Bolaño benim için bir babadan ziyade gece geç saatlerde eve gelip pencereden odama tırmanan ve başından geçenleri anlatmaya koyulan bir ağabey gibiydi.
Alejandro Zambra’yı önceden okumuştum. Özellikle Eve Dönmenin Yolları beni çok etkilemişti. Hatta yalnızca bu kitabı okumanın, onun dünyasını anlamama yeteceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Ne zaman ki, yazdığı son üç kitabı peş peşe okudum ancak o zaman onun edebiyatı hakkında ayağı yere basan düşünceler edinebildim. Artık daha önce hissettiğim ama türlü anlamlandıramadığım duygunun ne olduğunu biliyorum, ortaya koyduğu metinlerin güçlü tonu. Bütün uyumsuzlukları bir anda ortadan kaldıran, farklı öyküleri ve farklı ruh hallerini neredeyse hiç belli etmeden üst üste yığan o kuşatıcı ses. Fakat kimilerinin söylediği gibi bu yalnızca hüzünlü bir ses değil, bence çok daha fazlası. Eğer Alejandro Zambra’yı bir şair olarak görseydim muhtemelen en çok da bu yönüne odaklanırdım – yani sese. Zira kimi zaman, kimi insanlar için düzyazı, şiirin en zorlu biçimlerinden biri haline geliveriyor.
Marcelo Rioseco: Şilili Şair’in karakterlerinden Gonzalo’yla karşılaştığımız ve ona Carla’yla ayrıldıktan sonra üvey baba olmanın buna değip değmediğini sorduğumuz kurgusal bir senaryo hayal edelim. Sizce nasıl cevap verirdi? Neticede babalık açısından tuhaf bir durum bu, sanki bir tür son kullanma tarihi var da, bir şeyler ters gittiğinde o tarih apansız devreye giriyor. Ne dersiniz, bütün o sevgiye ne oluyor? Nereye kayboluyor? Soruyorum çünkü romanın böyle bir sona evrildiğini düşünüyorum. İki adam birlikte yürüyor, bir şeyleri geri almaya çalışıyorlar ama o şeyin ne olduğundan kendileri de pek emin değiller.

Alejandro Zambra: Sorunuz benim verebileceğim yanıtlardan çok daha güzel ama yine de elimden geldiğince yanıtlayayım. Şilili Şair’in, Ağaçların Özel Hayatı’nın devamı, daha doğrusu yeniden yazımı olduğunu fark etmem birkaç ayımı aldı. Elbette üvey babalık en baştan beri var olan ve iki kitabı birbirine bağlayan bir olgu. Üstelik Şilili Şair, şiirden ziyade üvey babalıkla ilgili bir roman. Fakat bu sahne yerli yerine oturduktan sonra ve Gonzalo kitabın ilk üçte birlik kısmında üvey baba kelimesiyle boğuşmaya başladığında iki kitap arasında köprü vazifesi gören o on yıllık süre üzerine düşünmeye başladım. Belki de Ağaçların Özel Hayatı ile Şilili Şair arasındaki temel fark, üvey baba kelimesiyle verilen bu mücadelenin yoğunluğunda yatıyor – ve ortaya çıkan yenilginin büyüklüğünde.
Özellikle Bonzai’den beri, hepimizin hissedip acısını çektiği ama aynı zamanda her gün müteşekkir olduğu meşruiyet ve otorite krizi hakkında konuşmaya çalıştığımı düşünüyorum. Kimi bakış açılarına göre bütün tartışmalar aslında meşruiyet ve otoriteyle ilgili. Üvey babalığın gayri meşru alanını erkeklikle ilişkili olarak tasvir etmekle ilgileniyordum – hâlâ da ilgileniyorum. Üvey babalar kötü adamlardır. Bunu edebiyatta, basında hatta –hem düz anlamsal hem de çağrışımsal olarak– dilin kendisinde bile görürüz. Böyle bir figürle özdeşleşmek kolay değil. Fakat Gonzalo gibi bir üvey babanın, öteki üvey babalar hakkında aynı yargılara sahip olsa bile, onlarla aynı düzlemde olması gerekmiyor. Benzeri erkeklik için de geçerli. Başka erkeklerle özdeşleşmek kolay değil. Kendinizi yüceltmek ya da bir şekilde istisnai olduğunuzu göstererek ön planda olmaya çalışmaksa absürt olduğu kadar aldatıcı. Üstelik istisna olmak, yalnız kalmak anlamına gelir. İstisnai hikayelerse yalnızlığın hikâyesidir. Yoldaşlık etmek, en azından geleneksel olarak yoldaşlıktan anladığımız şeyi bir kez daha formüle etmek bizim için çok zor. Öte yandan kurduğumuz ilişkiler de acımasızca rekabetçi olmaya devam ediyor.

Bana kalırsa Gonzalo üvey baba olarak yaşadığı deneyimin en başından beri gerekli olduğunu biliyor ya da daha ziyade önceki deneyimlerinin bu konuda kendisine yardımcı olabileceğine güvenmiyor. Ayrıca bir de aşk büyüsünün verdiği suçluluk duygusu var; mevzu bahis aşk olduğunda en baştan beri ayrılığın kalıcı bir olasılık olduğunu bilir ama buna rağmen ömür boyu sürecek bir aşk fikrine tutunuruz, işte tam da bunun verdiği suçluluk. Ve ayrıca başka birine güvence vermiş olmanın, bilinçli ve istikrarlı bir çocuk yetiştirmiş olmanın suçluluğu. Kimse bir çocukla sırf onu terk etmek için yakınlaşmaz. Gonzalo’nun Vicente’yi terk etmediğine inanması için sağlam bir mantık dizgesi olsa da, aslında biliyor, onu terk etti.
Fakat bu romanda gerçek kahraman Vicente. Terk edilen bizzat o olsa da, terk edilmediğine inanmak zorunda kalıyor. Bu yüzden alenen yaşayamadığı bir keder var. İşte bu noktada “üvey” ön eki, üvey oğulun aleyhine dönüyor. Benim için yazmanın çok zor olduğu, düşündükçe acı veren ama buna rağmen önemsizmiş gibi görünen bir sahne var; Vicente Gonzalo’ya onları terk edip etmeyeceğini soruyor. Gonzalo ise hayır demek zorunda kalıyor, onları asla terk etmeyecek. Bunu söylediğinde elbette kendisi de durumun böyle olmasını umuyor ama öte yandan doğru olmadığının yahut olmayabileceğinin farkında.
MR: Santiago’daki bütün şairlerin bir araya geldiği parti sahnesine kadar Şilili Şair isminin roman için çok uygun olduğunu düşünmüştüm ama o sahneden sonra kendi kendime bu kitabın adı Şilili Şairler olmalı, dedim. Peki siz bu romanda Şilili şairler hakkında neler anlatmak istediniz? Yoksa bu roman kendininiz ya da öteki şairleri yakından incelemenin farklı bir yolu muydu?
AZ: İşte tam da bu yüzden tekil başlıkları tercih ediyorum – bu sayede romanı sizin sormuş olduğunuz soru üzerinden, hani neredeyse bir bilmece çözer gibi okuyabilirsiniz. Şilili Şair kim? Milliyet olgusunun gizemlerine ancak Şili şiirinin durduğu yerden dahil olabildim çünkü milliyetimin, Şililiğimin gelenek olarak kabul edebileceğim tek unsuru buydu. Hemen hemen her şeyi sorguladım, tartıştım, kimi zaman görmezden gelip bir kenara attım ama Şili şiirine karşı hiçbir zaman bağışıklığım olmadı. Şili şiirinde oyun arkadaşlarımı buldum.
Her zaman şiire özenmişimdir. Hikâye anlatmakta çok daha iyiyim ama şiire olan hevesim hiç sönmedi. Yirmili yaşlarımda kötü bir şairdim. Bu belki de şiirin okunaksızlığından istifade ettiğim için böyleydi – konuşmadan konuşmak istemiştim, bir şeyler söylüyormuş gibi görünmek, tıpkı uzaktan gördüğünüzde dudakları kıpırdayan ama ne söylediği duyulmayan biri gibi olmak. Ya da konuyla ilgili hiçbir fikri olmamasına rağmen çok iyi gitar çaldığına yemin eden ve bir gruba davet edilmeyi bekleyen biri gibi… Böyle bir gruba davet edildim, kendimi aptal durumuna düşürmek için sahneye çıktım. Bazı insanlar güzel ve anlaşılabilir şeyler söyledi ama bazılarının sözleri –en nihayetinde korkunç olmasa da – gerçekten korkunçtu.

MR: Sergio Parra’nın kendisi olarak ortaya çıkması hoştu. Romanda gerçek ismiyle yer alan tek karakter o muydu emin değilim ama Santiago’daki edebiyat çevrelerine yapılan eğlenceli bir göndermeydi. Karakterlerinizi oluştururken gerçek isimlerden mi ilham alıyorsunuz yoksa hepsi tamamen kurmaca mı?
AZ: Her zaman gerçek yaşamdaki modeller üzerinden çalışmışımdır. Kiminin gözleri, kiminin elleri, kiminin düşünme tarzı. Fakat yazarken tasvir etmeye çalıştığınız kişinin tesadüfen gerçek yaşamdaki biriyle tamamen örtüştüğü nadir durumlar da var. Şilili Şair’deki pek çok karakterde bu oldu – Rosabetty Muñoz, Armando Uribe, Nicanor Parra ve elbette Sergio Parra. Şunu demek istiyorum; derdim Şili şiiriyle ilgili belgesel nitelikli bir roman yazmak değildi, tam aksine Gonzalo ve Carla’nın, Pru ve Vicente’nin maceraları için kurgusal bir edebiyat alanı yaratmak istedim. İşin doğrusu elmalarla portakalları karıştırmak iyi hissettirdi ama romanı yazdığım süre boyunca hiç bozulmadan kalmasını tercih ettiğim karakterler de oldu.
MR: Çocuk edebiyatının sizin dünyanızda nasıl bir yeri var? Bunu soruyorum çünkü kitabınız Literatura Infantil’de şöyle diyorsunuz: “Okuduğum ve ortaya koyduğum edebiyatın gerçek, çocuklarla birlikte okuduğumuz edebiyatınsa bir nevi ikame ya da taklit olduğu yahut gerçek edebiyata hazırlık niteliğinde olduğu fikri bana hatalı olduğu kadar adaletsiz bir fikir gibi geliyor.” Bana kalırsa burada “gerçek edebiyat” ve yaşamak için, örneğin kızımızla ya da oğlumuzla zaman geçirebilmek için “gerekli olan edebiyat” hakkında söylenecek çok şey var. Siz ne dersiniz?
AZ: Edebiyat öncelikle arkadaşlıktır. Çok daha entelektüel görünmek istediğimiz zamanlar olabilir ama sosyal dürtü her zaman daha önceliklidir. Oyun arzusu her zaman oradadır – mahcup bir biçimde gizlemiş olabiliriz ama yine de oradadır. Genellikle yalnızken okur, yalnızken yazarız. Fakat zihinlerimizin bir yerinde her zaman arkadaşlarımız bizi izler ya da bir arkadaş olarak kendi edebi faaliyetimizi izleriz. Edebiyat, çocuklukta ya da çocukluğun sonlarına doğru, kimsenin adını işitmediği bir müzik grubu gibi parlayıverdi ve oturduğunuz çevreyi terk edip bu grubun hayranlarını aramak zorunlu bir hal aldı. Öyle çok da uzaklara gitmenize gerek yoktu çünkü hemen hemen her sokakta ya da blokta oturup bir şeyler konuşabileceğiniz tuhaf tipler hep vardı. Bu da şehirde dolaşmak ve insan ilişkilerini anlamak için farklı bir yolun ortaya çıkmasına sebep oldu. Ve bu bağlar sayesinde çocukluğa özgü inatçılığı ve keskinliği korumayı başarabildik. Hâlâ da koruyoruz. En azından ben hâlâ koruyorum. Benim açımdan saflık ve saflık arzusu arasındaki dalgalanma hâlâ çok önemli. Buna samimi ancak gönülsüz bir naifliğin aracılık ettiği imkânsız saflık arayışı da diyebiliriz. Aslına bakarsanız bu konular hakkında konuşmak zor; kendim de pek anladığımı söyleyemem ama yazdığımız bir hikâyeyi gözden geçirip kendimizde olan detayları fark ettiğimizde bu tarz detayları anlamak kolaylaşıyor.
Her neyse, sanırım bu benim, “çocukların” dünyasına açılan kapım. Yine de, bilhassa oğlumun doğumundan beri, bir nevi “edebiyat öncesi” alanın varlığını seziyorum –bunlar kast ettiğimi aktarmak için doğru kelimeler mi bilmiyorum ama ben bunu böyle adlandırıyorum. Şöyle de denebilir; edebiyat, müzik ve mizahın birbirine karıştığı o keyifli başlangıç anı. Bahsettiğim şey sezgiler. Zira o evreyi gerçekten yaşayıp yaşamadığımı bilmiyorum. Çocukluğumda bana kitap okuyan biri yoktu. Üstelik çoğumuz gibi ben de çocukça şeyleri geride bırakmak, kendimi komik durumu düşmüş hissetmemek için sürekli bir mücadele halindeydim. Sanırım hiç yaşamadığım, hatta kim bilir, belki de kısmen uydurduğum o zamanları şiir yoluyla geri alıyorum. Tesadüfen bulduğum, hatta aradığıma ters düşen bazı şeylerse nihayetinde benim için çok önemli hale geldi.

MR: İkinci tekil şahısla yazmak, henüz orada olmayan birine hitap etmek nasıl bir his? O anda karşınızda kim var? Bu bir tür monolog mu yoksa şiir yazdığınız o çocuğu, o çocukluğu beklemenin bir yolu mu?
AZ: Enrique Lihn’in Monólogo del padre con su hijo de meses isimli şiirini ilk okuduğumda kaç yaşındaydım anımsamıyorum. On üç ya da on dört olmalı. Bu şiir Literatura İnfantil için ve belki de Şili geleneğinde babalık hakkında yazdığım bütün yazılar için gizliden gizliye bir model oldu. Oğlumu kucağıma alır almaz her gün farklı bir gerçeklik biçimini deneyimlemeye başladım ve bu keyifli ama acı verici yeni oyun, trajik, dokunaklı ama aynı zamanda bir kutlama tadındaki zaman tasavvuru beni çok etkiledi. Çünkü yeni doğmuş çocuğunu kucağına alan her baba, sadece ilk seferinde değil her seferinde aynı şeyi düşünür: ya düşürürsem? Böylece henüz size yanıt veremeyen biriyle konuşmak, tam olarak böyle bir şey olmaktan ya da sadece böyle bir şey olmaktan çıkıp başka bir şey haline geliyor. Bu bağı şu ünlü yarı-uykusuzluğun gerçeküstü versiyonunda da kurdum: Literatura Infantil, oğlumun uyuduğu ama benim yarı uykuda olduğum televizyon koltuğu yazılarından doğdu. Şu an altı yaşında ve sürekli konuşuyor. Bense onun konuşmadığı zamanları hayal meyal anımsıyorum çünkü Lihn’in şiiri sayesinde daha ilk saniyeden itibaren iletişim halindeydik.
MR: Şilili Şair’de ve Un cuento de navidad’da bir hesaplaşma havası var ama bu kişisel anlamda bir hesaplaşma değil. Karşımızdaki geçmişiyle, kendisiyle hesaplaşan bir yazar ama bu yazarın kendinden intikam alma gibi bir derdi yok. Sizce edebiyatta, bilhassa da yazma eyleminin kendisinde, insanın kendisiyle hesaplaşma çabası var mı, hani sanki yazdığınız kitap, asla dönüp de değiştiremeyeceğiniz bir geçmişi hayali bir biçimde daha iyi hale getirebilir ya da telafi edebilirmiş gibi?
AZ: Bu fikre katılıyorum. Kimi zaman edebiyatın geçmişi değiştirdiği hissine bile kapılırım. Her halükârda geçmiş bizim karşımıza genellikle sorularla çıkar, yani bizler geçmişimizi sorularla hatırlarız ve edebiyat da bu tarz bir soru cevabı mümkün kılar. Yazmak her şeyden önce bir alışkanlıktır. Tabii bir de “yazar” olma meselesi var. Bir noktada karar veriyorsunuz ama alışkanlıkla oyunun çakıştığı zamanlar da oluyor. Ve öteki hedefler size uymuyor. Yazmak söz konusu olduğunda inatçı değilim. Kimi zaman o tarafa meylettiğim de oluyor ama aslında hepimiz kronolojik zamanla mücadele ediyor, kronolojik zamanın diktatörlüğüne karşı koymaya çalışıyoruz. Edebiyatla ilgilendiğim için şanslıyım. Edebiyat her zaman hayatımdaydı, herhangi bir zorunluluk olmadan kendiliğinden hayatın içindeydi. Biyografi öncesi dönemde diyebiliriz, olabildiğince saf bir biçimde yine oradaydı. Yazmasaydım daha az anlardım, daha az anlıyor olurdum. Yazmak benim için bir nevi koltuk değneği. Can sıkıcı bir imge gibi görünebilir ama ben Canetti’nin şu aforizmasını severim: “Kalem, koltuk değneğimdir.”
MR: Un cuento de navidad’da, yazarla editörün Bolaño’nun 2666 isimli kitabı üzerine tartıştığı bir sahne var. Bu kısmı okuduğumda kendinizle Şili şiiri ve kendinizle Bolaño arasında kurduğunuz ilişkinin birbirine paralel olduğunu fark ettim. Bolaño’nun şairlere olan bakışı çok daha epik ama ikiniz de Şilili şairlerin Şili şiirini karakterize ettiğini düşünüyor gibisiniz. Belki de Gonzalo’nun bir yerlerde ifade ettiği gibi, ezkaza bir kitap yayımladıysanız “yandınız demektir, artık Şilili bir şairsiniz.”
AZ: Bolaño’yu okuduğumda yaşım çok küçük değildi. Mesela Amerika’da Nazi Edebiyatı’nı yirmi bir, yirmi iki yaşlarında okudum. Dolayısıyla Bolaño benim için bir babadan ziyade gece geç saatlerde eve gelip pencereden odama tırmanan ve başından geçenleri anlatmaya koyulan bir ağabey gibiydi. Hayranlık duyduğum şairlerden Bolaño da hoşlanıyordu ama onu keşfetmek demek zihninizde Şili’ye özgü bir düzyazı biçimini tasavvur etmek demekti. Şilili romancıları okuyarak büyümeme rağmen Şili’nin öykü ve romanlarını geleceğin değil, tarihin bir parçası olarak görüyordum. Şimdiyse şiirle düzyazı arasındaki farkları abartmaktan vazgeçmenin bizim için daha makul olduğunu düşünüyorum. Ve gelenekselle avangard, şiirle anti-şiir. Nicanor Parra’nın önce mitleştirdiği ardından da mit olmaktan çıkardığı Nerudacı paradigma bana son zamanlarda çok eski usul geliyor. Ben daha ziyade şairin kahraman – anti-kahraman ekseninden koparılmasıyla ilgiliyim. Şair hem kendi toplumunda kendi rolünün gereklerini yerine getirir hem de bir pazar öğle sonrası mutfağa girip yemek pişirir.
MR: Uzun süredir ülke dışında yaşıyor olmanıza rağmen düzyazılarınızda hâlâ Şili’ye özgü çok fazla ifade, deyim ve kullanım var. Bunlarla kurduğunuz edebi ilişkiden bahseder misiniz, yazarken size yardımcı oluyorlar mı?
AZ: Edebiyatın, tek dil konuşan herkesin ikinci dili olduğuna inanırım. Bu ikinci dil, kişinin hem kendi dilini hem de kendi dilinin çeşitli versiyonlarını içerir. Bizler çoğunlukla anlamaya değil, anlamamaya istek duyarız. Edebiyata en çok da bu yüzden minnettarım. Ve müziğe. Bilmediğimiz deyimler, yabancı kelimeler, farklı kullanımlar – edebiyat açısından bunlar hiçbir zaman sorun değildir, tam aksine edebiyatın cazibesini artırır. Herkes anlık olarak da olsa anlamamaya razıdır; ama anlamamak sizi, o an anlamış olsanız belki de hiçbir zaman idrakına varamayacağınız gelecekteki bir anlayışa götürür. Sorunuzun yanıtının tam olarak bu olmadığının farkındayım ama yine de doğru. Kendi ülkenizin edebiyatı her zaman çok daha önemlidir ve size her zaman çok daha fazla acı verir. Bu tarz konular ilgimi çekiyor, üstelik bana kalırsa eğlenceli bir yanları var. Tek bir kimliğin körü körüne savunulmasına, konuşmayı tek bir diyalekt içinde dondurmaya meyleden herhangi bir mekanizmaya, dil gibi akışkan bir unsuru felç etmeye çalışan herhangi bir duruşa karşı hiçbir çekim hissetmiyorum. Kendi ülkeniz dışında yaşadığınız zaman kaybettiğiniz her şey aynı zamanda sizin için bir kazanımdır.
Aksanların yarattığı karmaşadan her zaman hoşlanmışımdır. Konuşma tarzım değiştikçe yazma tarzım da değişiyor. Çünkü müphem bir üslup anlayışım var ve elbette konuşma tarzımdan besleniyor. Ama elbette bu bir genelleme değil. Bir okur olarak sözelliğin bambaşka biçimlerde işlediği kitaplardan da hoşlanıyorum. Yine de bana göre her kelime, yazılı hale gelmeden evvel sesli olarak dile gelmeli. Oğlumun konuşma şeklinden her geçen gün daha fazla etkileniyorum çünkü İspanyolcasında bariz bir Mexico-City aksanı var. Kırk sekiz yaşındayım ve bu tip sorunlarla karşılaşmayı, kendi kelimelerime olan güvenimi kaybetmeyi, sonra da kendimi hayali ve geçici yeni bir güvenlik alanı inşa ederken bulmayı seviyorum.
MR: Latin Amerikalı olmak – Meksika’nın Latin Amerika kültüründe önemli bir ağırlığı var ve siz uzun süredir orada yaşıyorsunuz. Bu durum Şili edebiyatına olan bakışınızı ne yönde etkiledi? Kendinizi nerede hissediyorsunuz? Latin Amerika’da mı yoksa yalnızca Meksika’da mı yahut hissettiğiniz tek şey Şili’de olmadığınız mı? Yazdığınız yerin sizin için önemli mi?
AZ: Evet, elbette önemli. Kendimi yalnızca Meksika’da ya da Şili’de değil, ikisi arasında transit geçiş yapıyormuş gibi hissettiğimi söyleyebilirim. Bu yüzden sıklıkla imgelere başvuruyorum çünkü ülkeler arasında karşılaştırma yapmak kaçınılmaz ve gerekli olduğu ölçüde saçma da bir oyun. Eve her döndüğümde ülkem beni daha fazla Latin Amerikalı kılıyor. Ama aynı zamanda, çelişkili de olsa Şili’nin patolojik kötümserliğiyle Meksika’nın akıl almaz ve izah edilemez iyimserliği benim durumda daha fazla karşı karşıya geliyor. Fakat bunu iki ülke arasındaki rekabet olarak değil de, geleceğe dönük bir geçiş süreci olarak algılıyorum. Oğlumun ülkemi daha fazla sahiplenmesini, kendi ülkesi olduğunu hissetmesini gerçekten istiyorum. Bu çok basit, aptalca bir duygu ama Şili’den döndüğümüzde aksanının biraz olsun değiştiğini duymak bile çok hoşuma gidiyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






