Sigara uğruna…
Açık bahçe kapısının tam önüne denk gelen, her seferinde lanet okuduğum o eski püskü sandalyede bir bacağımı kıvırıp altıma almış oturuyordum. Sevgi Hanım dün akşam yemek saatinde gizlice üst kata çıkıp gördüğü ilk odaya, yani benim odama girmiş, tüm sigaralarımı çalmıştı. Nasıl mı bu kadar emindim? Ondan başka bunu yapacak biri yoktu çünkü. Zaten bizim katta yattığı zamanlarda kocasının getirdiği sigaralardan bir fırt çekip yüzünü buruşturarak yere atardı. Meğer onlardan içemiyormuş. İçemiyordu, çünkü daha hafiflerine ihtiyacı vardı!
Halbuki onunla barıştığımızı sanmıştım. Gökyüzünün kızıla büründüğü gece sigara odasına gelip, “Montun da senin gibi çok güzelmiş” demişti bana, teşekkür etmiştim ben de. Sonra koridorda eğlence varken kediyle dans edişime gülümsememiş miydi? Üstelik bu, Sevgi Hanım’ın, eminim ki hastanedeki tek gülümsemesiydi. Ama ne yaparsınız, deli işte! Sigaralarımı çaldığından beri herkesten o kadar fazla sigara istemiştim ki, artık haklı olarak vermiyorlardı. Kaçıncı olursa olsun sorgusuz sualsiz bana sigara verecek olan arkadaşlarım da birer birer taburcu olmuş, giderken bana dumansız, boş bir hava sahası bırakmışlardı. Artık etrafta ne o hanımefendi tavrıyla dolaşıp tatlı sözler eden, komiklik yapan, bira göbeğiyle ve çatallaşmış sesiyle varlığını hissettiren Serap Hanım vardı, ne dik duruşuyla bir yandan kitap okuyup bir yandan yürüyüş yapan, sıkılınca gelip Açelya’nın taklidini yapan Oben Abla. Rümeysa’nın gülümseyen yüzünü, yardımseverliğini, kırmızı kıvırcık saçlarını bir daha göremeyecek, EKT sonrası “Ben kimim?” diye soruşlarına, her unutuşunda sıcacık bir şekilde yeniden tanışmalarına şahit olamayacaktım. Sabahları yüzbir oynayacak kimse kalmamıştı. Akşamları kâğıt oynarken gülen sesler de sönüp gitmişti. Yerinde taze bir yalnızlık vardı. Ben de burada oturmuş, dedemin, köpeklerin, yatağımın, denizin, çocukluğumdaki ağabeyimin, kalabalıkta yalnızlığın, karmakarışık yolların özlemini çekerken, hemen sağımdaki odasından çıkacak doktorun benim doktorum olmasını, beni görüşmeye çağırmasını ve bahçeye baktıkça canımın sigara çekmemesini diliyordum. Ama biliyordum, bu dileklerin gerçekleşme ihtimali, Sevgi Hanım’ın dürüst bir itirafta bulunma ihtimali kadar düşüktü.
Az sonra Merve’nin birilerine bir şeyler sorarak yanımdaki merdivenlerden indiğini duydum. Sonradan anladım ki, kaybolan kıyafetlerinin peşindeydi. Merve, söylediğine göre ya 23 ya 27 yaşında, kahverengi küt saçlı, şehla gözlü, sakallı bir kızdı. Ben daha ne kadar burada kalır, acaba taburcu olduktan sonra teyzesi onu evine alır mı, alsa da ona insan gibi davranır mı diye düşünürken yanımda bitivermişti. Kirlenmiş gözlüklerinin arkasından bana bakıyor, “Gördün mü?” diye soruyordu. Görmemiştim. Ama onun bu durumu kafamda bir ışık yakmıştı; kaşlarımı kaldırdım. Merve’yi herkes severdi, ona yardım ederken sigara istesem belki bana bir sıcaklık duyup verirlerdi. “Gel, birlikte arayalım” dedim, kolumu onun omzuna koyarak. “Teşekkür ederim Zehra Abla” dedi. Devasa kahverengi kapılardan yemyeşil bahçemize çıktık. Hava mis gibi kokuyordu. Ağaçların dallarından süzülen güneş ışıkları hafif bir esintiyle beraber yüzümüzü okşuyordu. Dışarıda olsaydım da böyle küçük şeylerden zevk alır mıydım diye düşünmeden edemedim. İlk durağımız, birkaç düşmüş yaprakla beraber oturan İlayda oldu. Sessiz sakin, dalgın bir şekilde oturuyordu.
“Pembe tüylü bir hırka gördün mü?” diye sordu Merve.
“Görmedim” dedi İlayda bir solukta.
“Ya siyah bir eşofman, mavi çizgili?”
“Hayır.”
“İlayda be, birinden sigara isteyebilir misin benim için?”
“İstesem kendim için isterim” dedi, ters ters bakarken. Gıcık İlayda’dan umudum yoktu zaten. Teşekkür edip başka bir gruba doğru yürüdük. Biraz ileride çamfıstığı kıran iki kadın vardı. Biri eskiden hayat kadınlığı yaptığı söylenen, kendinden emin biriydi. Diğeriyse bana uzaktan teyzemi hatırlatıyordu.
“Pembe tüylü bir hırka gördünüz mü? Biri çalmış ama hemşireler ilgilenmiyor.”
“Görmedik canım” dediler. Bu kez hemen atıldım.
“Bir tanecik sigara verebilir misiniz acaba?” Cevap tanıdıktı:
“Çok az kaldı tatlım.”
Yine süklüm püklüm oradan uzaklaştık. Ama bu sefer şansımız yüksekti; hep oturduğumuz çardağa yürüyorduk, en az dört beş kişi vardı orada. Bazıları sigara içiyor, bazıları da önlerindeki atıştırmalıkları yiyordu. Hemen arkalarında ise alt kattakilerin bahçesiyle bizim bahçemizi ayıran teller, onlarla konuşabildiğimiz koltuklar vardı. Hepsi orada oturuyordu; bir sürü sigara paketi! Bizimkilerden bir şey çıkmazsa alt kattakilerden kesin çıkardı.
“Pembe tüylü bir hırka gördünüz mü?”
“Ben görmedim.”
“Ben de.”
“Mavi çizgili bir eşofman?”
“Görmedik.”
Merve’nin yüzü düşmüştü. Kolumun altından aldı omuzunu. Ben de hiç istemeyerek, “Bu günleri de mi görecektim?” diye düşünürken kibarca bir tane sigara istedim. Sağ baştan başladılar:
“Çok az kaldı.”
“Bana kadar var.”
“Hiç kalmadı.”
“İçme.”
İç çekip soluma döndüğümde Merve yoktu. Etrafıma bakındım ve onu tel örgülere parmaklarını geçirmiş, alt kattan Gözde’ye bağırırken buldum. “Sen çalmışsın kıyafetlerimi!” diyordu. Gözde pembe tüylü hırkası ve mavi çizgili eşofmanıyla çok mutlu görünüyordu. Tellere yaklaştığımda Ayşe tellerin arasından bana sessizce sigara uzattı. O küçük mucizeyi kucaklar gibi aldım. Ama gerilim bitmemişti. Gözde’nin kelimeleri gittikçe çirkinleşiyordu. Merve’yi korumam gerekiyordu.
“Geçen gün donla geziyordun yemekhanede. Kıyafete ihtiyacın yok demek ki öyle gezdiğine göre. Geri ver kızın kıyafetlerini!” dedim.
“Kıyafetim yok işte, salak!” dedi, haklıydı.
“Bir susun ya!” dedi çardaktaki karga. Ya Rabbim… Herkese tepeden bakan, kendini bir şey zanneden, her şeye maydanoz o kargaya özellikle birkaç gündür nasıl sinir oluyordum ama!
“Sen sus!” diye bağırdım sinirden titreyerek.
“Bunu alt kata alsınlar artık” dedi, geçen günkü krizimi kastederek.
“Gecenin üçünde odaya girip bas bas bağıran sen değil misin lan?” dedim. Fark etmeden üzerine yürüyordum. Kendimi bir anda olayların ortasında, herkesin gözlerini üzerimde buldum. Karga ağlama taklidi yaparak binanın içine koşmaya başladığında, alt kata alınacağımı anlamıştım. Anladığım gibi de, güvenlik kulübesindeki çakmakla sigaramı yakmak için hızlı adımlarla yürümeye başladım. O an, o pis sigara en tatlı zehir gibi doldu ciğerime. Klasik bir müzik çalıyordu huzurla zihnimde, yanımda kedimle güneşe karşı tüttürüyordum sigaramı. Ağaçlar gözüme daha bir güzel görünüyordu, alt kattakiler daha sevimliydi, bulutlar daha şekilli. Hiç sorun değildi burada olmak, hatta hiçbir şey bir sorun değildi. Maalesef bu güzel anlar çok kısa sürdü, akşamına da alt kata alındım. Babam üzüleceği için, ona sarılamayacağım için gözyaşlarım şıpır şıpır akıyor, göğsüm hiç olmadığı gibi daralıyordu. Alt kata gönderilecek olduğumu kabullenemiyorken bu aklıma gelince dayanamamış, hemşirelere zorluk çıkarmıştım. Cezamı çekerken pişmanlığımı boğazımda hissediyordum; gözlem odasında sakinleştirilmiş ve bağlı olarak. Tahmin ediyorum ilk ya da ikinci saatimde Sevgi Hanım köpekbalığı bakışlarıyla odaya girdi. Her şeyi yapabilirmiş gibi bana uzun uzun baktı.
“Evet, sevgili minikler. Bu hikâyeden ne anladınız?” dedi.
“Ne anladık?”
“Öfkeyle kalkan, zararla oturur.”
Akşamüstü çardak uğruna…
Duygusallığım üzerimde bugün. Can sıkıcı çok şey oldu. Aslında her şey, yine Esengül’ün annesinin onu görmeye gelmemesiyle, Esengül’ün bağırarak ağlamasıyla başladı. Sonra… Oda arkadaşım Tülay Hanım beni her gördüğünde gülümser, “Zehra Hanım?” derdi. Şimdi nedense hiç iyi hissetmiyor ve hep ağlamaklı dolaşıyor. Ayrıca Melek Abla, Tülay Hanım’ın ne dediği anlaşılmayınca, “Ne diyorsun!” diye bağırıyor ve ben ikidir bir şey söyleyemiyorum. Halbuki istediğim zaman onu da, kendimi de savunmayı ne güzel beceriyorum! Tülay Hanım benim için çok değerli. Çekemediği fermuarını çekmek, dolduramadığı çayını doldurmak, sessizliğine ses olmak, benim gibi ruhunu besleyen hiçbir şey bulamayan biri için önümde duran soğuk ve kuru taş duvarın ortasında açmış bir çiçek gibi. Bir de Rümeysa var tabii, beni hiç hatırlamıyor. “Hafıza kaybı şart, imkânı olan delirsin” diyen Özlem’i arıyor gözlerim. Adını bilmediğim yaşlı bir kadın, ne düşünüyorsa, çocuk gibi ağlıyor saatlerdir. Çok canımı yakıyor. Üstelik Havva Hanım’ın, “Allahım, canımı al” diye ağladığı günün üzerinden henüz bir iki gün geçti. Yaşadığı şeyleri bilmenin bile can acıttığı İlknur taburcu olur olmaz geri döndü ve şimdi hiç gülümsemiyor. Ne zamandır hep beraber toplaşıp muhabbet de etmedik. Örneğin, geçen hafta sigara odasında gizlice çekirdek yemiştik, çok gülmüştük, ne güzeldi! Ya bahçede herkesin aşk hikâyesini anlattığı sabah? Rümeysa ve Tülay Hanım’ın halayı? “Ee? Ben burada kalırım, ne var ki…” dedirtiyordu bana. Gerçi ben de iyi değilim ki… Espri yapacak kadar enerjim var, o kadar. Hatta bu durum annemi aramama neden oldu. Ruhsal rahatsızlıkları olan insanların mevsim geçişlerinde kötüleşebileceğini kulaktan dolma biliyordum. Neyse ki o iyiymiş. Ya da bana öyle söylüyordu. Sabah ankesörlü telefonumuzla doya doya konuşmuştum onunla. Şimdiyse saat belki 6, belki 7; televizyon odasında, camdan bahçeye bakıyordum. Gardiyan yanımdaydı. Ona döndüm, kafasını okşadım. Mırlıyordu. “Neden gelmiyorsun artık yanıma? Çok güzel uyumuştuk seninle, tek gecelik miydi?” diye sordum. Kulaklarına bakılırsa beni dinliyordu ama dışarıdaki kedilere bakıyordu. “Yazıklar olsun sana!” dedim. Arkamdan tatlı bir gülüş duydum, kafamı çevirdim, Esengül’dü. Tam bu saatlerde uyuyamadığımız için baş başa kalırdık bu odada. “Ne konuşuyorsun kedilerle sürekli?” diye sordu alaycı, ama şirin bir ifadeyle.
“En sevdiğin kedi hangisi?” dedim.
“Sürekli kucağa gelmek isteyen bir kedi var ya, siyahlı beyaz.”
“Evet, onu ben de çok sevmiştim. Sonra sevdirmedi, elimi kanattı hep. Mev de öyle. Şu uzun tüylü, üç renkli, yeşil gözlü. O da önce çaldı kalbimi, çimenlerde uzandık beraber, oyunlar oynadık. Sonra kaçmaya başladı. Ama Dilli, Dilli öyle mi? Her seferinde yanıma gelir, gözleriyle öpücük gönderir. Sırnaşır durur hep. Onu çok seviyorum.”
“Sen mi koyuyorsun bu isimleri?”
“Evet.”
“Neden Dilli adı?”
“Dilini sürekli dışarıda unutuyor.”
Güldü tatlı tatlı, çok hoşuma gitmişti. Yanıma geldi, o da kafasını pencereden çıkardı. Ama yine suratını astı, derin bir iç çekti. Annesini, ya da diğer her şeyi hatırlamış olmalıydı. Başka bir şey düşünmesini istediğim için aklıma ilk geleni söylemeye başladım.
“Akşamları dışarıda olabilmeyi çok özledim.”
“Ben de… Köyde kuzenimle birlikte dama çıkar, oturur üzüm yerdik. Güneş batmadan bisiklet sürerdik. Sen neler yapardın?”
“İstanbul’da gezerdim ben de. Param varsa tabii. Bu kalabalık şehri, hatta metroları bile özleyeceğimi hiç bilmezdim.”
“Şimdi dışarıda olsak beni nereye götürürdün?”
“En sevdiğim yeri seçecek kadar fazla gezmedim, gezemedim henüz. Ama şimdi Kınalıada’da, sahil kenarında Anadolu yakasının Marmara kıyılarını seyretmek muazzam olurdu.”
“Çıkmak istiyor musun?”
“Evet. Çok… Sen?”
“İstiyorum ama biliyorum, her şey dışarıda daha kötü” dediğinde, gözlerinde dolduğunu fark etmediğim gözyaşları dizlerimizi koyduğumuz mermere damlayıverdi. Bir şekilde buna son vermem gerekiyordu. Sokak lambalarına, çardaklara ve ağaçlara baktım. İçimdeki ses neyine güveniyorsa, müthiş bir güçle bana şu sözleri söyletti: “Ben bu bahçeye çıkarım ulan.”
Esengül şaşkınlıkla bana bakarken ağlamayı bıraktı. “Yapabilir miyiz sence?” dedi.
“Bir sürü farklı yolu olabilir. Hangisinin işe yarayacağını bulmamız lazım, o kadar.”
“Aklına ne geliyor?”
“Koğuşun demir kapısını açmak sorun değil. Zaten saatlerce açık kalıyor. Kapandığında dışında kalabilmek de değil. Çünkü asıl kapı, bahçe kapısı. Aşağıda olsak da, o kapı açık olmadıktan sonra çıkamayız. Belki böyle bir saat vardır, ama hem bilemeyiz hem de ilaç saatinde yokluğumuzu fark edip bizi ararlar. Yani bahçe kapısı kapanacağı zaman bahçeye saklanmak da bir işe yaramaz. Alt kattan da kaçamayız. Ancak o iki anahtar da elimizde olursa çıkabiliriz ve hemşire bunu fark edene kadar oturabiliriz. Yanlarında taşıdıkları tüm o anahtarları araklamamız lazım.”
“Hemşire saat 10’da, ortak odaları kapattıktan sonra, sabaha kadar bir daha kullanmayacağı için anahtarları belinden çıkarıp masaya koyuyor. Ben hiç iyi değilim deyip hemşire odasına gireceğim, üstüne doğru bayılacağım, o beni gözlem odasına götürürken sen de hemşire odasından anahtarları alacaksın, odana gidip yatacaksın. O geri dönüp telefonuyla oynarken biz de sessizce dışarı çıkacağız.”
Yoksa kulaklarım dünyanın en mantıklı planını mı duyuyordu? Bir coşkuya kapılıp kafamla onayladım. Saat 10’da su içmek için koridorun sonunda buluşmak üzere anlaştık. Kırmızı ışıklı odamıza girdim. O saate kadar hiçbir şey görmeden bir şeyler yazacaktım defterime. Tülay Hanım yine hayatımda hiç duymadığım kadar şiddetli bir horlamayla uykusunda konuşuyordu. Adını hâlâ öğrenemediğim, onun yerine “hastanedeki en güzel kadın” dediğim, sabahları daha gözünü açmadan sigara içmeye gelen, sonra da kendi haline gülen hanımefendi ise öğle yemeğinden beri sessizce, aynı pozisyonda uyuyordu. Ama Gül Abla, Tülay Hanım’ın horlaması yüzünden bir sağa bir sola dönerken bu gece de uyuyamayacağı için sinir krizi geçiriyordu. Ben de çökmüş yatağıma geçtim, bir türlü değiştiremediğim taş gibi yastığıma başımı koydum, defterimi açtım. Şimdi nasıl hissediyordum? Çok daha iyiydim şüphesiz. Daha önce de dediğim gibi, kendini yok etmeye çalışan biri olarak bir şeyleri yaşatmaya nasıl ihtiyacım varsa, birilerini güldürmeye de ihtiyacım vardı.
Saat 10... Koridordan ortak odaların kapılarının kilitlenme sesini duydum. Odam zaten koridorun sonundaydı. Dışarı çıktım, kendime su doldurdum. Esengül odasından çıkıp bana bir işaret çaktı. Suratından ve karnına koyduğu elinden anladım ki role girmişti, hemşire odasına doğru gidiyordu. Uğultulu sesler duydum. Az sonra gerçekten de hemşireyle birlikte gözlem odasına gittiklerini gördüm. Plan işe yarayacaktı! Yetişmek için koşmam gerekiyordu. Terliklerimi çıkarıp yandaki koltuğun altına ittim ve koşmaya başladım. İçeri girdiğimde parmaklarımın uçları uyuşmaya başlamıştı. Bir hışımla masaya baktım, orada yoktu. Diğer tarafıma dönüp çekmeceyi karıştırdım, bir şey görünmüyordu. Önüme baktığımda, oturdukları koltuğun önündeki sehpanın üzerinde gördüm anahtarları. Hemen kaptım. Tekrar koşarak odama girdim. Gerçekten işe yarayacaktı! Heyecanla beklemeye başladım. Dakikalar geçmişti, demek ki hemşire anahtarların yokluğunu fark ettiyse de, birinin aldığını değil, kendisinin kaybettiğini düşünüyor, etrafı arıyordu. Kapıyı aralayıp baktım, kapısı da kapalıydı. Telefonda seyrettiklerinin sesi yüzünden olmalıydı. Bu sefer koridora çıkıp gözlem odasına doğru yürümeye başladım. Beni kameralardan görmemesi gerekiyordu. İçeri girdim, Esengül hemen doğruldu, hızlı adımlarla demir kapının önüne vardık. Ben teker teker anahtarları denerken ellerim heyecandan öyle titriyordu ki, bir anlığına anahtarları yere düşürdüm. Esengül beni kenara itip kendisi denemeye başladı; nedense çok rahatlamıştım.
Ve “tık!” Kapı açıldı.
Sevinçten yerimizde duramayıp merdivenlerden inmeye başladık. Bahçe kapısının önüne geldiğimizde megafonlardan bir ses duyuldu: “Zehra! Esengül!” Göz göze geldik. “Battı balık yan gider” dedim. Işıklar yavaş yavaş açılıyordu, herkesi uyandırmıştık. Esengül gülümseyerek devasa bahçe kapımızı açtı. Dışarı fırladığımızda tuhaf ama, mutluluktan ağlıyordum. Özgür mü hissetmiştim? Yoksa asi mi? Ya da bu karanlık gökyüzü yetiyor muydu? Sekiz yıldan sonra, özlediğim bir şeye kavuşuyordum belki de. Ben havayı koklarken, Esengül hemşireye biraz daha kalmak için yalvarıyordu. Ama hemşire tabii ki bağırıp çağırıyor, bize emirler veriyordu. Bunu yapmak için yanlış günü, yanlış hemşireyi seçmiştik. Ben yine de olabildiğince koştum bahçede, ağaçların kokusunu içime çektim gecede. Tabii ki o da kısa sürdü. Güvenlik ve hemşire bizi yakaladı. Yarın sabah alt katın duvarların arasındaki o minicik bahçesinde Ayşe’ye çay dolduracaktım. Yine de kedili ve sakin bir bahçe.
Hazır gelmişken bu sefer Melek Abla’ya acımadım ve kahvesini yere döktüm. İçimin yağları erisin.
Harcanan gençlik uğruna…
Bu sabah keyfim oldukça yerindeydi. Kahvaltıda içine saç düşmemiş tabaklarda kakaolu fıstık ezmesi ve zeytin çıkmıştı, bir de üstüne art arda dört kez Cem Karaca çalmıştı. Hatta parçalardan biri, gelmiş geçmiş en iyi şarkı olan “Sevda Kuşun Kanadında” idi ve bu parça tam yedi dakika sürer. Üstelik bugün Cennet Anne olmamasına rağmen biz bahçeye çıkar çıkmaz çay gelmişti. Fakat sıcak suyu unutmuşlardı, biz de kahveye çay kattık. Eh, olacak o kadar. En azından kaşık vermişlerdi de, kahveyi dalla karıştırmak zorunda kalmamıştık. Ve garip ama, kahveli çay oldukça güzeldi.
Sonra birden, psikiyatristimin bundan sonra polikliniklerde görev yapacağını öğrendim. “Sevda Kuşun Kanadında” nasıl en iyi parçaysa, o da yaşayan en iyi psikiyatristti. Diğerlerinin aksine, bu işi sadece iş olarak görmeyen, bana gerçekten yardım etmek isteyen biriydi o. İhmal etmeyen, kibar, anlayışlı, komik, sohbetimden keyif alan, hayat görüşümün aşağı yukarı aynı olduğu, mükemmel biriydi. Öyle biriydi ki, “Belki de bizi deli yapan, gerçek olmayan bir şey uydurup o gerçek olmayan şeyin gerçekleri ayırt etmekle ayırt edilebileceğini düşünüp ona inanmamız ve ayrımı yapamayan insanları da gerçek olmayan başka bir şeyle etiketleyip onları ötekileştirmemizdir, kim bilir?” gibi cümleler kuracak kadar zeki ve açık fikirli. Ya da sadece yaşlanınca nihilist olacak bir absürdist. Ama yine de harika, ideal bir doktor. Yani bir daha görüşemeyeceğim bir doktor. “Psikiyatristler duvardır. İnsan olanlarıyla görüşürsün ama bir daha göremezsin” demiştim yıllar önce. Yine de yas tutacak değildim elbette. Bu haberi bana veren Kader’e günün ilerleyen saatlerinde gidip sordum:
“Senin doktorun kimdi?”
“Benim de İhsan Bey’di.”
“Kim bakacak bize sence?”
“Aman, Zeynep Hanım olmasın da…” dedi Kader.
“Neden?”
“Hiç görüşmüyormuş kimseyle.”
“Diğerlerinin de farklı olacağını sanmam” diyebildim, iç çekip yanına oturdum. Elimi çeneme koydum ve “İhsan Bey ağabeyime benziyordu. Büyürken iyileşiyormuşuz gibi gelirdi. Hem de artık ailemiz yüzünden harap olmadan, yalnızca dalga geçerek, şakalara vurarak” dedim.
“Ağabeyin de mi kumral?”
“Birazcık daha sarı. Onun gibi gözlüklü, yani gözlüklüydü. Sanırım şimdi lens kullanıyor.”
“Sen esmersin ama?”
“Evet” dedim. Asla nedenini açıklamayacaktım.
“Mahvolacak her şey” diye devam ettim.
“Çok olumsuzsun. Belki ondan bile daha iyi bir doktor olacak, nereden biliyorsun?”
“Sen de buna inanmıyorsun ki… Babanı iyileştiğine inandıracaksın diye yalandan olumlu konuşmaktan bozuldun. Yoksa sen de biliyorsun hiçbirinin en ufak bir işe yaramadığını. Bize doktorlar değil, ilaçlar bakıyor.”
Kader, “Bence iyi biri olacak. Çok görüşmeyecek olsa da en azından güler yüzlü, terapist gibi, sana iyi gelecek bir şeyler anlatan” deyince, “İddiaya girelim” dedim.
“Nesine?”
“Kazanırsam Rümeysa ile ışık açıkken uyuma konusunda inatlaşmayacaksın. Kırmızı ışıkta uyuyacaksınız.”
“Tamam, ben kazanırsam da bir daha sanat filmleri açmayacaksın.”
“Anlaştık.”
Ertesi sabah, ilaç kuyruğunda bir duyma engelli Alman, bir zihinsel engelli İranlı, bir konuşma bozukluğu olan Alzheimer hastası birbirlerinin ne dediklerini anladıklarını sanarak muhabbet etmeye çalışıyorlardı. İşte günün en sevmediğim ânı, sigara odasının açılmasına daha yüzyıllar varken, en son iki hafta önce salı günü banyo yapabilmiş kadınların dizildiği ve gereksiz temasların sebep olduğu küçük sinir boşalmalarının karşılıksız kaldığı bu havasız dakikalardı. Her gün en uzun süren bekleyişin bu olduğunu düşünürken, az sonra megafondan doktor odasına çağrıldığımı duymak bir müjde gibi beni hem hayrete düşürmüş hem de gözlerimin parlamasına sebep olmuştu. Yeni doktorum aşağıda kahvesini yudumlarken yirmi dakikalık görüş süresini başlatmıştı bile. Her zamanki sorular, dosyaya bakınma, alınan notlar çıkarıldığında da bana kalan on dakika, saniye saniye azalıyordu. Ama sıra, Halk Ekmek kuyruğu gibi, bir türlü ilerlemek bilmiyordu. Üstelik Sema Hanım toplamda aldığı sekiz hapı bir kenara oturup teker teker, diğer hapa geçmeden beş kere daha yutkunarak içiyordu. Kendimi sıranın dışına attım. Sıradaki kişinin bana öncelik vermesini kabul edecek bir hemşireyi görmeyi bekleyerek sıranın başına doğru yürüdüm. Masanın ardından İpek Hemşire tatlı gülümsemesiyle, bir güneş gibi parlayarak bana baktı. Ben daha ağzımı açamadan, duymadığı şeyi kafasıyla onayladı. Tatlı şekerlerimi (!) yuttuktan sonra merdivenlerden birer birer indim, sekiz dakikam kalmıştı. Merdiven boşluğundaki renkli plastik camlardan yapılan sanat eseri, gözbebeğimden beynime iyileşemeyeceğimi fısıldayan kırmızı bir ışık yansıttı sanki. Hareketlerimi yavaşlattı, gözlerim yine nereye baksa boşluk görüyordu. Son basamaklarımda belli belirsiz bir isteğin bu düşünceye karşı esmeye başladığını hissettim. Doktorun kapısını tıklatmak için elimi kaldırdığımda, kafamda benden sorumlu olduğunu sanan mantıklı tarafım iyimser ve karamsar iki tarafımı da kavgayı ayırır gibi tuttu, “İyi geçecek veya geçmeyecek, çıktığında iyi olacaksın veya olmayacaksın, bu görüşme hiçbir şeyi açıklamaz. Lütfen bundan etkilenme” dedi. Ne yani, aramızda en mantıklı şeyleri söyleyen “ben” bu muydu? Gözlerimi devirerek kapıyı tıklatıp içeri girdim. Nezaket sözcüklerini söyleyip zaman hızla aktığı için hiç uzatmadan anlattım:
“Keyfim on üzerinden yedi. İntihar ve kendine zarar verme düşüncesi yok. İştah beş buçuk, uyku sekiz, öfke iki. Yabancılaşma atakları on bir. Kâbuslar iyi durumda. Titreme yok denecek kadar az. Suçluluk duygusu yedi yetmiş beş, özgüven üç.”
Hafiften gülümsedi, “Ezberlemişsin tabii artık” dedi. “Bugün sakinsin, değil mi?”
“Evet, neden?”
“Güvenlik görevlisiyle ilgili bir şeyler geldi kulağımıza.”
“Evet, bazen aşırı derecede sinirimi bozuyor. Hayvan muamelesi yapıyor tüm hastalara, dostlarıma. Aptal yerine koyuyor ablalarımı. Deli gözüyle baktığı insanlar ondan daha sakin. Ama ettiğim küfürleri duyduğundan beri nasıl sindi, görüyorsunuz. Ben bir sorunu düzelttim aslında!”
“Bir gün üstüne atlayacağım vallahi, demişsin” dediğinde kendimi tutamayıp kahkaha attım, ama ayıp olduğunu hatırlayarak sustum.
“Biliyorsun, kurul saldırgan davranışlarla ilgili çok hassas davranmamızı istiyor.”
“O zaman Sevgi Hanım neden üst katta hâlâ? Seçkin Abla’nın kolunu sıkmadı mı? Seçkin Abla da Serap Hanım’a onu ayna sanarak yumruk atmıştı.”
“Sevgi Hanım’la ilgili olayı biz bilmiyoruz. Ama ben senden söz istiyorum. Çıkmana az kaldı.”
“Gerçekten mi? Söz veriyorum, kimseye ters gitmeyeceğim. Peki… Ben iyileştim mi?” derken içimden geçirdim: “Elimizde sihirli bir değnek yok…”
“Elimizde sihirli bir değnek yok. İyileşme süreci kişisel ve zaman alıcı olabilir ama ben kayda değer bir gelişme görüyorum.”
“Bir yıl sonra tekrar görüşmeyecek gibi miyiz?”
“Buna söz veremem, elbette. Ama…”
“Söz verebilecek durumda olsaydınız hepimizin içi daha rahat olmaz mıydı? Evet, belki yapabileceğiniz bir şey yok gibi görünüyor ama bizim gerçekten yapabileceğimiz hiçbir şey yok ve sizin var. Farkında değilsiniz sadece. Yıllardır aynı şey. Soyutlama, yasaklar, biraz huzur, Allah razı olsun, yeni ilaçlar, daha fazla ilaç, tanı, taburculuk; bir döngü. Eksik olan şeyi hiç düşünüyorlar mı? Belki siz de merak ediyorsunuzdur. Herkes yalnız.”
“Evet, çok haklısın.” Saatine baktı. “Ama yapabileceğimiz şeyler sınırlı. Vaktim de sınırlı. Bu yüzden başka sorun yoksa son bir uyarım var. Seni düşünüyorum, unutma.” Beni dinler gibi yaparken baktığı saati kırmayı hayal edip uzun bir iç çektim; hayal dünyamda yaşasam ne güzel olurdu!
“Bir liste hazırlamışsın sanırım. Şarkılar yazıp hemşireye vermişsin, ‘Herkes bir şarkı yazdı, sıradan çalar mısınız?’ diye. Ama kendin hazırlamışsın o listeyi. Kimseye sormadan.”
“Evet. İhsan Bey bencillik yap demişti. Yaptım ben de. Onların da seveceği şarkılar yazdım.”
“Tasvip etmiyorum…”
“Hiç umurumda değil.” Ayağa kalktım ve ağzıma geleni söylemeye başladım:
“Emekleriniz için teşekkürler, bu hafta daha görüşmezsiniz kimseyle herhalde. Biraz yatın dinlenin, yorulmuşsunuzdur. Saatinizi çok beğendim. Epikrizleri unutuyorsunuz, insanlar ağaç oluyor buralarda. Tebrik ederim, iyi günler. Harika bir görüşmeydi. Afiyet olsun, akşam da iyi eğlenceler. Kadıköy’de biraya yüz liradan fazla vermeyin. Hocaya da söyleyin pazartesi günü, sıcak su yok, sıcak su! Su gibi aziz olun, iyi akşamlar. He, unutmadan… Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Hasta kedi var, görüşmek üzere.”
Güneş battığında Kader’le saatlerdir bordo renkli sigara odasında, demirden sandalyelerde yan yana oturmuş, kafamızı duvara dayamış duruyorduk. Akşamları duvarlara kitlendiğimde her bakışımda farklı bir yazı görebiliyordum. Bugün fark ettiğim ise: “Surat asmak hakkımız!” ve sandalyemde sümük renkli bir boya ve en önemlisi, birimizin konuşması gerektiğine dair bir histi.
“Sigara yakıp dudaklarımın arasına koysana” dedim.
“Nedenmiş paşam?”
“Başım bu pozisyonda acımıyor. Al sana bir bencillik daha.” Güldü.
“İlki şarkı listesi miydi? Yaptın mı cidden? Çok adisin sen.”
“Allah canımı alsın ki hastaların sevmeyecekleri bir şarkı yazmadım kâğıda. Hatta sizi düşündüm birer birer, hangi tarz müzik dinlemek isterdiniz diye, ona göre yazdım. Ama seni es geçtim, kusura bakma, müzik zevkin berbat.”
“Bir şey diyeyim mi? Senin benim gibi hastaları öpüp başlarına koymaları gerekiyor aslında” dedi Kader.
“Bir bencillik de senden geldi.”
“Burada birbirimizi dinlesek daha iyi psikiyatr oluruz çoğundan. Ben senin sorununu biliyorum mesela. Sabahları yüzüne su çarpmıyorsun. Onun yerine ayılmak için sigara içiyorsun. Günlerce tuvaletini yapmıyorsun. O yüzden oluyor her şey.”
“Babam bir keresinde, ‘Altılı ganyan oyna, iki aya iyileşmezsen şerefsizim’ gibi bir şey demişti. Ve adrenalin beni ben gibi hissettiriyor gerçekten. Acaba çözüm bu kadar basit olabilir mi? Biz mi büyütüyoruz?”
“Kesin!” diye onayladı Kader.
“Ben baban değilim, unutma. Dünyanın en pozitif insanı gibi ötme şimdi. Ayrıca seni ispiyonlayacağım doktora. Çıkarmayın diyeceğim. Çıkarırlarsa ve ölürsen de gelip olay çıkartacağım. Sonra EKT başlatacaklar bana, her şeyi unutacağım, yazacağım şeyleri unutacağım ve yazar olamayacağım senin yüzünden. Sonra bomboş bir hayatım olacağı için depresyona girip sirozdan öleceğim kırkımda. Senin yüzünden yani.”
“Üçüncü sorunun da bu işte. Sürekli geleceği düşünüyorsun. Hayatımda senin kadar karamsar, lanet bir insan görmedim.”
“Dedi çıkınca…” derken ağzımı kapadı terli elleriyle. Gözlerine yapmacık bir sinirle baktım.
“Vazgeçtim, tamam mı? Her şey iyi olacak.”
“Herkes yalan söylüyor işte! İlknur’u görmedin mi? Kaçıncı yatışın bu? Ve daha kaç yaşındasın! Kadın yirmi kere yattım diyor ya! Yirmi, yirmi! Her yıl buraya geri dönüyorsun Kader. Birbirinizi kandırıp durmayın artık. Bir şey yapmak istiyorsanız, kendinizi iyileştirin. Birbirinize yalanlar söylemeyin!” Ayağa kalktım yine, nereye gideceksem...
“Yalan değil, salak! Ona inanmak istiyoruz. Öyle olmuyor sonunda, evet. Olmayacak da.” Ağlamaya başlamıştı. Kader’i ağlatmıştım. Hem de yıllardır kurtulmak için didindiğim düşünceyi ona da düşündürterek. Farkına geç vardığım pişmanlıklardan birini yaşadığımı anlayınca ellerim uyuştu, ensem kaskatı kesildi. O an, komalık da olsam bana az gelir dedim. Kader ise gözyaşları ardından bana bakıp, “Mutlu musun?” diye bağırdı. O da ayağa kalktı. “Kimse iyileşmeyecek. Zavallı gibi ölüp gideceğiz, tamam mı?”
O günün üzerinden günler geçti. Sırada beklemekle, boş boş dolanmakla, çıkacak yemeği ve çayı düşünmekle geçen, birbirinin aynı birkaç gün. Elbette ben bir hastayı tetikleme suçundan alt katta yatarken... O günle ilgili zihnime kazınan tek şey, odaya girdiğinde ağlattığım Kader’i gören başhemşirenin bakışlarıydı. Neyse ki sonrasında Kader’le defalarca sohbet ettik ve özrümü kabul etti. Taburcu oldu, babasıyla vedalaştım. Doktorum bu olayın taburculuk tarihimi etkilemeyeceğini söyledi. Bu da bendeki şaşırtıcı sakinliği açıklıyordu. Yine dünyam başıma yıkılıyormuş gibi hissetmiştim o gün. Ama sonrasında, çoktan yıkılmış dünyamla birlikte oturup keyif yapacaktık. Farklı şeylere şükrediyordum artık, daha da küçük şeylerden zevk alıyordum. Dilli benim için bu duvar dolu küçücük bahçeye de geliyordu. Çayları ve kahveleri ilk biz içiyorduk. Alt kata göndermekle tehdit edemeyeceklerinden, istediğimiz gibi eğleniyorduk. Öylece yapraklarla oynayacağıma komik kavgalar seyrediyordum. Gerçek deli muhabbetlerine katılıyordum. Her şey, eski defterimdeki şu notu görene kadar iyi gidiyordu:
“Bazen hem başımıza gelenlere hem de birlikte eğlendiğimiz günlere bakıyorum ve düşünüyorum; kaçımız kendi gözyaşlarında boğulmadan boşa geçen yıllarını unutup hayata karışabilecek? Kaçımız son bulmayan dibe vuruşlarımıza dayanamayacak ve teslim olacak ölüme? Kaçımız bizle göz göze gelip düşünecek gerçekten neler yaşadığımızı, yalnızken nasıl çaresiz olduğumuzu, yaslarımızı ve acımızı? Yine bakabilecek miyiz gözlerimizin içine, yoksa acıyacak mıyız birbirimize? Bazen düşünüyorum; neydi bu kaybettiğimiz önemli şey?”






