Suskun Sesin Belleği
14 Kasım 2018 Roman

Suskun Sesin Belleği


Twitter'da Paylaş
0

Toprağın belleğini unutanların aslında söyleyecek hiçbir şeylerinin olmadığına işaret eden suskun bir haykırış...

“Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir”

Seneca

Toprağın dile geldiği bir haykırış olan Ses ve Sus, Adnan Gerger'in 2010 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi Faili Meçhul Öfke ve ardından 2012 yılında yayımlanmış olan romanı Bir Adı Cehennem ile anılan bir üçleme diyebiliriz.

Bağımsız olarak ele alındığında, Ses ve Sus, geçmişten günümüze uzanan gizlerin sesi olan toprakla, geçmişinin acılarını susarak haykırmayı seçmiş bir kadının, Leyla’nın hikâyesi. Babasının, ailelerinin geçmişine dair gerçekliklerini dile getirdiği ve bu gerçekle yüzleşme sürecinde günümüz ilişkilerinden oldukça uzak bir dostluğu gözler önüne seren Serpil’in desteği, Leyla’yı uçurumun kenarından çekip alacak bir eldir. Toprak, zalimliğin en kirli yanını işaret ederken, kendince adlandırdığı mekânlar, zihinlerde yarattığı görsel zenginlikle birlikte, okuru hikayenin tam kalbine götürmeye aracı oluyor. Şehirler Naristan, Toros ili, Zanağa gibi yaşanmışlıklarıyla eşdeğer isimlere sahip.

“Ve ilk kez o gece, gerçek hayatları hayat yapan şeyin, geçmişten dönmeyen atların bugüne dörtnala koşuşan hikâyeleri olduğunu öğrenmeye yeltendin.” (s. 43)

Kendi yaşamının gizini ve acılarını ölüm döşeğindeki babasından öğrenen Leyla, bu hikâyede yakın arkadaşları Sur Civan ve Özgür’le de yollarının kesiştiğini görür fakat susmayı tercih eder. Acıların, sevinçlerin, hatta anlık dürtülerin beraberinde getirdiği eylemlerin dahi kolektif ve çok sesli olarak paylaşıldığı bir çağ ve coğrafyada, Leyla belki de susarak okuru metne dâhil edip çıkış yollarını okurun kendisinin tayin etmesini ister.

“Ah! İnsanın insanı çürüttüğü nice coğrafya serildi bu atlasa, nice toprak insanın insandan akıttığı kanla sulandı, nice ekinlerin tomurcukları kan yürüdü topraktan. Kimisinin yurt belleyip üzerine düğün çadırları kurduğu toprağı, kimisi düşman belleyip savaş otağları ile donattı. Savaşarak, kan akıtarak aldığını yine savaşarak, kanı dökülerek geri verdi nice insan soyu. Uğruna can verirken de can alırken de toprağı sadece bir ana gibi saygıyla kucaklayamadılar, o bereketli ananın ellerine kınalar yakmak yerine kanla yıkadılar sinesini. Çok incittiler, çok kanattılar beni; kendileri gibi. Ama vatan için ölürken de öldürürken de hep ‘anam, anam’ diye düştüler, sımsıkı sarıldılar, elleriyle yoldular kırışık yüzümü. Oysa o ellerle bereketli tohumlar savursunlar, taşları tek tek ayıklasınlar, yaban otlarını yolsunlar diye ayaklarının altına serdim ben o vatanı. Ayaklar altına alsınlar diye değil. Anlamadılar, ah anlamadılar…” (s. 47)

Toprağı iktidar aracı olarak gören erk sahiplerinin, onun, içinde sakladığı onca medeniyet ve acıyla tarihin en çıplak hali olduğunu görmeleri için ortaya konuluşudur bir yerde. Herkesin iyilik tanımı farklı olsa da tüm zehriyle “kötülük” tektir, görüldüğü yerde tanınır, gizlenemez, hasır altı edilemez.

 “Kültürler, medeniyetler topraktan doğar, taşlarla ayağa dikilir, yeniden yeşermek üzere yine toprağa gömülürler.” (s. 66)

Kültürel tarihe ilişkin de düşündüren Ses ve Sus, Walter Benjamin’in “kültürel zenginlikler, hiç istisnasız, dehşet duygusuna kapılmadan düşünülemeyecek bir kökene sahiptir. Varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağla yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere de borçludurlar. Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.”* sözlerini anımsatır. İktidarların bellek imhasına yönelik tüm yaptıklarına karşın, toprak unutmaz! Siyasi iktidar, toplumsal belleği türlü şekillerde imhaya çalışsa da bireysel tarihini keşfedip onu canlı tutma savaşı ve iradesidir Leyla’nın yapmaya çalıştığı.

Kitapta sinematografik anlatımın da yer yer okuru fazlasıyla etkisi altında bıraktığı görülüyor. Öyle ki kitabın ritmine kendinizi kaptırıp bir yandan rakı masasında, eski meyhane adabına dair incelikleri öğrenirken, diğer yandan bir evin damında bulunan güvercinlikteki küçük bir çocuk olup duvar deliğinden az ötede yaşanan katliamın canlı tanığı olursunuz.

Mesellere giden yolun acılar ve gerçeklerle döşeli olduğuna işaret eden kitabın en keyifli yanlarından biri de Müzeyyen Senar’dan Jason Mraz’a uzanan renkli bir müzik listesinin çıkarılabilir olması.

Bu roman, toprağın belleğini unutanların aslında söyleyecek hiçbir şeylerinin olmadığına işaret eden suskun bir haykırıştır.

*Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR