Zemin ıslak, hizmetlinin sildiği yerler henüz kurumamış. Dışardaki sağanak yağmur, içeriye yağmış gibi. Binanın dışı gri, içi gri… Bu kasabaya ilk geldiğimde de aynı hisle dolmuştum. Yüksek binalardan göğün yüzü görünmüyordu. Güneş, kendini bulutların ardına saklıyor, dışarı çıkmak için yüz görümlüğü istiyordu. Bungun, kapalı havalar günlerce sürüyor, insanda hareket etme isteği bırakmıyordu. Burada nasıl yaşarım, diye uzun uzun düşündüğümü hatırlıyorum.
Yine kasvetli bir güne adımımı atmıştım ki koridorda yanımdan geçen çocuğa ilişti gözüm. Bu çocuğun kokusu mu değişti ne? Hiç böyle kokmazdı. Çok sevdiğim nane kokusu yayılırdı genzinden. Sınıfa geçince oturduğum yerden onu izlemeye başladım. Esmer, boncuk gözlü, sevimli Canan’ı. Çipil çipil bakardı insana. İçine içine göz bebeğinin. Son günlerde bir haller olmuştu bu kıza. Hem devamsızlık yapıyor hem de ödevlerini aksatıyordu. Hemen her gün uykusuz gelmeye başlamıştı okula. Sonra da kafasını sıradan kaldıramıyordu. Yanıma çağırıp konuşsam mı diye düşünürken birkaç gün daha gözlemlemeye karar verdim.
Okul çıkışlarında anneme uğruyordum. Hastalığı her geçen gün ilerliyordu. Onu bu kadar mecalsiz görmeye dayanamasam da başka seçeneğim yoktu. Bakıcı tutmuştuk Allahtan. Nuray Hanım, evin bütün işlerini gördüğü gibi anneme de çok iyi bakıyordu. Güngörmüşlüğü, evi çekip çevirmek konusundaki hüneri sayesinde gözüm arkada kalmıyordu.
Annem gittikçe küçülmüştü. Cenin pozisyonu alıyordu yatakta. Son günlerde, onunla göz göze gelmekten çekiniyordum. Beni tanıdığından bile emin olamıyordum çoğu zaman. Tanıdık bir şeyler arıyordum gözlerinde. Bana eskiden olduğu gibi bitimsiz bir şefkatle bakmasını en çok da. Yüzümü ellerinin arasına alıyor, heykeltıraş titizliğiyle inceliyordu. Gözümde yaş var mı, diyeydi biliyordum, bu yoklamaların nedeni. Acısı dinsin istiyordum hem de bir an önce.
Canan’ın da acı çektiğini düşünüyordum. Nedenini bilmediğim bir şey onun da canını çok acıtıyordu belli ki. Onun yaşındaki çocuklar yoruluncaya kadar oyunlar oynar, sebepsiz yere her şeye gülerdi. Bu çocuk, yaşının gereği olmayan şeyler yaşıyor olabilir miydi? Sorunun ağırlığı çöktü omuzlarıma. Annemin yatağının yanındaki koltukta uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda telaşla saate baktım, ilaç saati gelmişti. Yerimden fırlayarak mutfağa yöneldim. Döndüğümde, annem yatağında doğrulmuş, beni bekliyordu.
“Ne güzel uyumuşsun, uyandırmaya kıyamadım.”
“İçim geçmiş.”
“Helak oldun tabii. Hem çalışıp hem başımı bekliyorsun.”
“O nasıl söz annem, bir daha böyle sözler işitmeyeyim.”
Sarıldık. İlaçlarını içtikten kısa süre sonra uyuyakaldı. Battaniyesini örtüp odama geçtim.
Uyku ile uyanıklık arasında sallanıyordum. Kitabımdan birkaç sayfa okuduktan sonra gözkapaklarıma yenik düştüm. Sabah erkenden kalktım. İlk derse yetişmeliydim. Bugün ne olursa olsun, Canan’la konuşacaktım.
Rüzgârlı bir gündü. Durağa yürürken bir yandan yaprak fırtınasından kendimi korumaya çalışıyor; diğer yandan düşünceler arasında boğuşuyor, konuyu nasıl açarım, diye kafamda hesaplar yapıyordum. Onu incitmeden, üzmeden sorunu anlayabilirsem yardımcı olmam da kolaylaşacaktı. Düşünceler, beynimin kıvrımlarında yanıt arayan sorularla saklambaç oynuyor ve ben ebeyi bulmakta zorlanıyordum. Kendimi çaresiz hissettiğim zamanlarda yaptığım gibi derin bir of çektim.
Yıkık dökük okul bahçesinden içeriye girerken Canan’ın önüm sıra bezgin bir şekilde yürüdüğünü gördüm. Usulca yanına yaklaştım.
“Günaydın Canan, sabaha kadar film izlemiş gibisin.”
“Günaydın öğretmenim, keşke öyle olsaydı.”
“Son haftalarda okula uykusuz geldiğin gözümden kaçmıyor.”
“İsteyerek olmuyor öğretmenim.”
“Çok özel değilse nedenini benimle paylaşır mısın? Seni böyle görmek beni endişelendiriyor.”
“Anlatabileceğim bir şey değil!”
Gözlerinin dolduğunu ve ellerinin titrediğini gördüğüm anda geri adım attım.
“Ne zaman istersen dinlerim seni. Konuştuklarımızın aramızda kalacağına emin olabilirsin.”
Bir müddet, yanımdan isteksiz ayrılışını seyrettim. Sessiz, dalgın ve üzgündü. İçindekini dile getiremeyen fırtına kuşlarına benziyordu. Telefonumun çalmasıyla dikkatim dağıldı. Bakıcı, annemin uyumakta zorluk çektiğini, söylüyordu. Anlaşılan, ilaçlar artık etki etmiyordu. Koridorda dalgın ilerlerken kantin tarafındaki kalabalığı fark ettim. Çocukların sesleri okulu inletiyordu. Koşar adım yanlarına vardığımda Canan’ın yerde yattığını gördüm. Bayılmıştı. Hemen etrafını boşaltmalarını söyleyip başını ellerimin arasına aldım. Hava almalıydı. Çantamdaki kolonya şişesini istedim. Az sonra kendine geldiğinde yapmayın, yapmayın, diye sayıklıyordu.
“Yanındayım, merak etme. Güvendesin.”
Rahatlatmaya çalıştıktan sonra biraz dinlenmesi için odaya taşıdık. Bu arada hizmetlimiz Aysun Hanım, yanımızdan ayrılmıyor ara ara kolumdan çekiştiriyordu.
“Ne var Aysun Hanım, niye çekiştiriyorsun?”
“Biz aynı mahallede oturuyoruz da.”
“Eee…”
“Babası safça biraz, annesi de bu durumu kullanıyor.”
“Sadede gel!”
“Nasıl söylesem, anneyi biliyorduk zaten. Bu kızcağızı da kullandırmaya başlamış annesi.”
“Ne diyorsun? Canan daha on iki yaşında.”
“Bütün mahalle biliyor Hoca Hanım! ”
Duyduklarım karşısında dehşete düşmüştüm. Karşıma geçmiş bir de bütün mahalle biliyor, diyordu.
Odaya döndüğümde Canan hâlâ sayıklıyordu.
“Gelmeyin, üstüme gelmeyin.”
Canan’a sımsıkı sarıldım.
“Korkma, yanında ben varım! Seni, yatılı okula göndermek için elimden geleni yapacağım.”
Kendinde değildi. Bana gülümser gözlerle bakarken çocukluğunda kanamaya başlayanlara, hayatları boyunca yapılacak hiçbir pansumanın deva olmayacağının bilgisiyle bu yaşamak değil uzun ölüm, diye tekrarlıyordum içimden.






