Nefesim hırıltıya dönüştü. Kalbim bir av hayvanının pençesinde kıvranıyordu sanki. Tam karşımdaydı. Asansörün inişini bekliyordu. Numaralar, üstteki ekrandan birer birer kayarken dizlerimde koşacak derman aradım.

Zerrin diyebildim sadece. Tam yaklaşmıştım ki, bileğimden kavradı yanındaki gorillerden biri. İkiz gibi giyinmişlerdi sanki. Arkada kopan gürültüye dönüp bakmadı bile. Asansör gene katları dolaşmaya başladı. Diğeri ben bağırdıkça enseme bastırmaya devam ediyordu. Karga tulumba asansöre sokmadan evvel doktorun sesi çınladı kulağımda.

“Sormaz diye düşündüm ama gene reçeteye takıldı. Zihni iki bin on yediye mıhlanmış sanki.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR