Serkan Parlak: Bülent Bey, yoğun çalışmaların sonunda yeni öykü kitabınız Sarıkanat, A7 Kitap etiketiyle okurla buluştu. Kurmaca türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve yeni öykü kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim.
Bülent Görür: Öykü yazmaya başlamamda tesadüfün de tevafukun da yeri olduğunu düşünüyorum.
Çok okuyan biriydi babam. Mütevazı kütüphanemizde yerli yabancı bazı yazarların yanı sıra Aziz Nesin’in neredeyse bütün kitapları mevcuttu. İlk, Aziz Nesin’in kalın bir öykü kitabını okudum: “Koltuk”. İsmi halen aklımda. İlkokul son veya ortaokulun başlarında olmalıyım.
Lisedeyken dönemin çoğu öğrencisi gibi ben de politizeydim. Haliyle ilgim siyasal, kuramsal, sosyal okumalara yöneldi. Sonra biyografi, tarih, hatırat, iş dünyası… Çok kitap okudum ama kurmaca türler uzun yıllar arka planda kaldı. “Gerçekler” dururken kurmacaya zaman ayırmak anlamsız geliyordu. Kurmacanın rengârenk, uçsuz bucaksız dünyasından zevk almayı henüz öğrenmemiştim de diyebiliriz.
Yıllar sonra anılarımı derlemek istedim. İyi bir metin ortaya koyabilme düşüncesiyle yaratıcı yazarlık atölyesine kaydoldum. Ödev olarak öykü yazmam gerekiyordu. İşte benim öykü yazmaya başlamam böyle oldu, yani oldukça geç. Başlangıç zamanının salgın dönemine denk gelmesi bir anlamda şans oldu benim için, sınırsız boş zaman... Gece gündüz yazmaya başladım. Bir yandan kurmaca kitaplar okuyordum, okudukça kurmaca türlere hayranlığım arttı. Gerçeklerden kopuk olmaması kaydıyla kurmacanın her türünü beğeniyorum. Kurmaca yazmak zor ama yaratıcılık duygusu bambaşka bir şey; yazarken müthiş bir haz duyuyorum. Hani, bir dine çok sonradan katılanlar, normal dindaşlarına kıyasen daha fanatik tutunurlar; edebiyata yönelik öyle bir şey hissediyorum. A7 Kitap’tan yayımlanan “Sarıkanat” “Ahmakıslatan” isimli ilk kitabımdan sonraki ikinci öykü kitabım.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da öykülerinize başlarken ilham kaynaklarınız neler oldu? Bu soruyla ilişkili olarak şunu da sormak isterim, öykülerinizin ilk taslaklarını nasıl oluşturuyorsunuz?
BG: Olaylara, hayata mizah penceresinden bakmayı ve çevremi gözlemlemeyi seviyorum. Karakterlerde, olay örgüsünde ve anlatımda muzip, hınzır unsurlara yer vermek hoşuma gidiyor. Bu anlayış içinde bilerek veya bilmeyerek zihnimde biriken her şey ilham kaynağı olabilir. Yaşadığım, gördüğüm, işittiklerimle ilişkili herhangi bir şey. Bir fikir, bir karakter olabilir, anlatmak istediğim bir durum olabilir. Her şey ilham kaynağım olabilir herşey -bitişik halde-
İlkin çekirdek bir tasarım beliyor zihnimde. Bununla ilişkili sahneler yazıyorum, beğenirsem, olabildiğince hızlı yazarak metni genişletiyorum. Ortaya çıkan ham bir tasarım, ham bir metin oluyor. Hikâyeye biçim vermek, yani işin aslı bundan sonra başlıyor. Olay örgüsüne, karaktere, üsluba, her anlamda sayısız müdahalede bulunuyorum. Öykü tamamlandığında, ilk taslağa göre çok farklı bir metin ortaya çıkıyor genellikle.

SP: Sizce romanda, öyküde, şiirde döneme göre bazı konular, izlekler ön plana çıkıyor mu? Son dönemde ilişkiler, kadınlık ve erkeklik durumları, geçmişteki travmalarla hesaplaşma, aile ve bireysel yabancılaşma mesela. Sizin de bu anlamda zamanın ruhundan etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz?
BG: Zamanın ruhundan etkilenmemek mümkün mü bilemedim. Yazan kişi, yaşadığı dönemin, çağın özelliklerini aksettirmeli bence. Çünkü zaman içinde yalnızca teknoloji değil, yaşam biçimleri, öncelikler, değerler, pek çok şey değişiyor. Her döneme özgü farklılıklar öne çıkıyor. Dolayısıyla öykülerimde zamanın ruhunu yansıtmayı doğru buluyorum. Böylece zaman içinde nelerin değiştiğini, nelerin az değiştiğini veya değişmediğine dair izler bırakmak önemli. Gerçekten bazı hususların pek değişmediğini görüyoruz. Örneğin, bazı değerlere ilişkin söylemler: “Eskiden başkaydı! Artık ahlak kalmadı,” derler mesela. Oysa benzer yargılar, ilk Türk romanı kabul edilen “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” içinde “Şimdi edep namus kalmadı artık!” cümlesinde yer bulduğu gibi, “Bu gençlik nereye gidiyor!” ifadesi Sümer Tabletlerine kadar gidiyor. Bu durum sadece moral değerlerle ilişkili de değil. Büyüklerimiz radyolu yıllardan özlemle bahsederdi, bizler de siyah-beyaz televizyonun masumiyetini anlatıyoruz çevremize. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Anlaşılan, özlenilen geçmişin içinde de özlem duyulan başka bir geçmiş hep var olmuş.
SP: Öykülerinizin merkez izlekleri: aşk, kadın-erkek ilişkileri, Türk hukuk sisteminin karmaşık yapısı, 12 Eylül darbesi, bireysel, mimari ve ekonomik çöküş. Bu izleklerin içerdiği etik meseleler hakkında neler söylemek istersiniz, günümüzün temel yakıcı dertlerini öykü türü aracılığıyla görünür kılmaya çalışırken ne gibi hassasiyetler gözetiyorsunuz?
BG: Öncelikle belirteyim ki “günümüzün temel yakıcı dertleri” tanımınız hoşuma gitti. Yakıcı dertler o kadar çok ki: Yargı sisteminin biçare belirsiz hali mesela… Bir hukukçu olarak çok üzülüyorum. Ama edebi açıdan yaklaşırsanız, mizah, ironi optikleri ile izlerseniz, söz konusu yakıcı dertler müthiş bir esin kaynağı hazinesidir. Maalesef; ama öyle!
Bu yüzden, öykülerimde bireyi işlesem de; arka planda devlet mekanizmasının, idari işleyişin veya yargının garabetlerine değiniyorum. Benim hassasiyetim, hikâyeyi ironik bir bakışla ama gerçeklerden kopmadan kurgulamak oluyor.
Öte yandan, bahsettiğiniz temel yakıcı dertler yalnızca son yirmi yılın meselesi değil. Daha eski yıllarda, darbeler, muhtıralar zamanında; onun öncesinde ve sonrasında da vardı. Babam o dönemde memurdu benim. Evin içinde dahi siyaset konuşmaya korkardı, bize de tembih ederdi aman karışmayın diye. Bütün hassasiyetine rağmen yine de devletin hışmından kurtulamadı. Ağrı Dağı’nı kerteriz almış gayretkeş bir lokomotifin çektiği kuşetli bir trenle, üç gün sürecek yolculuğa çıkardılar beş kişilik ailemizi. Tayin ettiler sürgün kıvamında.
Demek istediğim, belli hassasiyetleri gözetme güdüsü ta çocukluğumda zihnime enjekte edilmiş olabilir ve bir şeyleri yazarken farkında olmadan gözettiğim hassasiyetler de vardır belki.
SP: Öykü kişileriniz çok çeşitli, psikolojik çözümlemeleri derinlikli. Ayrıca kitabınızın arka kapak yazısında belirtildiği gibi, “Hayatımızın kendi yıkımına doğru yol alan çöküşleri birbirlerine ne kadar paraleldir? Bu yıkım çizgilerinin arasındaki mesafe şaşmaz matematikle daima aynı mı kalır, yoksa o mesafe bir noktada kapanarak çöküşler birbiriyle kesişip iç içe mi geçer?” Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor; mekânlar, atmosfer, diyaloglar ve özellikle öykü kişileri söz konusu olduğunda.
BG: Öyküdeki karakterler çeşitli ama dikkat ederseniz hikâyenin merkezinde hep erkekleri anlatıyorum. Erkeklere önem atfettiğimden değil elbette. Bir kadının iç dünyasını yazmayı da isterim ama başarılı olur mu olmaz mı konusunda tereddütlüyüm. İlerde belki… Erkek bireyin iç dünyası, kadın ve toplumla olan ilişkisi, hayatı sorgulaması, kırılganlıkları, minör kaygıları, kurnazlıkları, zayıflıkları gibi noktalara ışık tutarak, olay örgüsünü çoğu zaman bahtsız, naif erkek karakterler üzerinden kuruyorum.
Aşırı uç olayları, durumları öyküleştirmeyi tercih etmiyorum. Belli bir amacım yok ama öldürmek, katletmek, aile içi tecavüz, şiddet gibi, televizyonların sabah kuşağı programlarında işlenen konularını yazmak hoşuma gitmiyor. Bunlar da yazılmalı, sarsıcı olduğu için öykü okuru açısından belki daha etkileyici ama benim tarzım değil. Hayatımıza sıklıkla dokunan detaylardan öykü çıkarmayı seviyorum. Örneğin, her sabah tıklım tıkış metroda ayakta giden bir insanın, oturabilmek amacıyla, oturanlar arasında ilk durakta inecek yolcu tahminini çaktırmadan yaparak onun karşısında dikilmeye başlaması, sonrasında oturabilmesi veya oturamaması süreci ilgimi çeker.
Atmosferi tasarlarken, yazı atölyesinde bir hocamızın “bildiğiniz araziyi azmak en doğrusu” deyişini hep hatırlarım. Öykülerimdeki mekânların Nişantaşı civarında, büyük şehirlerde veya bar, restoran gibi yerlerde geçmesi bu yüzden olabilir. Bilmediğim bir mekân veya atmosferi yazmam söz konusu olacaksa üzerinde ciddi çalışma yaparım.
SP: Uzun zaman çalıştıktan sonra nasıl bir hisle son noktayı koydunuz öykülerinize? Yazarken yeni şeyler keşfettiniz mi; duygu, düşünce dünyanıza öykülerinizin ne gibi katkıları oldu?
BG: Benim açımdan en zor kısımlardan biri öyküye noktayı koymak. Aslında son noktadan önce ara nokta koyuyorum. Öykü bitince dinlendirmeye alıyorum. Bir süre sonra tekrar üzerinden geçiyorum. Elbet yeni düzeltmeler, eklemeler çıkarmalar geliyor. Bana kalsa üzerlerinde sürekli çalışmak isterim ama mükemmelleştirmenin sonu olmadığını biliyorum. Sonuçta bir noktada teslim oluyorsunuz ve dosyayı teslim ediyorsunuz.
Öykülerimin, bana hissettirdiği önemli katkılarından biri yaratmanın gücü ve hazzıdır diyebilirim; tasarladığım bazı karakterleri çok seviyorum, onlardan kopamıyorum ve devam öykülerini yazmak istiyorum…
SP: Bülent Bey, nitelikli kurmaca okurları metni okurken aslında sadece anlatıcı ilgilendirir. Yazar ilgilendirmez, yazarın yaşam öyküsü özellikle. Değerlendirmeler anlatıcı üzerinden yapılır. Kurmaca metinlerde çözülmesi en zor konulardan olan anlatıcı meselesi hakkında öykülerinizde ne gibi problemlerle uğraştınız?
Öykü karakterinin iç dünyasını yansıtmak ön plandaysa, gerçeklik duygusunu daha iyi vermek adına ben anlatıcıyı tercih ediyorum. Hikâye, ziyadesiyle karakterinin dış dünyasına yönelikse o zaman üçüncü tekil anlatıcı üzerinden yazıyorum. Kural böyle ama uygulaması elbet bu kadar kolay ve sistematik olmuyor. İstisnalar oluyor, bu istinaslar bazen sıklaşıyor, bazı öykülerdeyse anlatıcı meselesi istisnailikten çıkıyor hatta.
SP: Hikâyeler iç evrenimizin, kozmik yapımızın yansımaları olarak dünyayı daha katlanılabilir hale getiriyor. Hikâyeler ötekilere yazılıyor, öznel alana hitap ediyor, okurları etkilemeleri gerekiyor. Günlük hayatta katlanamayacağımız gerçekler hikâyede, romanda katlanılır hale geliyor. Odaklandığınız izleklerden hareketle özellikle öykü türünü seçmenizin nedeni nedir?
BG: Başta da belirttiğim gibi, tür olarak öyküyü özellikle seçmiş biri değilim. Öykünün yanı sıra roman yazmayı da arzuluyorum. Konu olarak, acemi bir yazarın kitap çıkartma serüvenini anlatan “Yan Sanayi” isimli, kiminin novella saydığı yetmiş dört sayfayı bulan uzun öyküm bunun işareti olabilir. Ama öykünün, tek bir konuyu odak alıp derli toplu aktarabilme imkânı beni cezbediyor. Edgar Allan Poe'nun “tek etki kuramı” değil kastettiğim şey; okuru derinden sarsmak, yüreğini sıkıştırmak da değil. Yukarıda değindiğim üzere hayatın içinde öne çıkan aksaklıkları, bireylerin kırılganlıklarını mizahi unsurlarla okura aktarmayı tercih ediyorum.
SP: Sizi çok etkileyen roman ve öykü karakterlerini sormak istiyorum.
BG: Aklıma ilk Leyla karakteri geldi Seray Şahiner’in “Antabus” isimli romanından.
SP: Öykü türünde başucu yazarlarınız kimler, başucu kitaplarınız hangileri?
BG: Soruyu öykü ile sınırlandırınca, başucu yazarlarım olarak Sait Faik (Kumpanya) ve Haldun Taner’den (Ayışığında Çalışkur) bahsedebilirim.
SP: Dünya ve Türkiye özelinde salgın, iklim krizi, savaşlar, ırkçılık, şiddet, göçler ve temel eşitsizlikler üzerinden düşündüğümüzde bu zorlu günleri yazı aracılığıyla daha az hasarla atlatabilmemiz mümkün mü sizce?
BG: Sayılan zorluklardan etkilenmemek mümkün değil. Anılan zorluklarla baş edebilmek gayesiyle yazıyı araç olarak kullanan biri değilim. Ama bazı öykülerimde salgın, deprem, darbe gibi ortamlara maruz kalan insanların normal hayatlarını işliyorum. Onları mizahla aktarırken felaketin içinde bile normal hayatların devam ettiğini yansıtmak bana iyi geliyor olabilir. Kaldı ki yazmak bir anlamda paylaşmaktır ve acılar paylaştıkça azalır klişesini de göz ardı etmemeliyiz.
SP: Bülent Bey, son günlerde neler okudunuz? Önümüzdeki dönemde yeni üretimleriniz olacak mı?
BG: Son aylarda bitirdiğim kitaplar: Nabokov’dan “Lolita,” Dag Solstad’ın “Mahcubiyet ve Haysiyet”i ile Marquez’den “Anlatmak İçin Yaşamak”.
Önümdeki dönemle ilgili birkaç projem var yan yana yürüyen. Biyografik bir roman bunlardan biri, sonra Yan Sanayi adlı öykümün devamını yazmak için çalışıyorum, onu da roman olarak hazırlamak istiyorum. Derlememem gereken öykülerim var, bir taraftan otobiyografik roman…


.jpg)



