Çağla Özkurt • Patlamış Bu Mısır
3 Ağustos 2018 Öykü

Çağla Özkurt • Patlamış Bu Mısır


Twitter'da Paylaş
0

Günlerden o gün, yemek yapma arzusuyla mutfağa girdim; uzun zamandan sonra ilk defa yemek yapacaktım. Ona âşık mı olmuştum? Hayır. Artık hayatımda biri olsa fena olmayacaktı, toparlanmaya ihtiyacım vardı. Kapı zili çaldığında yemek yapma eylemine o kadar kaptırmıştım ki kendimi unuttum, aşk dolu sözcükler fısıldamayı. Güzel kokuyordu. Ne giydiğini hatırlamıyorum, mutlaka şık giyinmiştir. Kendimi yeniden yemeğe kaptırdım, unuttum, adamın salonumdaki varlığını, karnımın açlığını, biricik dostuma verdiğim sözü. Güzel kokulu adam elinde telefonumla yanıma geldiğinde dünyaya geri döndüm. Telefonu bana uzattı, anlamadım. “Telefonun çalıyor,” dedi. Hem güzel kokulu, hem kibardı. Arayan biricik dostumdu. Acı dolu bir yüz ifadesiyle telefonu elime aldım. İlk anda her şey oldukça normaldi. Dostuma verdiğim sinema sözü elbette aklımdan çıkmadı. Yalan. “Alo,” dedim, “Neredesin?” dedi, “Eyvah!” dedim, “Sinemanın önündeyim,” dedi, “Koşuyorum,” dedim, “Yetişemezsin,” dedi, “Geldim,” dedim. Hızla kapıya koştum. Güzel kokulu adam, “Dur! Nereye gidiyorsun? Hiçbir şey yemedin. Aç değil misin?” dedi, “Açım,” dedim, “Hani bütün geceyi birlikte geçirecektik,” dedi. Yarıda kaldı, yarım kaldı, bir elmanın yarısı kadardı. Kapattım kapıyı, uçtum. Koşmadım, âdeta uçtum. Sinema salonuna ulaştığımda hâlâ beş dakikamız vardı. Nefes nefeseydim, birazdan orta boy patlamış mısıra on iki lira vermenin acısını yaşayacağımı henüz bilmiyordum. Diğer taraftan mideme bir şeyler yollamanın harikülade hoşluğunu yaşamak istiyordum. İnsanlık, patlamış mısır aşkına düşmüştü, o ne sıraydı öyle! Bir de kredi kartım ‘yetersiz bakiye’ uyarısı verdi: Rezillik. Neyseki dostum tuvaletteydi, durumatanık olmadı. İnsan bu, belli mi olur? Olmaz! Sonunda elimde kalan son nakitle patlamış mısıra kavuştum.Tam o anda, ‘Patlamış mısır yemeye başladım,’ demek hafif kalır. Zaman durdu, sesler sustu, sadece ben ve patlamış mısırım kaldı. Keşke ona bir isim verseydim, mesela ‘Patlangoç'. Ne yaratıcıyım! Dostum tuvaletten sonunda döndü. Gittiği ânı asla anımsamıyorum. Başına gelenleri anlatmaya başladı, dinlemedim. Duyabildiğim tek şey açlığım ve patlamış mısırın ağzımda yarattığı şapur şupurdu. Arada dostuma nezaketen, hani yarım ağız derler ya, işte tam da öyle paketi uzattım. Ben doyana kadar hiç yememiş olmasını tercih ederdim. Filmin başlaması gereken vakitte salonun kapıları hâlâ kapalıydı. Bu durum beni asla rahatsız etmedi. Hâlâ içeri girmeye, filmi izlemeye hazır değildim. Açlığım azalan oranda devam ediyordu. Neyseki patlamış mısırla aramdaki ilişki derinleşiyordu. İçimde, büyüyen bir patlamış mısır vardı, yavaş yavaş o oluyordum. Zamanın gerçekten durmasını talep ettim. Tam bu sırada sinema salonunun kapısı açıldı. Önce içeri girmek istemedim; patlamış mısırımla mutluydum. Yalan. İlk giren bendim; bir kapı açılmışsa içeri girilir. Sonuçta böyle bir kabul var; açılan kapı kısmettir, tepemezsin. İçeri dalmakla kalmayıp, satın aldığım koltuk numarasına çoktan yerleştim. Koca bir yalan. Tamam, oturmam gereken koltuk numarasını hızlıca buldum, oturdum. Fakat buna tam bir yerleşme diyebilir miyiz? O çantayı nereye koyacaktım? Elimdeki patlamış mısıra ne olacaktı? Otuz yaşıma, onca sinema ve tiyatro koltuğu deneyimlerime rağmen, cevabını bilemediğim sorularla yeniden yeniden savaşıyordum. Zaten, “Yaşam bir savaş değil mi?” klişesiyle beyinciğim gayet meşguldü. Ben meşguliyetimle cebelleşirken salonun ışıkları alındı, film başladı, gözyaşlarım şelale olup akıverdi. Bütün bunlar ne ara oldu, hatırlamıyorum. Filmi zaten hatırlamıyorum. Yalan. Mutlaka bir şeyler anımsıyorum. Kansere yakalanmış anne ölüyordu ve bir çift boşanma aşamasında, hayatı birbirine zindan ediyordu. Galiba yaşam-ölüm birlikteliği, hayatın anlamsızlığı üzerine bir filmdi. Tam olarak hangisine ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Böğürmekten canım yanıyor, canım yandıkça patlamış mısıra sığınıyordum. Gözyaşı miktarımla doğru orantılı olarak patlamış mısırı ağzıma atıyor, aynı oranda çiğniyordum. Ne ara o kadar hızlandım, hangi sahnede hayatımdaki şelaleli anları anımsamaya başladım, inanın yok. Var tabii ki, hayatımdan bir parça hikâyede ya da hikâyeden bir parça hayatımda. Ne fark eder ki? Sonuçta, karnımı patlamış mısırla doyurmaya adadım; o sıralar hayatımı adayacağım başka bir şeyim yoktu. Bir şeyim yoktu. Ama yok varsa, var da vardır. Belki de ne vardır, ne de yok. Yine ne fark eder? Şu sıralar da adanacak bir şeyim yok. Kim bilir, belki o sıralar bir şeyler olur da değişir. Değişti. Her hikâyede, “bir gün bir şey olur her şey değişir” kuralı vardır; âdeta hikâyede dönüm noktası yaşanır. İşte tam olarak hayatımın dönüm noktasını yaşadım. Solumda oturuyordu. Bedensel olarak bir erkekti. Sesi baya gür ve kararlıydı. Belli, rahatsız olmuş. Rahatsız olabilmiş, bu çok güzel. Keşke ben de olsam ama olmayınca olmuyor. “Şunu daha sessiz yiyebilir misin?” dedi. “Evet,” diyebildim. Sana ne! Yok, yiyemem. Ağlıyorum görmüyor musun, cümlelerini kusabilmeyi kendimden zaten beklemiyordum. Hiç beklemeden cevabı ânında mı yapıştırdım, yoksa alnına mı yapıştırdım, bir cevap yapıştırabildim mi? Ağzımın kenarıyla pis pis sırıttım. Bu bir tepki sayılır mıydı? Onu rahatsız edebildim mi? Sanırım, evet. Hayır mı yoksa? Yine de rahatsız etmenin tatmin olmaz hazzını yaşadım. Yalan. Yaşadığım haz falan değildi, pıstım. Patlamış mısırımdan vazgeçmek zorunda kaldım. O pamuk gibi beyazlığa sığınamayacaktım. Üstelik merak ediyordum: “Nasıl biri acaba?” Kafamı sola hiç çevirmedim. Sadece kısacık saniyelerdi, bakmak denemez. Erkek bedenindeydi evet, dahası yok. Kısa saçlı mıydı? Gözlük takıyor muydu? Uzun mu, yoksa yuvarlak yüzlü müydü? Esmer miydi? O da ağlıyor muydu? Denedim, patlamış mısıra sığınmamayı, en azından sessizce yemeyi, ağlamamayı. Başarılı olamadım. Pısmanın derin çaresizliğiyle mısırımı yemekten vazgeçtim. Patlamış mısır üzülmüş müydü? Belki. Artık yolların ayrılma zamanı gelmişti: Paketi sağımda oturan dostuma uzattım. Belki onlar mutlu olurdu, belki dostum başarırdı. O zaten başarırdı. Yalan; patlamış mısırdan kurtulmaya çalışıyordum. Biricik dostum da ağlıyordu. Sırtını sıvazladım. “Yanındayım,” dedim. Bak yine yalan söyledim. Evet, yanında oturuyordum, o kadar. Ayrıca sırtını sıvazlamadım. Sadece, omzuna şöyle parmak ucuyla dokundum. Sanki, merak etme yanındayım., dermişçesine. Elbette merak ediyordum, bu yiyemediğim patlamış mısır paketini nereye koyacaktım? Yere bırakamazdım, bu ayıp. Koltuğumu onunla paylaşmayı istemiyordum. Dostum keşke alsaydı paketi, hiç fena olmayacaktı. Hem dostlar ne içindir? Elimde yiyemediğim patlamış mısır paketiyle mi ağlamaya devam edecektim? Peki kim beni o minnoş mısırları şapur şupur yemekten alıkoyacaktı? Koltuğumu, paketle paylaşmak zorunda kaldığımda filmde şu sahne vardı: Anne, aldığı kemoterapiden dökülen boşluğa bakıyordu. Klasik sahne işte: Kemoterapiden saçları dökülen karakteri oynayan oyuncu, ayna karşısında acınası birtakım roller keser; alttan daha acınası bir müzik girer; seyirci arınmasını yaşar. Arındım. İçimdeki bütün olumsuz enerjiyi boşalttım. Yalan. Oyuncu, olayı baya abartmıştı, salya sümük ağlıyordu.Ben de ağlıyordum ama yetmez, yetmedi. Diğer taraftan merak etmekten kendimi alamıyordum: Solumdaki nasıl biriydi? Kafamı azıcık çevirip bakmaya yeltendim, fark edecek sanıp hemen önüme döndüm. Hep bu kadar dönektim. Film bittiğinde, hızlıca gözyaşlarımı sildim. Hiç ağlamamışım gibi yaptım. Herkes çıkışa gidiyordu. Her gördüğüm ışığı çıkış mı sandım? Sanmadım.Oturuyordum. Hayır, bir çıkış var da ben mi gitmiyorum? Hem bakakalırım canım, giden geminin ardından. Hoş, hicranlı hayatın son matemi değil ya. Bilirim, gidenler gdönmeyecek. Dönmezse dönmesin. Boş versene, oturur götümle, tüttürürüm cigaramı, bakarım keyfime. Elbette, film sonrası salondan dışarı çıktık. Elbette, dostumla film üzerine kritik yapıp gayet entelektüel eleştirilerimizi birbirimizle paylaştık. Sonuçta, dostlar birbirleriyle bir şeyler paylaşırlar: “Güzel filmdi.” “Evet, evet güzeldi. Ben de sevdim.” “Sahneleri çok güzel kurgulanmış.” “Evet, evet. Kurgusu yaratıcıydı.” “Birer bira içelim mi?” “Vaktim yok. Yetiştirmem gereken iş var,” dedim. O sıralar aşırı işsizdim. Belki bu harikulade, eleştirel film okuması yerine, Mendilin var mı, ya da, Sen de benim kadar ağladın mı, diye sorsaydım, birbirimize sıkıca sarılır, ayrılırdık. Belki, ayrılmaz, sinemanın önünde oturup birlikte ağlamaya devam ederdik. Pişmanım. Yalan.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR