Tesadüfen bulduğum Frank Bidart’ın, Bishop ve Lowell’ın arkadaşı olduğunu, Lowell’ın şiirlerinin editörlüğü yaptığını okuyunca kendimi tutamayıp bir kahkaha atıyorum.
Geçtiğimiz günlerde internette İngilizce bir şiire denk geldim, müzik festivali olan Coachella’dan bahseden bir dizeyle açılıyordu. Herhalde yeni, genç bir şairdir diye okumaya devam ettim. İki erkek arasındaki imkânsız bir aşktan bahseden bir şiir. Âşıklardan birinin ölümünü karısı haber veriyor öbürüne. Şiir imkânsız aşk yaşayanın gözünden yazılmış, “Jim, dün telefonda karının sesi, senin dokuz ay önce öldüğünü söyledi bana” diyor. “Jim, artık hiçbir zaman başaramayacağız” diye, ölen imkânsız sevgilisinin yasını tutuyor. Okur okumaz çarpıldığım, çok etkileyici bir eser, bir mersiye bu. Hemen öbür şiirlerine bakıyorum aynı şairin. “Senin aracılığınla gerçekleştirebildiğim şeyleri başka bir yolla gerçekleştirebileceğimi asla düşünmemelisin,” diyor bir başkasında. Sevgilisinin geride bıraktığı sigara izmaritleriyle ilgili bir şiir yazmış, Yazdıklarını okuyunca Masumiyet Müzesi’nde Füsun’u düşünüyorum. İzmaritlerin tutkulu, takıntılı âşıklar için ortak bir araç haline gelmiş olması çok hoşuma gidiyor. Bu yeni keşfettiğim şairin dizeleri günler boyu aklımda yankılanıyor, şiirin yapması gereken tam da bu işte diyorum kendi kendime. İnsanı alıp duvardan duvara çarpmak. Okuduklarımı mantra gibi tekrar ediyorum. Toplu şiirlerinin bulunduğu kitabı satın alıp okumaya başlıyorum. Bu şair, Frank Bidart, genç değilmiş, 1936 doğumluymuş hatta. Şiirleriyle Pulitzer ödülü de kazanmış, oldukça ünlü bir Amerikalı. Ben kendisiyle yeni tanıştığımı sansam da aslında onu çoktandır tanıdığımı keşfedeceğim bir yolculuğun başında olduğumun da farkında değilim.
Bugüne kadar okuduğum kitapların en güzellerine, hep sevdiğim yazarların kitaplarında bu eserlerden bahsetmeleri sayesinde ulaştım. Ucu Bidart’a çıkan yol da böyle bir yolmuş. Bu yazıyı aslında benim için oldukça heyecan verici bir yolculukta yazıyorum. Avusturya’da, sarp Alp Dağları’nın olduğu bir bölgedeyiz. Daha önce hiç gelmediğim, görmediğim bir yer. Üç bin metre yükseklikte, soğuk, kar, dimdik yokuşlar. Aklıma öbür bir Amerikalı şair Robert Lowell’ın “Alplerin Ötesinde” şiiri geliyor, Paris-Roma treninde Alp Dağlarından bahsettiği şiir. Dağların insanı değiştirici bir etkisi var. Belki heybetlerinden , belki yaşamda kalmanın zorluğunu anımsattıkları için, tam kestiremiyorum. Dimdik yokuşlarda düşmekten korkarak yürüyorum, zihnimdeki sesleri susturmak, korkuları bastırmak çok zor. Kalbim güm güm çarpıyor ama yolculuğun, heyecanın hası kitapların arasında. Bidart’ı okumaya devam ediyorum. Coachella festivalinden bahseden adam, Hayyam’ın rubailerinden de bahsetmiş şiirlerinde, Dante’den, Catullus’tan da. Kayıpla ilgili öyle güçlü şeyler yazmış ki, hayatımda ilk kez bir şiir kitabını okurken kendimi tutamayıp hüngür hüngür ağlıyorum. Şiirleri beğendikçe şairi daha fazla araştırmaya girişiyorum.
On bir, on iki yaşında olmalıyım. Tahtaya kalkıyorum. “Kilo almışsın, biraz yediklerine dikkat et,” diyor öğretmen bütün sınıfın önünde. Zaten kocaman bir gözlüğüm de var. Kıpkırmızı oluyorum, sessizce tamam diyorum, bu sözleri duyduğumda sırtımda hissettiğim soğuk ter, utanç dün gibi aklımda. Zayıf bir çocuk değilim ama obez de sayılmam, üstümde çocuk tombulluğu var. Yine de etraftan çok şey duyuyorum. Etraftan duya duya kendimi sorgulamaya başlıyorum, aslında öyle olmasam da çıkardığım şu, galiba ben çok şişmanım ve bu galiba çok kötü bir şey. Ben o zaman da çok kitap okuyorum. Elime bir kitap geçiyor. Bir Genç Kızın Gizli Defteri. Oradaki karakter de şişman, annesi fıstıklı dondurmayı çok yediği için kızıyor. Sonra ilerleyen kitaplarda zayıflayacak. Sonra Çayınızı Türkçe mi Alırsınız? Doksanlarda yazılmış, Ankara Fen Lisesi’nde, sonra Bilkent, Boğaziçi’nde geçen, üstümde muazzam bir etki bırakan bir gençlik romanı. Romana âşık oluyorum, oradaki karakterlerle özdeşleşiyorum, onlar gibi olmak istiyorum. Baş kahraman Su da kilo problemi yaşıyor, sonra bir yaz zayıflayıp okula geri geliyor, bir anda okulun en güzel kızı oluyor.
Karar veriyorum, ben de zayıflayacağım. Yalnızca zayıfsan değerlisin, zayıfsan güzelsin fikirleri bu yaşlarda kafama yerleşmiş olmalı. Zayıflıyorum gerçekten, diyet yapıyorum, listeler takip ediyorum, on üç yaşında fazla kilolarımı veriyorum. Doksanlı yılların en sonundayız, beden olumlama, beden zihin ilişkisi gibi konular henüz ortada yok. “Hiçbir şey zayıf olmaktan daha lezzetli değildir,” diyor Kate Moss, daha formunu uyuşturuculara borçlu olduğunu öğrenmemişiz. Kadınların televizyonlarda, dergilerde bedenleri üzerinden hunharca aşağılandığı, herkesin de bunu komik bulduğu bir dönem. Zayıflamasına zayıfladım ama benim de aynadaki görüntümle zihnimdeki görüntüm bir türlü tam eşleşmiyor. Sonrası ise hep al ver bir döngü, bazen zayıflıyorum, bazen yine kilo alıyorum. Bitmiyor.
Lowell’ın kitaplarına ulaşma yolum da bir istisna değil. Çok etkilendiğim Wisconsin, 1963’te Şavkar Altınel, benim öncesinde yalnızca bir iki şiirini bildiğim şair Robert Lowell ile olan ilişkisinden bahsettiği için hayatıma bütün ağırlığıyla giren biri o. Amerikalı bu şair, yazdıklarıyla Amerikan şiirinin gidişatını değiştirmiş, üstüne üstlük bütün büyük sanatçılar gibi o da öteki büyük sanatçılarla arkadaş. Elizabeth Bishop’la dostluğu yapıtı ve hayatı için çok önemli. Wisconsin, 1963’ten Lowell’a, oradan Lowell’ın Elizabeth Bishop’la mektuplaşmalarına, kitaptan kitaba uzanıyorum. O kitap bununla konuşuyor, o mektup şuna cevap veriyor. Müthiş yolculuklar bunlar. Dönemin en önemli iki Amerikalı şairi, Robert Lowell ve Elizabeth Bishop, otuz yıl boyunca mektuplaşıyorlar. İki şairin hayatlarına, eserlerine dair çok dokunaklı mektuplaşmalar hepsi. Hayatımda hep özlemini çektiğim türden yazışmalar bunlar, çok özenerek okuyorum. İlişkileri, konuşmaları, birbirlerine ilham vermeleri ne kadar etkileyici. Bishop ve Lowell nadiren buluşuyorlar, böyle olunca gerçek hayat dostluklarını da yıpratamıyor, uzun yıllar boyunca yazışıyorlar, ben de bunları okuyorum işte. Bu mektupları okuyalı bir yıldan fazla geçse de bazen bazı kısımları aklıma geliyor. “Şiirlerimi sadece senin için yazmam gerektiğini düşünüyorum,” diyor Lowell, Bishop’a örneğin, o da “senin şiirlerin hariç, bütün modern şiirden çok sıkılıyorum,” diye cevap veriyor. Daha incelikli, daha derin bir iletişim biçimi olabilir mi?
Tesadüfen bulduğum Frank Bidart’ın, Bishop ve Lowell’ın arkadaşı olduğunu, Lowell’ın şiirlerinin editörlüğü yaptığını okuyunca kendimi tutamayıp bir kahkaha atıyorum. İçime temiz dağ havasıyla birlikte çok derin bir mutluluk doluyor. Her muhteşem kitap gibi, mektuplaşmalar da ancak kendilerini tekrar tekrar okuyacak o özverili okurlar için ayrılmış, ilk okumada asla bulamayacağımız hazinelerle doluymuş. Ben aslında Bidart’ı tanıyorum, mektuplaşmalarda adı çok kez geçen Frank, o Frank’miş. Hatta şiirlerinden bile bahsetmişler. Elisabeth Bishop, mektubunda Lowell’a, “Frank en uzun şiirini yazdığını söylüyor,” diye yazmış. Ben de sonradan burada bahsedilen şiiri okuyup böyle etkileneceğimden habersizce okumuşum bu satırları. Yalnızca edebiyatın yaratabildiği büyüler bunlar.
Bidart, bazı şiirleri başka bir kişinin ağzından yazmış. Onlardan biri “Ellen West”, Bishop’ın mektubunda bahsettiği o uzun şiir. Ellen, psikiyatri tarihine geçmiş bir anoreksiya nevroza hastasıymış, otuzlu yaşlarında, şişmanlamaktan ölesiye korkan, sonunda da intihar eden genç bir kadın. Ellen West, gerçek adı değil, psikiyatristi, Ibsen’in bir karakterinden esinlenerek bu vakaya Ellen West adını vermiş.
Her zihni süreçte olduğu gibi, bu sürecin de insanın üstündeki etkisini ancak yaşayanlar tam anlayabiliyor, yoksa insanın bedeninin beş, on kilo fazla ya da az olmasının insana yaşattığı cehennem pek mantıkla açıklanabilir bir şey değil. Sanırım aile desteğim güçlü olduğu için benim düşüncelerim anoreksiyaya, bulimiaya dönüşmüyor, ama bu kilomu, yediklerimi sıklıkla düşünmediğim anlamına da gelmiyor. Kadınların vaktinin çoğunu bu diyet kültürünün nasıl da ele geçirdiğini fark etmem için yıllar geçmesi gerekecek. Yaşadıklarımda yalnız olmadığımı göreceğim.
“Tatlılara bayılırım, cennet vanilyalı dondurma yatağında ölmek olsa gerek,” diye başlıyor şiir. Ellen West’in düşünceleriyle, doktorların onun hakkında tuttukları raporları harmanlayarak oluşturmuş bu şiiri Bidart. Bir yerinde Ellen West, şiirde en sevdiği şarkıcıyı, Maria Callas’ı, onun zayıflamasını düşünüyor.
“– Dedikodular Callas'ın
bir tenya yuttuğu yönündeydi.
Ama tabii ki aslında bunu yapmamıştı.
Tenya
onun ruhuydu. . .
– Ruhu nasıl da tavizsiz,
Doyumsuz biçimde
Kemiklerinden etlerini sıyırmayı sevmiş olmalı,
ortaya bu olağanüstü
cıva gibi elle tutulmaz; kırılgan; ustalıkla biçimlendirilmiş yaratığı çıkararak. . .”
Maria Callas’ı düşünüyorum, dünyanın en iyi sesine sahip olsa da yine de zayıf olmadığı için kendini yeterli görmeyen bu kadını. Yıllar geçtikçe çocukken bana özgü bir şanssızlık sandığım şeylerin aslında çok insanın ortak yarası olduğunu kavrıyorum. Gözle görülür bir kusuru olan insanların nasıl da açık hedef olduğunu. Biraz büyükçe bir burnun, beş-on kilo fazlanın, sivilceli bir yüzün bir insanın iç dünyasında nasıl alevler tutuşturduğunu görebiliyorum. Aynı şeyleri yaşayan arkadaşlarımla konuşuyoruz, erkek bakışına özne olmak zorunda olmadığımızı bilsek de, beden olumlamanın, feminist duruşun bu iç çekirdeğimize dokunamadığına hayret ediyoruz. Artık kocaman, işi gücü olan kadınlarız, ama yine de aşamadığımız bir konu bu. Bu kısmı artık bana kilo almaktan da daha utanç verici geliyor. Güzellik filtreleriyle, estetik ameliyatlarla kendi bedenini kabullenemeyen kadınların gittikçe daha da imkansızlaşan güzellik standartlarıyla değersizleştirilmesini izlemek çok zor.
Ellen West, şiirin sonunda bir mektup yazarak intihar ediyor etmesine ama şiirler burada bitmiyor. Bidart ayrıca, “Ellen West”i yazmasının hikâyesiyle ilgili bir şiir de yazmış, o beni daha da etkiliyor. Ben ne zaman gerçekten güzel, beni heyecanlandıran bir şeyler okusam içimde bir his oluşur, heyecan gibi de değil, merakla karışık bir sevinç, hayatın sırrını belki artık bu sefer bu kitapta bulacağıma dair bir ümit dolar içime. “Writing Ellen West, Ellen West’q”i yazmak şiirininin bitişinde Bidart’ın bundan bahsettiğini görüyorum, bu hissi sevdiğim bu şairle paylaşmak çok hoşuma gidiyor.
“Werther kendini öldürdü, sonra Avrupa’nın dört bir yanında gençler onu taklit edip intihar ettiler, ama yazarı Goethe, o praksisin kurnaz ustası, o yaşadı.
*
Frank şöyle düşündü, bir şey ortaya çıktığında,
o şey benzerlikleriyle, ikizi veya aynasıyla değil,
zıddıyla varolurdu.
*
Ellen onun şiirinde sorar:
Bir bedeni olmadan, kim bilebilir ki kendini gerçekten?
*
(...)
Yeterince bilemediklerinle ne yapacağını
içlerindekilerine dayanarak çözebileceğin
bir şiir, bir kitap daha.”
Bir yas sürecinde, aklında yalnız bu şiirin olduğundan bahsediyor. Kendi de yemekle, bedeniyle takıntılı bir ilişki içindeymiş, onu da itiraf ediyor şiirinde. Ellen West, onun en önemli eserlerindenmiş, hatta 2019 yılında operası bile bestelenmiş. Bidart, nasıl da Ellen’ın ağzından aslında kendisini anlattığını yazıyor. Ben de onlardan güç ve cesaret alıp ömrüm boyunca sırtımda hissettiğim bu derin utançla ilgili yazmaya böylece karar veriyorum. Bidart, Borges’in, Borges ve Ben öyküsünden yola çıkarak şiirle ilgili çok güçlü bir deneme/şiir yazmış. Şiirle ilgili, belli başlı biçimlerden faydalandığımızı söylüyor. “Önceden var olan formları dolduruyoruz ve onları doldurduğumuzda hem onları değiştiriyoruz ve hem de biz değişiyoruz,” diyor. Ben de bu yazıyı, deneme biçiminde yazıyorum. Alıp verdiğim iki üç kilonun, kilo almışsın veya zayıflamışsın sözlerinin üstümdeki etkisini kaybetmesini, değişmeyi ümit ederek.






