Polisin elime tutuşturduğu idari para cezası tutanağında suçum açıkça yazıyordu: kırmızı ışık ihlali. Karşılığında yüceler yücesi devletimize ödemem gereken para miktarı da. Mesleğimin ne olduğu sorusuna emekli pilot diye cevap vermiştim elbette ki. Özel detektifliğin emniyet teşkilatında nasıl karşılandığına ilişkin bir görüş alışverişine ihtiyacım yoktu.
Cezamı on gün içinde ödersem alacağım indirimin yüzdesini daha üçüncü vitese geçerken unutmuştum. Acelem varmış gibi kullanıyordum otomobili, oysa yoktu. Altından geçtiğim küçük parti bayraklarından kurtulmak istediğim için hızlıydım. Döner kavşaklarda devasa yılbaşı çamları gibi yukarı doğru yükseliyorlardı. Miniatürk’ten önceki kırmızı ışığa kadar hep aynı partinin bayraklarıydı. Rüzgârda titreşiyorlardı. Pencerem iki parmak daha açık olsa seslerini duyardım. Son ışıkta durdum, etrafıma bakındım. Buralarda bir yerde olmalıydı Esma Çakar’ın beni beklediği apartman.
Sağımda hiç oy vermediğim bir partinin İstanbul İl Başkanlığı binası vardı. Hemen yanında hiç yemediğim uykuluk denen Osmanlı yemeğini sunan derme çatma bir dükkân. Parti bayrakları kıyamet.
Hepsini arkamda bıraktım yeşil ışıkla.
Biraz ileriden sağa döndüm. Yolun beni götürdüğü yokuşa tırmanmaya başladı otomobilim. Ağır ağır ilerliyordum kendime park edebilecek bir boşluk bulabilmek için.
Buldum. Nuh nebiden kalma iki kapılı bir Anadol’un hemen arkasında. Ön camı kırıktı. İçi çöp doluydu. Otomobilimin kapısını kilitledim. Yokuş yukarı yürümeye başladım. Aşağısı İstanbul’a, tırmandığım caddenin iki tarafı Çankırı’nın hiç gitmediğim bir ilçesine benziyordu.
Hafif gerildiğimi hissettim.
Bizim işte öğle üzeri size yabancı bir mahalledeki bir eve gidiyorsanız, içeri girince başınıza ne geleceğinden emin değilseniz, çıkınca peşinizden gelebilecek birilerini istemiyorsanız, evine zamansız dönen bir adam yürüyüşü tutturmanız gerekir. Çevre pencerelerinden size bakan olup olmadığını merak etmeden. Cebinizde, bacağınıza sarılan ufaklığa verecek yepyeni bir su tabancası varmış gibi.
Bu kez tutturamayacağımın farkındaydım ama. Buralı olmadığım açıktı. Burası başka bir dünyaydı, ben daha başka bir dünyadan geliyordum. Bilsem yolumun bu mahalleye düşeceğini, sabahtan bir dizi farklı tercih yapardım. Ama yetmezdi, biliyordum. Hadi pantolonun dizi çıkmış olsun, ayakkabı hafif çamurlu, yürüyüşümü ne yapacaktım? Saç tıraşımı? Boyumu?
Dert etmedim. Madem buradaydım, ne olacaksa olacaktı. Çaresi yoktu. Yine de pencerelere bakmadan, balkonlara asılmış çamaşırlara şaşırmadan yürüdüm.
Gözümün ucuyla gördüm marketin kapısına yaslanmış delikanlının beni izlediğini. Saçları kafasının iki tarafında neredeyse sıfır numaraydı. Berberin makinesinden kaçabilen kıllar tepesinde toplanmıştı. Ayaklarında made in PRC spor ayakkabılar vardı. Üstünde alttaki Trabzonspor formasını gösteren şeffaf bir yağmurluk. Elindeki sigarayla sevişiyordu sanki.
Derken vazgeçti bana bakmaktan. Yürümeye devam ettim.
Esma Çakar’ın tarif ettiği apartman elli metre kadar ilerideydi. Betebe kaplı iki yapının arasında yeşil boyasıyla insanı imana çağırıyordu. Çatısında üç uydu çanağı vardı. Bir dolu da karasal anten. Sivri uçları başka yönlere bakan. Başka bir dünyanın peşinde.
Tamam, dedim kendi kendime. Geldin buraya kadar. Mahallenin şerifi, yıldızını dayamadı burnuna. Bakalım çıkarken ne olacaktı. Devam.
Salah Apartmanı’nın aşı boyalı demir kapısından içeri girdim. Kilitli değildi. Beklediğim gibi yemek ve sigara kokuyordu koridor. Lahana daha çok, biraz da kaçak Marlboro. Beklediğimin tersine aydınlıktı, tavandaki ikili floresanın ikisi de yanıyordu.
Üst katlara doğru hamle ettim zaman yitirmeden. Asansör beklemiyordum zaten.
Esma Çakar’ın apartmanının koridoruna adım attığımda nefesimi kontrol ettim. Fena değildi. 18 numaralı dairenin kapısındaki zil neredeyse tüm komşulara geldiğimi duyurmak ister gibi çaldı yüksek perdeden. Karşısındaki kapı aralanmadı ama.
İkinci kez dokunmama gerek kalmadı butona. Kapı açıldı.
Bir adım geriye çekildim.
“Esma Hanım?” dedim kapıyı açan kadına.
Kadın kapısına dayanan her “herif”e yapması gerektiği gibi kaşını çattı önce, yarım saniye sonra hatırladı kim olabileceğimi. Yüzü yumuşadı. Hafifçe ama.
“Remzi Bey?” dedi.
Bildiğimiz ev kıyafetleri içinde, bildiğimiz bir ev kadınıydı işte. Gri bir ev pantolonu, üstünde kalçalarını örten mavi bir tunik, arkada toplanmış, alaca bulaca renkli bir kumaşla bağlanmış saçlar. Makyajsız küçük gözler, görece büyük bir burun, her daim kuşkulu dudaklar.
“Evet,” dedim. Ekledim: “İsmail Tekin verdi adresinizi.”
“Evet, evet,” dedi. “Teşekkür ederim zahmet edip geldiğiniz için. Buyurun lütfen.”
Ayakkabılarımı çıkardım kapının önünde. Yok yok, öyle girin, demedi Esma Çakar. Kapının önünden çekildi. Arkasını dönüp bir yerlerden bir erkek terliği çıkardı.
“Teşekkür ederim,” dedim giyerken. Peşinden oturma odası olduğu anlaşılan üç pencereli küçük odaya ilerledim.
İçerde ilk göze çarpan eşya Haliç’e bakan üç pencerenin üçünü de kapsayan uzun bir sedirdi. Dantelli yastıklarla pekiştirilmişti. Penceresiz iki duvarın birleştiği köşede sekiz kişilik bir yemek masası vardı. Yanında tabak çanakların sergilendiği bir büfe. Sırtını öteki duvara vermiş inceden bir televizyon.
Pencerelerdeki ince kumaştan kiraz desenli perdeler açıktı. Odanın içi beklemediğim kadar aydınlıktı o yüzden.
Yemek masasının ucundaki sandalyeye ilerledim. Herhangi bir sedirde oturmayalı asırlar olmuştu, hem masada bir kül tablası vardı.
Esma Çakar seçimime şaşırmadı. Elini çaprazımdaki sandalyenin arkalığına koyup sordu.
“Bir kahve yapayım size, nasıl içersiniz?”
“Hiç zahmet etmeyin,” dedim. “Hiç gerek yok. Bir sigara içebilirsem sevinirim ama.”
“Olur mu canım bir kahve ikram etmeden...” dedi ve el koyduğu sandalyeye oturdu.
Cebimden sigara paketimi çıkardım. Kendime almadan önce ev sahibime tuttum.
“Almayayım,” dedi. Kül tablasını önüme doğru sürdü.
Yaktım sigaramı, arkama yaslandım.
“Size nasıl yardımcı olabilirim?” dedim. “İsmail pek ayrıntı vermedi.”
Bir tane de kendisi yaksa iyi olacakmış gibi baktı sigara paketime. Elini uzatmadı ama.
O, lafa nasıl gireceğini hesaplarken doğru dürüst bir nefes çektim sigaramdan.
“Çok aptalca, utanıyorum ama, yine de çok önemli...” dedi benden çok pakete bakarak.
Cevap vermedim. Ürettiğim ilk kül parçasını tablaya silktim yalnızca.
“Kaybettim,” dedi ilk kez sesini biraz alçaltarak. “Kaybettim.”
Neyi kaybettiğini sormadım. Anlatacaktı nasıl olsa.
“Kaybettiğimin farkına varınca deli gibi aradım ortalığı. Konusu tekrar açılmadan bulayım diye. Şuncacık evin içinde... Nereye kaybolur? Altüst ettim ortalığı.”
Sakin, dedim kendi kendime. Sadede gelecek elbet. Belki de kahveyi reddetmemeliydim.
“Valla seçime kadar bulamazsam benimki keser beni Remzi Ağabey…” dedi Esma Çakar. Ne olduğu bilmediğim kayıp nesneyi şıp diye bulacağıma emin gözlerle baktı yüzüme.
Artık konuşabilirdim. Kardeşliğe terfi ettiğime göre umutlu bir tonda hem de.
“Ne olduğunu söylersen belki daha kolay bulabiliriz,” dedim. Kardeşlik kolay kolay tepilecek bir şey değildi.
“Ama çok aptalca…” dedi Esma Çakar.
“Olabilir,” dedim.
“Üstelik bunları iyi sakla diye sıkı sıkı tembihlemişti verdiğinde.”
“Demek ki çok iyi saklamışsın,” dedim.
Hafifçe güldü.
“Gülüyorum ama halim harap gerçekten,” dedi.
Sigaramdan çektiğim nefes ikimizi de ciddiyete çağırıyordu. Pencerelerden gelen ışıkta renk değiştirerek tavana yükseldi dumanlar.
Kaşları kapıyı ilk açtığındakinden daha fazla çatıldı.
“Seçmen bildirim kâğıtlarını kaybettim Remzi Ağabey,” dedi. Ağzından notasız bir soluk sesi savruldu dumanların peşine.
“Ne?” dedim.
“Hani yok mu, nerede oy kullanacağını yazdıkları seçmen kâğıtları, onlar işte,” dedi. “Yer yarıldı içine girdiler sanki.”
Benim seçmen kâğıdımın daha gelmediğini hatırladım.
“E, o kadar telaş edilecek bir şey yok bunda,” dedim.
Kafasını iki yana sallayarak benimle aynı fikirde olmadığını belli etti. Şiddetli bir biçimde. Korkuyla karışık.
“Gider muhtardan öğrenirsiniz hangi sandık olduğunu, kolay,” dedim.
“Yok,” dedi. “Yok. O kâğıtlar gerek bana. Benimki keser beni bulamazsak. Sorsam da faydasız.”
“Canım kâğıdın ne önemi var. Önemli olan oyunu verebilmek.”
Elini saçındaki renkli kumaşa götürdü. Düğümden dışarı taşanları çekiştirmeye başladı. Ben sigaramı önümdeki kül tablasına bastırdım.
“İstersen internetten de bulabilirsiniz,” dedim. “Yolun aşağısında bir internet kafe gördüm. Dakikalık iş muhtar uzaktaysa.”
“Biliyorum,” dedi. Eli saç bandında, gözleri kül tablasının yanındaki sigara paketimdeydi.
“Eee?” dedim.
Eli neredeyse pakete gidecekti.
“Hayır,” dedi. “Bulmam gerek. Benim için bulur musun Remzi Ağabey? İsmail bir zaman çekmecenin içinde kaybolan çeki nasıl bulduğunu anlatmıştı. Öyle bir, ne bileyim, sihir yapıp ortaya çıkarsana şu seçmen kâğıtlarını…”*
Gülümsedim. Çok önceleri öyle bir numara yapmıştım, evet.
“Pekâlâ,” dedim. “Şunu baştan bir anlat o zaman. İlk başından. Sana verdiğinde neredeydin, ne yaptın hemen sonra.”
Hatırlamak ister gibi gözlerini pencereden uzaklara dikti bu sefer. Alnının çizgileri kırıştı.
“Kapıdan girer girmez verdi,” dedi kendi kendine anlatıyormuş gibi. “Bir zarfın içindeydi. Beyaz bir zarf. İnce uzun. ‘Şunu sakla,’ dedi.”
“Devam,” dedim.
“Ne olduğunu sordum.”
Durakladı burada.
“Zarf elinde…” dedim.
Bana döndü gözleri.
“Zarf elimde,” dedi. “Ne olduğunu sordum. ‘Seçmen kâğıtları,’ dedi. ‘Ortada bırakma,’ dedi. ‘Seçimde lazım,’ dedi.”
“Zarfın içine bakmadın mı?”
Yeniden Haliç manzaralı pencereye döndü gözleri. Küçüldü biraz.
“Baktım,” dedi. “İnce uzun kâğıtlar işte. Küçük küçük bilgisayar yazıları.”
“Sonra?”
“Lavaboya gitti benimki. Koridorda ‘Ka-dir Top-baş bir da-ha, Ka-dir Top-baş bir da-ha,’ diye bağırıyordu maçlardaki gibi.”
İyi gidiyorduk.
“Sonra ne yaptın?” dedim. “Kapının önündesin daha.”
“Kapının önündeyim,” dedi. Kendi kendine söyler gibi.
“Zarf elinde.”
“Zarf elimde,” diye tekrarladı.
“Ne yaptın, hatırla,” dedim. “Kapının önünde bir yerlere mi sakladın?”
“Hayır!” dedi. “Hayır. Oraya değil.”
“Ne tarafa yürüdün?”
Bu kez tavana baktı. Odanın ortasında sallanan şıngır avizeye.
“Önce yatak odası geldi aklıma. Sonra vazgeçtim. Hırsızlar ilk oraya bakarlarmış. Vazgeçtim.”
“Güzel,” dedim. “İyi gidiyorsun. Devam.”
Yeni tanıştığım kadının yatak odasını kurcalamayacağımı düşünüp sevindim içten içe.
“Mutfağı düşündüm. Kavanozların içi falan. Hani filmlerde olur. Komik, dedim. Olmaz. Vazgeçtim.”
“Sonra?”
“Buraya geldim,” dedi gözlerini aşağıya indirip.
Onunla birlikte odanın içinde gezdirdim gözlerimi. Bildiğiniz bir oturma odasıydı işte. Fazla mobilya yoktu. On dakikada arayabilirdiniz köşe bucak.
“Hatırla,” dedim. “Nereye koydun?”
Umutsuzca yüzüme baktı. Başını iki yana salladı.
“Hatırlamıyorum Remzi Ağabey,” dedi alçak sesle. “İnan hatırlamıyorum. Aklım uçtu.”
Televizyon sehpasını işaret ettim başımla. Üç çekmecesi vardı yan yana.
“Çekmeceler uygun saklamak için,” dedim.
“Baktım onlara,” dedi Esma Çakar başını hafifçe dikleştirip. “En az beş kere baktım. Biri boş zaten. Ötekinde garanti belgeleri var televizyonun.”
“Üçüncü?”
“Benimki kendi ıvır zıvırını koyar oraya. Hiç sürmem elimi. Kızar mızar…”
Bak, bir ihtimal beliriyordu.
“Belki zarfı da…”
Sözümü kesti.
“Hayır, hayır,” dedi. “Hayır. Bir kez dokundum diye yediğim azarı unutmadım. Hayır. Dünyada elimi sürmem o çekmeceye.”
“Kocan ne iş yapıyor?” dedim.
Salonun duvarlarına baktı cevap verirken.
“İnşaatçı,” dedi. “Yapsatçı. Öyle büyük müteahhit değil ama. Allaha şükür fena değil işleri yine de.”
“Siyasete bulaştı mı?”
“Öyle pek konuşmaz o işleri benimle. Ama gidip geliyor galiba partiye.”
“Anladım,” dedim.
Bana doğru eğildi konuşmadan önce Esma Çakar.
“İşte o yüzden Remzi Ağabey,” dedi. “İşte o yüzden korkuyorum bulamazsam kâğıtları diye. Haliç manzaralı cinayet diye yazacak gazeteler bulamazsam.”
“Dur yahu,” dedim, “ne cinayeti…”
“Valla öyle,” dedi ellerini önünde birleştirip, “bulamazsak olacağı bu.”
Pencerelerin önünde boydan boya uzanan sedire döndüm bu kez.
“Altına koymuş olabilir misin?” dedim başımla gösterip.
Bana güveni azalmaya başlamış gibi baktı yüzüme.
“Baktım oraya da,” dedi. “El fenerini tutup baktım hem de. Köşe bucak. Yok. Zaten broşürlerden başka bir şey yok sedirin altında. Kutular içinde bir sürü kâğıt. Durduk yere toz toplar. Oraya koymuş olmam imkânsız zaten. Ama baktım yine de.”
Geriye büfe kalmıştı. İkimiz de büfeye bakıyorduk. Kendi kendine seçmen kâğıtlarını ortaya çıkaracakmış gibi. Çıkarmadı.
Esma Çakar bana olan güvenini toplamaya çalışır gibi konuştu.
“İşte o yüzden aklıma geldin, rica etsem gelir mi Remzi Ağabey diye,” dedi. “O bulduğun çek de öyle bir çekmecedeyken yok olmuş ortadan. Dedim belki aynı şey oldu. Gelsin çıkarsın. Rica ettim İsmail’den.”
Umutla yüzüme baktı.
“Öyle önemli bir şey değildi o olay,” dedim. “Çek kâğıtların üzerinden kayıp çekmecenin arkasına düşmüştü. Kimse bakmamış. Abartmış İsmail.”
“Ben baktım valla,” dedi Esma Çakar. “Çekmeceleri çıkardım, boşalttım yere, peçeteleri falan filan. Çatal kaşıkları. Yoktu. Of Allahım!”
Kaşlarını çatık, bana baktı. Biraz öfkeyle.
“Ne olacak şimdi?” dedi.
“Bilmem,” dedim. Biliyordum galiba.
“Ne olacak şimdi?” diye tekrarladı Esma Çakar. “Öldüm ben.”
“Ölmedin,” dedim.
Yüzüme baktı.
Bir özel dedektiflik havası geldi üstüme. Bir sigara daha yaksam olurdu sanki. Yakmadım ama.
“Bir zarf bir odanın içindeyse ortadan yok olmaz,” dedim sesime hafif bir felsefe tonu katarak. “Her yere baktığına göre, odada değil.”
“Ama ben koydum bir yere,” dedi. “Elimle koydum. Nereye tam hatırlamıyorum ama, elimle koydum.”
“O zaman birisi aldı,” dedim.
“Kim aldı?” dedi. “Eve uğrayan yok kaç gündür.”
“Senin yapsatçı,” dedim.
Esma Çakar, uzaylılar Haliç’ten doğru geliyorlar demişim gibi baktı yüzüme.
“Yok artık,” dedi. “Niye alsın. Bana verdi sakla diye.”
İyi giderdi bir sigara gerçekten. Direndim. Çok kalmak istemiyordum bu evde.
“Sordun mu alıp almadığını?” dedim. “Sormadın.”
“Sorulur mu?” dedi. “Adam bana vermiş sakla diye, sen aldın mı diye sorarsan, kaybettim demek olur açık açık.”
“Biliyorum,” dedim. “O yüzden sormadın.”
“Yani?” dedi.
“Yanisi şu,” dedim. “Kocan önce verdi sana zarfı. Sonra ne olduysa kendi saklamaya karar verdi. Tuvaletten çıktığında senin elinde zarfla bu odaya girdiğini görmüştü. Bu odada bir zarfı nereye koyduğunu bulmak kolay. Bir iki yere baktı, buldu aldı.”
Ayağa kalktım. Sigara paketimi ceketimin cebine yerleştirdim. Esma Çakar ev sahibem olduğunu unutmuş gibi yüzüme bakıyordu.
“Anlamadım,” dedi. “Niye verdi, niye aldı?”
“Aslında biliyorsun,” dedim. Kapıya doğru bir adım attım.
“Neyi?” dedi arkamdan.
“Kâğıtları kaybettin diye neden bu kadar korktun, açıklayayım mı?” dedim. “İnsan seçmen bilgi belgesi olmadan da oy verebilir. Nerede oy vereceğini bulmak kolay. Nüfusunla gider verirsin. Senin derdin başkaydı.”
Esma Çakar’ın yüzünde ilk kez hayranlığa benzer bir ifade belirdi. Hep öyle olurdu. İnsanlar yenildikleri özel dedektifi zeki bulmaya bayılırdı.
“Kocanın da derdi başkaydı.”
“Neymiş derdimiz?” dedi bildiği şeyi bir de benden duymak hoşuna gidecekmişçesine.
“Senin seçmen kâğıtlarının üzerinde sizin adınız yazmıyordu,” dedim.
Bir şey söylemeden yüzüme baktı.
“Partiler öyle yapar bazen,” dedim. “Seçmen bilgi kâğıtlarını, ele geçirirlerse, hüviyetlere dikkatle bakmayacak sandık başkanlarının sandıklarında bir daha oy kullanacak kimselere verirler.”
Yüzüne bir gülümseme yayıldı Esma Çakır’ın.
“Zarfın içine bakmıştın. Başkalarının adının yazdığını biliyordun. Dert değildi, sakladın. Kocan belki sonradan evde durmasının doğru olmayacağını düşündü. Belki sana hava atmak için vermişti zaten. Aldı götürdü. Sen de korkundan soramadın.”
Evin dış kapısını açtım. Ayakkabılarımı misafirlikte yaptıkları gibi önüme çevirmeyeceğine emindim. Terlikleri çıkarıp giydim onları. Terlikleri dışarda bıraktım, ceza olsun diye.
Geriye döndüm. Hafif kızarmıştı yüzü Esma Çakır’ın. Elimi uzatmadım.
“Bakalım ne olacak seçimde?” dedim evden, apartmandan defolup gitmeden önce.
*Bkz. Remzi Ünal’ın polisiyelerinden Kramponlu Ceset.