Puantiyeler Kraliçesi Yayoi Kusama’nın Sanatına Dair

Puantiyeler Kraliçesi Yayoi Kusama’nın Sanatına Dair


Twitter'da Paylaş
0

Yayoi Kusama’nın eserlerine bakarken mantığınızın ve aklınızın sınırlarını zorlamaya başlarsınız. Karşınızdaki renkler, benekler, figüratif desenler ve garip çizgiler sizi bir anda farklı bir hayal dünyasına davet eder.

Resim sanatında, insanın ilk bakışta ne olduğunu anlayamadığı, tanımlayamadığı, yorum yapmakta zorlandığı bazı eserler vardır. Söz konusu eserleri anlayabilmek için derinliğine düşünmek gerekir. Sanatçının kişiliği ve yaratıcılığı kadar hangi kaynaklardan beslendiği önemlidir. 

“Sürrealizm” terimini Türkçeye “gerçeküstücülük” olarak çevirebiliriz.  Sürrealizm, doğrudan insanın düşlerine, bilinçaltına, cinsel komplekslerine, ruh derinliklerine, belleğimizin ısrarla sakladığı bazı anılara ya da imgelere verilen genel bir tanımdır. Sürrealizm, insanın yaşadığı psikolojik sorunlar, çevresel koşullar, kişilik travmaları, nörolojik etkiler, genetik yapılar ve soy ağacından kaynaklanan farklılığın sanatla dışa vurumudur.  

Bu yazıda, Japonların dünyaca ünlü resim sanatçısı Yayoi Kusama’nın sanatı üzerine düşünsel bir yorumda bulunmaya çalışacağız.  

Öncelikle sanatçının psikolojik rahatsızlığı üzerine eğilmemiz gerekiyor. Bu nedenle, sanatçının obsesif kompulsif hastalığı hakkında biraz konuşmalıyız. Bu hastalık kısaca “takıntılı düşünce” olarak tanımlanıyor. Kişi, kendini kontrol edemediği anlarda, ruhsal anlamda günlük aktivitelerini olumsuz etkileyen, gerçek dışı gördüğü düşleri, imgeleri, nesneleri kendi biçimselliğinden uzaklaştıran, onları farklılaştıran bir atmosfer içine girer. Böylelikle bu takıntılı durum söz konusu olduğunda onları yineler, kalıplaşmış bir halde kabul eder. Öte yandan, sanatçının şizofreniyle de yakından ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz. Kişinin zihinsel algılamasında, bilişsel süreçte silikleşen benliği, toplumdan uzaklaşma isteğiyle birleştiğinde bu takıntılı durum, kişinin ruhsallığını tamamen ele geçirir. İşte Yayloi Kusama obsesif kompulsif rahatsızlığını onlarca yıldır çekiyor. Bu rahatsızlık onda diğer hastalardan farklı olarak sanata dönüşmüş bir durumda. Yayoi Kusama’nın obsesif kompulsif rahatsızlığı kadar şizofren bir durumu olduğu söylenir. Şizofren bir hasta, gerçekle düşler arasında bağlantı kuramaz. Çoğu zaman mekân ve zaman kavramları kaybolur. Gerçeklik dışında (bazen kendi yarattığı) olaylara inanmak ister ve bunları peşinen kabullenir. Bu tür hastalarda çoğunlukla halüsinasyonlar, sanrılar, mental bozukluklar ve kendi kendine konuşmalar söz konusudur. Şizofren, kendi yarattığı dünyaya kapanır, orada düşlerle, imgelerle, duyduğuna inandığı seslerle yaşamını sürdürür.  

All the Eternal Love I Have for the Pumpkins (Bal Kabaklarına Olan Ebedi Aşkım, 2016) 

Yayoi Kusama böylesine karmaşık bir ruhsallık içinde takılıp kalmışken resim sanatı sayesinde yaşama ucundan da olsa tutunmuştur. Hâlâ kendi isteğiyle Japonya’da bulunan bir akıl hastanesinde kalıyor. İlerlemiş yaşına (doğum tarihi 22 Mart 1929) karşın resim yapmayı sürdürüyor. Şimdi onun resimleri üzerine teknik bir analiz yapmaya çalışalım. 

Yayoi Kusama, genellikle can alıcı renkleri (kırmızı, mavi, yeşil, sarı vb.) kullanır. Bazen zıtlıklar oluşturmak amacıyla siyah ve beyaz renkleri tercih eder. Bu renklerin ışığında tuvallerinde puantiyeler (irili ufaklı noktalamalar) değişik figürler, nesneler yaratır. Bu nedenle kendisini “Puantiyeler Kraliçesi” olarak tanımlar. Dünyayı ve yaşamı, hatta insanları bile bu puantiyelerle yorumlar. Sonsuzluğun ve ebedî yaşamın bu yolda olduğunu, her bir noktanın evrenin içindeki yıldızları imlediğini savunur. Onun resimlerinde, beden ve nesne ikilisi yok oluşa geçer, ruhsal bir tükenmişliği simgeler. Optik bir bakışı eğriltir, başkalaştırır. Böylece (Gestalt Kuramını anımsayalım) göz yanılgısı başta olmak üzere sanrıların kapılarını aralar. Bunu şöyle de yorumlayabiliriz: Yayoi Kusama görüneni değil, görünmeyenin resmini yapmaktadır. Yani bastırılmış duyguları, üstü örtük anıları, ayıpları ve hataları.

Guidepost to the Eternal Space (Sonsuz Uzayın İşaret Direği, 2015)

Yukarıdaki eserlerde “25. kare” diye bilinen tekniğin sanatsal estetiği vardır. Bu resimlere hangi açıdan bakarsanız bakın, metamorfoz bir tekniğin iç bükey bazen de dış bükeye yönelik görüntülerini yakalarsınız. Resimlerde puantiyeler sıradan bir işleme sanatı olarak görülmez. Belirgin bir dinamizm ile akışkanlığın, her boyutu kapladığı, sonsuzluğun bir noktadan çıkıp çerçevenin dışına taştığı algısına varırız. Resimlerinde akışkanlık ile tanımsallığın birleşmesi, lirik bir ifadenin renklerle ve puantiyelerle biçimlenmesidir aslında. Yayoi Kusama, öncülük ettiği bu sanat akımında, beden-yer-mekân-zaman dörtlüsünü, bilinen dünya kalıplarının dışına çıkartıyor. Sözünü ettiğimiz bu dörtlü, dolaylı bir kuantum fiziğinin büyüleyici döngüselliği ve gizemi ile bizlere bir ipucu veriyor. Her şey birbirine karşıttır, aynı şeyler birbirlerini iter, çeker ve yok eder. Sonra bu itiş kaçış sürecinde yaratılan gerilim, üst benliğe yönelik etkiler nedeniyle bilincin olmadığı yeni bir alan yaratır. Burada sanatçının şizofrenî duyguları, evrilmiş kişiliği ve takıntılı rahatsızlığı birbirleriyle bir çatışkı içine girerler. Sözünü ettiğimiz bu gerilim ve çatıştı sayesinde, sanatçının resimleri üç boyutlu bir görüntüye kavuşur. Yayoi Kusama’nın eserlerine bakarken mantığınızın ve aklınızın sınırlarını zorlamaya başlarsınız. Karşınızdaki renkler, benekler, figüratif desenler ve garip çizgiler sizi bir anda farklı bir hayal dünyasına davet eder. 

Yayoi Kusama “düş ötesi” diye adlandırabileceğimiz resimlerinde “derin uyku” (letarji) anlamında alegorik bir yapının izdüşümünü yaratıyor. Baktığımız resimlerin metaforik biçimselliği, mantık ve akıl ötesi formları, bilincin derin bir uyku hali ile belirginleşiyor. Bu resimleri mantık, bilinç, akıl ve bilinen türden açıklamalarla algılamanız çok zordur. Derin bir uyku izlenimi veren resimlerin, farklı bir bakış açısıyla, devingen bir yapısı olduğunu da söyleyebiliriz. O halde, benliğin bebeklik halinden, yani arketipleri anımsatan, bilincimizin henüz gelişmediği, masalların ve söylencelerin yeterince belleğimizde bulunmadığı, tam anlamıyla kör ve sağır olduğumuz ilkel bir dönemden söz ediyoruz. Burada henüz bilgi birikimi, inanç, aile ve din baskısı, bilim ve sanat yoktur. Belleğin ve bilincin tıpkı bir sünger gibi her şeyi emeceği bebeklik döneminde, çevresel ve genetik koşullarla görülen halüsinasyonlar nedeniyle, kişinin şizofren bir hastalığa yakalanması söz konusudur. İlkel dönemde saf aklın boşluğu, aynı yoldan ilerleyen bilincin merak dürtüsüyle kendini var etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Ancak söylenceler, doğa korkusu (yıldırımlar, şimşekler, fırtınalar, tacizler, panikler vb.) nedeniyle yaşanan ruhsal travmalar kişinin benliğini ve bilincini derinden etkilemiştir. Yayoi Kusama’yı insanın ilkel dönemiyle özdeşleştiren tanımlamalar, bize bunları söyletir. 

Yayoi Kusama 1967 yılında Woodstock'ta

Yayoi Kusama da çocukluk yıllarında sürekli düşler, sanrılar, anlamlandıramadığı imgeler ve nesneler gördüğünü söyler. Onun görmüş olduğu puantiyeler (noktalar ya da benekler) sanatçının düş gücünü geliştirmekle birlikte, tüm bilincini de ele geçirmiştir. Böylelikle düşleri, halüsinasyonları, onu gerçeğin sınırlarını aşan bir hayal dünyasına getirmiştir.      

Sanatçının resimlerinde zamansızlık duygusu öne çıkar. Resmin hangi zamana, mekâna ve hangi kişiye (bedene, cinsiyete, topluluğa, coğrafyaya, inanca) yönelik olduğu belli değildir. Resimlerindeki eşzamansızlık (noolojik) duygusu sizi kendine çeker, istediği gibi yönlendirir, belirgin bir yoruma ulaşmanızı engeller, susturur ve hayal gücünüzün kapılarını aralar. O küçük beneklerin toplanıp ayrışması, renklerle oluşturduğu figürler ve nesneler, sanatçının zamansızlık ve sonsuzluk içeren resimlerine düşünsel bir değer katar. 

Leibniz felsefesinde “monad”, sonsuz küçüklükte olan, ruhsal ve maddi varlıklara verilen bir addır. Leibniz’in kendi oluşturduğu bu kavrama göre, monadlar, tıpkı kuantum fiziğinde olduğu gibi, kendilerini fizik kurallarının dışında tutarak belirsizliğin tanımını verirler. Sonra da buna bir “değer”(düşünsel etkinlik, sonsuzluk, cevher) eklerler. Yayoi Kusama’nın resimlerinde de bunun apriori (önsel bilgi) bağlamında karşımıza çıktığını görürüz. Sözü edilen bu benekler (puantiyeler) ile renklerin karışması sayesinde gerçeğin eğritilmesiyle, zaman ve mekân dışı bir evren ortaya çıkar. İrili ufaklı ve değişik renklerle bezenmiş olan bu puantiyeler, insan bedenini, mantığını, aklını ve tüm gerçekliği içine çekerek başkalaştırır. Varoluşun gerçekliği ve bireysel tekilliğin tümevarım anlayışı ile birleşir, izleyici hiçliğin sonsuzluğunda kaybolur. İlk başta melankolik, şiirsel hatta ürkütücü gibi gelen Yayoi Kusama’nın resimleri insanın bedensel yok oluşunun simgesel bir anlatımıdır.  

Şizofren hasta, kendini düşlerden, sanrılardan ve halüsinasyonlarının yarattığı dünyayı bilinen gerçeklikten koparamaz. Kendisi de orada, o hayal âleminin içinde bir yer bulur. Bilincin, aklın ve mantığın ötesine geçildiğinde oradaki ilkel (primitif) yaşamın ayak izleri bulunur. Kişi, onları takip ederek kendi yolunu belirler. Orada en diplerde, kişinin herkesten sakladığı, üstünü örttüğü, paylaşmak istemediği sırları, fantezileri, suçları, beklentileri vardır. Şizofren, bu alanın ortasında tek başınadır. Yayoi Kusama gibi, bazıları da bilinçdışı bir istemle, aslında belki de doğuştan gelen bir yetkinlikle yaptığı resimlerinde, bilincinin diplerinde sakladığı şeyleri görüntülere dönüştürüyor. Onlarla bir şeyler anlatmak istiyor. Hiç değilse onlarla “bir” oluyor.  

İki boyutlu olan resim sanatı, Yayoi Kusama’nın eserlerinde gerçeklik algısını dezenformasyona uğratır, zihinsel algısallığın ve mantığın bilinç dışına çıkmasına yol açar. Bu düşler tarlasındaki fizik dışı imgeler, bastırdığınız anılar, unutmaya çalıştığınız bazı olaylar, yalanlarınız, suçlarınız, hatalarınız, ayıplarınız vardır. Şizofren kişi, bunların arasında kalır ve kendine böyle bir dünyadan sürekli sesler geldiğini, gözünün önünde tuhaf nesneler belirdiğini zanneder. Yayoi Kusama da tamamen buradan beslenir, diyebiliriz. Ancak onun bu düşsel zenginliğini, geniş hayal gücünü, yaratıcılığını sadece şizofren ve takıntılı olmasına bağlayamayız. Onun el becerisi, sanat deneyimi, aldığı dersler, seyahatleri, yalnızlığı, düş kırıklıkları da bunu tetikler. Bunlara bir de sanatçının “takıntılı” biri olduğunu eklemeliyiz.  

Yayoi Kusama, bir söyleşide şunları söyler:  

“Bir gün kırmızı çiçekli desenli bir masada oturuyordum. Ufuktaki kocaman güneş çok parlıyordu. Başka yere bakınca nihayetinde her şeyin kırmızı desenlerle kaplandığını görüyordum. Kendimi duvarlarda tırmanıyor, tavanlarda dolaşıyor gibi hissediyordum. Bütün mekânlarla birlikte sonsuzlukta yüzüyor gibiydim. Sonra sonsuzluğu bir hiçlik olarak görmeye başladım. Kırmızı benekler, çiçekler çoğalarak etrafımı sarıyordu. Bir süre sonra bütün kırmızı benekler sanki üstüme gelmeye başladılar. Kaçmaya başladım, merdivenlerden hızla iniyordum. Ben koştukça merdivenler sonsuzluğa uzayıp gidiyorlardı.”* 

Yayoi Kusama yaşadığı bütün ruhsal ve akılsal zorluklara karşı ayakta kalabilmeyi başarmıştır. Onun en büyük destekçisi yaptığı resimler olmuştur. Sanatın özgünlüğünü kendine bir dayanak yapmıştır. Her ne kadar kısır bir döngü içinde yaşasa da resimleri sayesinde bu dünyanın içinden çıkabilmektedir. Onun kendi dünyasında uçuk renkler, sonsuz puantiyeler, garip çizgiler, ucubeleri andıran figürler vardır. Onların arasında kendini mutlu ve güvende hissetmektedir. 

Yayoi Kusama resim sanatının gücünü benzer türden hastalara örnek bir davranışla göstermektedir. 

*Doç. Dr. Hasan Kıran, Sanat & Tasarım Dergisi 117, “Puantiyeli Sonsuzluğun Obsesif Sanatçısı: Yayoi Kusama”, Monro, 2012: 78.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR