Cehalete Kısa Bir Bakış
21 Şubat 2020 Hayat Felsefe Kitap

Cehalete Kısa Bir Bakış


Twitter'da Paylaş
1

Her ne kadar günümüzün lise öğrencileri büyük ihtimalle, 17. yüzyılın sonunda Newton'ın bildiğinden daha fazla bilimsel bilgiye sahipse de günümüzün uzman bilimcileri, 21. yüzyılın başında mevcut bilginin ya da enformasyonun çok ama çok küçük bir miktarını biliyor. İlginçtir, kolektif bilgimiz artarken, cehaletimiz azalıyor gibi görünmüyor.

Bilgi, esaslı bir konu. Cehalet ise daha esaslı. Üstelik daha da ilginç.

Belki bu ifade kulağınıza tuhaf geldi; çünkü hepimiz bilgi elde etme peşinde koşarız ve cehaletten kurtulmayı umarız. Bunu nasıl yapacağımızı, nasıl elde edeceğimizi, çeşitli uğraşlarımızda başarıyı nasıl yakalayacağımızı bilmek isteriz. Uzun yıllar boyunca okula gideriz, kimilerimiz yirmi seneyi aşkın örgün eğitim alır hatta ardından 4 ila 8 yıl staj, burs, uzmanlık eğitimine devam eder; bunların hepsi, daha fazla bilgi edinmek için. Fakat bilgi edinmenin ardından neyin geldiğini kaçımız düşünüyor? Eğitilmeye yirmiyi aşkın yıl harcarız, fakat ardından gelen kırk yıl ne olacak? O yıllar için doğru düzgün tanımlanmış bir planımız olmaması aptalca; üstelik çoğu zaman bu yılları ne yapacağımıza dair bir tahminimiz de yok. O halde, bilgiden sonra ne geliyor? Belki sizler bu sırayla düşünmüyordunuz ama ben cehaletin ardından bilginin değil bilginin ardından cehaletin geldiğini söylüyorum.

Hayati tehlikesi olan ameliyata girmek üzere olan Gertrude Stein'a, ömür boyu yoldaşı olmuş Alice B. Toklas sormuş: "Yanıt nedir?" Stein cevap vermiş: "Soru nedir?" Bu öykünün birkaç çeşitlemesi var; fakat hepsi aynı kapıya çıkıyor: Sorular, yanıtlardan daha anlamlı. Sorular, yanıtlardan daha büyük. İyi bir soru, birkaç yanıt katmanı doğurabilir, onlarca yıl sürecek çözüm arayışlarını esinleyebilir, bütünüyle yeni merak alanları açabilir ve yerleşik düşüncede değişiklikler oluşturabilir. Öte yandan yanıtlar, çoğunlukla süreci sona erdirir.

Bugünlerde yanıtlara fazla mı kaptırdık kendimizi acaba? Sorulardan ürküyor muyuz, özellikle de fazlasıyla uzun süredir etrafta olan sorulardan? Uygarlıkta öyle bir evreye gelmiş gibi görünüyoruz ki doymak bilmez bir bilgi açlığı bunun özelliğidir; ayrıca bu evrede bilgi katlanarak artıyor ve belki daha önemlisi, bilgiye erişim hiç olmadığı kadar hızlı ve kolay. Google, modern haberleşme dünyasının simgesi, nişanı, armasıdır. Daha fazla bilgi talep ediliyor, daha fazla olgu sunuluyor, daha fazla veri isteniyor ve daha fazlası çabucak iletiliyor. Berkeley Enstitüsü'ne göre, 2002 yılında, dünyanın bilgi ambarlarına 5 eksabit bilgi eklendi. Bu, milyar kere milyar veri parçası demek ve Amerikan Kongre Kütüphanesi'ni 37 bin kez doldurmaya yeter. Bu da gezegendeki her birey başına 80 megabit bilgi anlamına geliyor, yani her birimizin okuması için 9 metre yüksekliğinde kitaba denk. 2002 senesinde durum böyleydi. 2007 için bu minvalde yapılmış son güncellemede, bilginin bir milyon kat arttığı görülüyor.

Böyle bir bilgi artışı karşısında ne yapılabilir? Buna ayak uydurmayı umabilir miyiz? Nasıl olur da derinleşen bilgi bataklığında ayağımızı basacak bir zeminimiz olmaz? Bunun sadece bir bakış açısı meselesi olduğunu söylesem şüphe duyar mıydınız? Bilimciler bu bilgi bataklığına gömülmüyor; çünkü olgulara kafayı çok fazla takmıyorlar. Bu, onların, olguları hesaba katmadıkları ya da göz ardı ettikleri anlamına gelmiyor; daha ziyade, kendi başlarına bir amaç olarak algılamıyorlar. Olgularla yetinmiyorlar; olguların ötesinde, olguların tükendiği yerde başlıyor onların işi. Olgular, bir nevi denetimli ihmal süreciyle, yarattıkları sorulara ve işaret ettikleri cehalete göre seçilir. Cehaletten korkmak yerine onu besleyip büyüttüğümüzü, ihmal konusunda kendimizi suçlu hissetmek yerine onu denetim altına aldığımızı, bilginin hüküm sürdüğü bu dünyada bilmemenin gücünü anladığımızı farz edelim. İlk filozof Sokrates'in dediği gibi, "Bildiğim tek ey, hiçbir şey bilmediğimdir".

Akademisyenler, Isaac Newton'n 1687'de Principia Mathematica adlı eserinde kuvvet yasalarını formüle edip kalkülüsü icat ettiğinde, muhtemelen zamanının mevcut tüm ilim bilgisine sahip olduğu konusunda hemfikir. O zamanlar tek bir insan beyni, bilimde bilinmesi gereken her şeyi bilebiliyordu. Günümüzde bu açıkça imkânsız. Her ne kadar günümüzün lise öğrencileri büyük ihtimalle, 17. yüzyılın sonunda Newton'ın bildiğinden daha fazla bilimsel bilgiye sahipse de günümüzün uzman bilimcileri, 21. yüzyılın başında mevcut bilginin ya da enformasyonun çok ama çok küçük bir miktarını biliyor. İlginçtir, kolektif bilgimiz artarken, cehaletimiz azalıyor gibi görünmüyor. Bilakis, toplamın giderek daha düşük bir oranını biliyoruz ve bilgi tabanına oranı anlamında bireysel cehaletimiz büyüyor. Bu cehalet, bir tür sınırdır ve dürüstçe konuşmak gerekirse bir parça sinir bozucu, en azından bana göre; çünkü bildiğiniz tek şey, asla bilemeyeceğiniz şeylerin miktarının giderek arttığıdır. Maalesef, bu konuda yapacak bir şey yokmuş gibi görünüyor.

Büyük ölçekte bakıldığında, mutlak ya da hakiki bir cehalet söz konusu; hiçbir yerde hiç kimse tarafından gerçekten bilinmeyen şeylerin temsil ettiği cehalet, yani ortak cehalet. Üstelik, gizemini hâlâ koruyan bu cehalet de artıyor. Yine de bu mecrada iyi haberler de var; çünkü bu bir sınır değil, bir fırsat. "Cehalet" (ignorance) kelimesiyle Google'da arama yaptığınızda 37 milyon sonuç geliyor; "bilgi" (knowledge) kelimesi ise 495 milyon sonuç veriyor. Bu, Google'ın kullanışlılığını ama aynı zamanda önyargısını da yansıtıyor. Bilgiden çok cehalet olduğu kesin. Bu yüzden de yapacak daha çok iş var.

Bunca bilgi yerine bunca cehalet, bana kendimi daha iyi hissettiriyor doğrusu. Bilginin engin arşivi zapt edilemez görünür; bu olgu dağını bırakın hatırlamayı, öğrenmeyi bile aklımdan geçiremem. Kütüphaneler hem ilham veriyor hem de moral bozuyor. Temsil ettikleri kültürel çaba, yani dünya ve kendimiz hakkında bildiklerimizi nesiller boyunca kaydetme gayreti, hiç şüphesiz muhteşem; fakat kütüphanelerdeki kitapların küçük bir kısmını bile okumanın imkânsızlığı kişiyi canından bezdirebilir.

Bu dinamik en fazla bilimde geçerli. Her 10 ila 12 senede bir, bilimsel makalelerin sayısı aşağı yukarı ikiye katlanıyor. Bu, bütünüyle yeni bir gelişme değil; aslında Newton'ın zamanından beri süregeliyor ve bilimciler bu durumdan neredeyse o zamandan beri yakınır haldeler. Bilimsel yöntemin Aydınlanma'dan önceki babası Francis Bacon, birikmiş bilgi kütlesinin nasıl bu kadar idare edilemez ve başına buyruk hale gelmesinden 1600’lerde şikâyetçi olmuştu. Aydınlanmanın sınıflandırmaya ve ansiklopedilere hayranlık duyma güdüsü belki de bundan kaynaklanıyordu: Bilgiyi gerçekten içermese de alfabe sırasına göre dizme girişimiydi bu. Üstelik bu süreç katlanarak devam ediyor, böylece zamanla "kötüye gidiyor" diyorlardı. Bilginin ilk ikiye katlanışı onlarca yeni kitaba ve makaleye denkti; oysa en yakın tarihli ikiye katlanma 1 milyon yeni yayın gördü. Bu bilgi yığınını böylesi göz korkutucu hale getiren şey, sadece büyüme hızı değil, fiili miktarıdır. Peki, bilimci olmak için kişi bu yığının neresinden başlamalı? Bu bilgi birikimi, eğitimli ve deneyimli bilimcilere göz korkutucu geliyorsa sade vatandaş ne yapsın? Bilimin sadece en kendisine candan bağlı olanları cezbetmesi hiç de şaşırtıcı değil. Bilimin böyle ulaşılmaz görünmesinin sebebi bu mu?

Evet, zor bir konu bu ve uzman bir bilimci olmak için bilmeniz gereken pek çok olgu olduğunu yadsıyor değilim. Ancak, hepsini bilemeyeceğiniz kesin ve pek çoğunu bilmek de sizi otomatikman bilimci kılmaz, sadece bilim delisi olursunuz. Avukat, doktor, mühendis, muhasebeci, öğretmen misali herhangi bir mesleğin uzmanı olmak için bilinmesi gereken sürüyle olgu mevcut. Ancak, bilim söz konusu olduğunda önemli bir farklılık öne çıkıyor. Olgular ekseriyetle, cehalet alanına erişilmesine hizmet eder. Bilimci olarak, elinizdeki bilgiyle birini savunmak, muayene etmek ya da birine yığınla para kazandırmak gibi işler yapmazsınız. Bu olguları, yeni bir soru oluşturmak, yeni bir siyah kedi hakkında fikir ileri sürmek amacıyla kullanırsınız. Başka bir deyişle, bilimciler, kayda değer miktarda ama yine de azıcık olan bildiklerine yoğunlaşmaz, bilmediklerine odaklanır. Bilimin cehalet içinde yol aldığı, onu yetiştirdiği, cehaletten itici güç olarak faydalandığı esaslı gerçeklerden biridir. Bilinmeyene mesai harcamak bir serüvendir, bu işi yaparak geçinmeyi çoğu bilimci ayrıcalık sayar. Bu kitabın elzem görüşlerinden biri, bu nevi bir cehaletin sadece bilimcilerin çöplüğü olmamasıdır, gerçi bu alanın iyilerinin, dünyanın uzmanları olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Fakat cehalet onların tapulu malı değil, siz de cahil olabilirsiniz. Bilimsel ve ilerlemenin en ileri safhasında olmak istiyor musunuz? Peki, orada her şey ya da çoğu şey cehaletle kaplı. Yanıtları unutun, sorular üzerine çalışın.

Televizyonun ilk zamanlarında öncü sanatçı Steve Allen, kendi televizyon programında Soru Adamı adlı bir gösteri sunuyordu. O günkü görüntüsüyle dünyada yanıt bolluğu varken, soru çok azdı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1950'lerde, bilimin ve teknolojinin vurgulanmasından ötürü pek çok insan öyle hissetmiş olabilir. Soru Adamı'na yanıt verilirdi; onun işi ise soruyu bulmaktı. Soru Adamı'na yeniden ihtiyacımız var. Hâlâ elimizde çok fazla yanıt var ya da yanıtları gereğinden fazla önemsiyoruz. Yanıtları fazlasıyla öne çıkarıp sorulara pek dikkat etmemek, çarpık bir bilim görüşü oluşturdu. Çok yazık çünkü bilimi bunca eğlenceli kılan şey, sorulardır.

Kuşkusuz, tüm mevcut olgular bir işe yarıyor olmalı. Bunlara, hem para hem de zaman anlamında yüksek bedel ödedik; insan, buna değeceğini umuyor. Elbette bilim, olguları yaratır ve kullanır; başka türlüymüş gibi varsaymak aptalca olurdu. Bilimci olmak için bu olguları ya da kimi altkümelerini bilmeniz şart. Fakat bir bilimci, olguları biriktirmenin ötesinde bunlardan nasıl faydalanır? İşlenmiş mamul değil, hammadde olarak. Bu olgularda, sıradaki sorular var; yeni bilinmeyenlerin kapılarını açacak geliştirilmiş sorular. Hammaddeyi ürünle karıştırmak güç algılanan bir hatadır; fakat şaşırtıcı bir şekilde geniş kapsamlı neticeleri olabilir. Bu yanılgıyı ve bunun muhtemel sonuçlarını anlayıp düzeltmek, bilimi anlama bakımından elzemdir.

Şair John Keats, Olumsuz Yetenek dediği edebiyat ruhu için ideal bir ruh hali ortaya koyar: "Kişi, olgunun ve mantığın ötesine uzanıp hiç rahatsızlık duymaksızın belirsizlik, gizem, kuşku içinde olma yeteneği barındırır." Keats, Shakespeare'in bu ruh halinin timsali olduğunu düşünüyor, karakterlerinin düşüncelerini ve duyguların Shakespeare'in mesken tutmasına izin veriyordu; çünkü Shakespeare'in hayal gücüne kesinlik, olgu ve baya gerçeklik engel olamaz (Hamlet'i düşünün). Bu düşünce, kendilerini daima bu "rahatsızlık duymadan belirsizlik durumunda görmesi gereken bilimcilere uyarlanabilir. Bilimciler olgu ve mantık peşinde koşar; ancak, bu uğraşları çoğu zaman, en belirsizlik içinde oldukları zaman en yaratıcı duruma gelir. Büyük filozof-bilimcilerden Erwin Schrodinger, "dürüst bilgi arayışında, belirsiz bir süre boyunca cehalet, aklınızı mesken tutar", der. (Schrodinger, belirsizlik hakkında bilgi sahibiydi; ünlü Schrodinger'in kedisi düşünce deneyini ortaya koymuştu; bu deneyde kedi, kutunun içine, belli bir kuantum hadisesiyle faal hale geçen ya da geçmeyen zehir şişesiyle birlikte konur. Gözlem yapılana kadar kedi hem ölü hem sağ olabilir ya da ikisi de olmayabilir.) Bilimci olmak, belirsizliğe inanmayı, gizemden haz almayı, şüpheyi beslemeyi gerektirir. Bir deneyin sonucundan eminseniz, o deney hiçbir işe yaramaz.

Özetlemek gerekirse, bilhassa kısa tutulmuş bu kitapta amacım, cehaletin büyümesiyle bilimin nasıl ilerlediğini tarif etmek, bilimin tamamen olguları biriktirmekten ibaret olduğunu söyleyen yaygın görüşten sizi soğutmak, kalın metinlerle ve bitmek bilmez derslerle cebelleşmeksizin uygarlık tarihinin en büyük serüveninin parçası olabileceğinizi göstermek. Kitabı bitirdiğinizde bilimci olacak değilsiniz (hâlihazırda zaten bir bilimci değilseniz tabii); ama isterseniz, bilimin sunduğu harika dünya görüşünün parçası olmaktan dışlanmış gibi hissetmek zorunda kalmazsınız. Dünyayı anlamanın tek meşru yolunun bilim olduğu propagandasını yapmıyorum; öyle olmadığı açık. Pek çok kültür, bilimsiz mutlu mesut yaşadı, hâlâ da yaşıyor. Fakat bizimki gibi bilimle incelik kazanmış bir kültürde, vatandaşların bilime kayıtsız kalması tehlike potansiyeli taşır; tıpkı maliyeye ya da hukuka kayıtsız kalmalarının tehlikeli oluşu gibi. Üstelik iyi bir vatandaş olmanın ötesinde, bilim, göz ardı edilemeyecek kadar eğlenceli ve ilginç.

Bilimin, olguları nasıl topladığına ve bu sürecin gerçekten nasıl da cehalet yaratma işlemlerinden biri olduğuna göz atarak başlayabiliriz. Buradan yola çıkarak, bilimcilerin işlerini nasıl yaptığını, meslek yaşantılarını ve kendilerini adadıkları soruları nasıl seçip bununla ilgili kararları nasıl verdiklerini, bilimi nasıl öğrettiğimizi ya da öğretemediğimizi, son olarak da uzman olmayan kişilerin, umulmadık cehalet kapısından geçip bilime nasıl erişebileceğini inceleyebiliriz.

Kaynak: Stuart Firestein, Cehalet, Mehmet Doğan, 2012, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Süleyman Bayraktar
Böyle bir bilgi artışı karşısında ne yapılabilir? Buna ayak uydurmayı umabilir miyiz? Nasıl olur da derinleşen bilgi bataklığında ayağımızı basacak bir zeminimiz olmaz? Çok anlamlı sorular.
12:28 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR