Cin
13 Ekim 2019 Öykü

Cin


Twitter'da Paylaş
1

Bakmayın bana! Çekin o meraklı bakışlarınızı üzerimden! Kaçtığım şehir değildi, sizdiniz. İnsanın ilk hali, oluşmamış hali, Homo Sapiens’siniz hepiniz. Ela, yeşil, kahverengi fark etmez, hepiniz aynı boş, aynı anlamsız bakışlarla bakıyorsunuz. İnsandan kaçtım, sizden kaçtım yani, özellikle bazılarınızdan itinayla nefret ediyorum. Sizden kurtulmak için yerleştim bu ücra köye, Beydağlarına bakıyorum sizin yerinize. Gökyüzüne, yıldızlara, güneşe, aya bakıyorum. Sizden önce var olan ve sizden sonra da olacak olan dağlara, güneşe, yıldızlara, aya. Her şeyimi aldınız elimden, size verecek hiçbir şeyim kalmadı, ölemediği için şu paramparça bedenini sürükleyen bir ölüyüm ben.

Dik dik bakınca gözlerini kaçırdı kadınlar, bazıları başlarına örttüğü örtünün ucuyla ağızlarını kapattı, başlarını eğdi. Çocuklar ve erkekler daha cesurdular, hele çocuklar, ucunda merak varsa gözlerini kırpmadan bakabiliyorlardı. Kahve sakindi bugün, beni çekiştirmeden, her bulduğu ağaç dibine işemeye çalışmadan sakince yürüdü. Doktorumun sık sık söylememi istediği cümleyi tekrarlayarak yürüdüm köyün yollarında. “Hayat verilmiş bir armağandır bana ve her şeye rağmen çok güzel.” 

Doğada ne kadar renk varsa hepsini üstüne giymiş bir kadın önce ayağından çıkardığı mavi naylon terlikle vurmaya başladı küçük kıza, Sonra kızın elindeki kitabı hırsla yırtıp paramparça etti, kitabın parçaları sokağa dağıldı, rüzgârla savruldu sayfalar, yarısı yırtılmış bir parça sokakta gezen, gezdiği her yere pisleyen tavukların bokuna bulaştı. Önce terliğin acıttığı yerleri yokladı küçük kız, sonra sokağa dağılan kitap parçalarını toplamaya başladı. Cenaze törenindeymiş gibi bir ifadeyle ağır ağır topladı parçaları. Tavuk bokuna bulaşmış sayfayı alıp almamak arasında bocaladı bir süre, sonra onu da aldı, yerdeki taşlara sürte sürte temizledi sayfayı. Gözlerinde akan yaşı elinin tersiyle silerek, sağlam kalmış kitap kapağının içine doldurdu yırtık parçaları. Cenazesini elbisesinin içine saklayıp eve girdi, kapıyı kapatırken tanıdığım bir gözle baktı bana; Eve süt getiren kız!

Doktorun yasaklamasına rağmen her sabahki gibi, kemanla Chopin’in cenaze marşını çalarak başladım güne fotoğrafların önünde; Şehit Yüzbaşı Cemil, canım, yol arkadaşım Cemil! Babasının yokluğunu hissettirmeden sevgiyle büyütmeye çalıştığım Barış. İlkokula başladığı gün. Babasının onu havalara fırlattığı fotoğraf. Ne güzel gülmüş, kepi havaya atarken fakülteyi bitirdiğinde. Tabip Asteğmen Barış. Üst rütbeli bir subayla bir doktor çaldı kapıyı… Mayına basmış dediler, tabutu ondan daha ağırdı, kalanını sarmışlar kefene. Ben de ölüyüm aslında. Ne doktorun dedikleri umurumda ne de yaşama sevincimi bana geri vereceğini umduğu haplar. Hepsini çöpe attım ilaçların. Hayat verilmiş bir armağanmış bana! Alın bu armağanı başınıza çalın! Alın! Yaşamak istemiyorum.

Uzun bir ağlama krizinden sonra kendimi bahçeye attım, kahveyi okşadım bir süre, fesleğenleri sularken kapı çalındı, şu kara gözlü kız; Sütü getirmiş. “Annem boş şişeleri istiyor,” dedi yere bakarken

Süt şişelerini getirdiğimde, oraya, kapının eşiğine oturmuş, parçalarını yapıştırdığı kitabı okumaya çalışıyordu. “Bir şem-si-yem ol-sa. Ko-ca-man ol-sa. Dün-ya-nın üs-tü-ne tut-sam. Kö-tü-lük-le-re en-gel ol-sam.

Beni görünce toparlandı, ayağa kalktı. Dün yırtılan kitap mı bu diye sordum, he! Dedi belli belirsiz. Nasıl yapıştırdın? Şekerli hamur yaptım, nenemden bilirim; Dedemi vurmuş asker kaçakta, nüfus kâğıdı çıkmış cenazesinin cebinden, candarma verdiydi. Başka sureti yok ki dedemin, nenem napsın? Una su kattı, suya şeker. Yapıştırdı kocasının suretini, muskasının içine koydu, astı onu yüreğinin üstüne. Öldüğünde aldık elinden, avucunun içine saklamış ölüm geldiğinde. Ordan bilirim, unla su birleşince, bir de şekerin varsa eğer yapışır her şey bir birine, bir olur. Kitabı yırttı ya, anam istemez okuyayım, gözün açılır der, abin de çok okurdu, okuma çok eza çekersin der. Ondan yırttıydı kitabımı dün. Sever beni yoksa çok sever. Günlerdir yıkanmamış, taranmamış saçlarını okşamak istiyorum, elimi uzatırken sordum; Nerelisin? Diyarbakırlıyız biz teyze, Bismil Kumrulu Köyden, çok kumru vardır bizim köyde, ondan adını öyle demişler. Elim havada kaldı bir süre, elime, kızın saçlarına, alfabesine bakakaldım. Git buradan! diye bağırdım, şişelerini, saçlarını ve şu aptal alfabeni alıp git! Yere baktı yine, hep yere bakıyor zaten suçunu bilirmiş gibi. Diyarbakırlıyım dediğinden beri nefret ediyorum ondan. Tüm orada yaşayanlar gibi ondan da nefret ediyorum. Ülkenin o tarafını kangren olmuş bir bacak gibi kesip atmalı! Çürümüş bir kol gibi kesip gömmeli.

Kapıyı tıklattı, süt getirmiş, yüzünde yapışkan bir gülümseme, bir elinde süt şişesi, ötekinde tuhaf bir alet. Sütten önce ötekini uzattı. Abim marangozun yanında durur, dedim ona böyle, böyle. Tıpkısını yaptı bana, şunu da ağanın atının kıllarından koymuş. Bir güzel ses çıkarıyor ki! Ağa kim diye sordum. Ata binen adam, biz köyde ata binene ağa deriz, bir onların atı vardır. Ben de öyle senin gibi bir ileri bir geri yaptım abimin gerdiği tellerin üzerinde aynı ses çıkmasın mı? Anam duymuş ahırdan koşarak geldi ki ne gelme! Elimden aldığı gibi eşiğe vurmaya başladı tellimi. Bir dellenmiş ki sorma, o şehirli karıdan öğreniyon bunları dedi bana. Ona şehirli karı deme dedim. Onun oğlu da dağda ölmüş dedim, kemanımı bıraktı, eşiğe oturdu, bir ağıt tutturdu ki canın dayanmaz. Vay kuzularım! diye paraladı yine üstünü başını. Kim kıyar bu kuzulara, kim ne ister elin bebesinden? Neyse kırılmamış, bak ne güzel duruyo. Teyze sen bana bu telliyi çalmayı öğretir misin? Ben de abime çalarım belki. Belki duyar da ruhu rahatlar. Ölüler duymaz dedim ona buz gibi bir sesle. Git buradan! Hiç kimseye hiçbir şey öğretecek halim yok, hele sana hiç. Git buradan, bir daha da süt falan getirme.

Bahçe kapısını açık görünce girmiş içeriye, keman çalışımı izlemiş, müziği dinlemiş. Onu gördüğümü fark edince sıçradı durduğu yerde, ama kaçmadı. Çok güzel türkü bu teyze, sözleri ne diyo? Ben sana bir daha süt getirme istemiyorum demedim mi? Bir daha seni görmek istemiyorum demedim mi? Bunu annem gönderdi teyze, para istemiyormuş, madem dedi, onun oğlu da dağda ölmüş, al götür dedi, para da alma dedi. Bekle burada dedim mutfağa giderken, sütü tencereye boşalttım, şişeyi çalkalarken keman sesiyle irkildim birden. Benim kemanım, benim kemanımın sesi! Salonun ortasına kadar girmiş. Kemanı yıllardır çalarmış gibi düzgünce çenesinin altına yerleştirmiş, Barış’ın fotoğrafı karşısında keman çalıyor! Oğlun mu? Şoka girmesem saçını başını yolardım herhalde bu arsızlığı karşısında. Dağda öldü değil mi? Benim abim de dağda öldü. Devlet vermedi cenazesini, biz gömdük dediler. Annem çok ağlar, bir mezarı bile olmadı yiğidimin der, der ağlar. Fark etmeden döküldü ağzımdan; Antigone! Anlamadım teyze anti ne? Hiç çok eski bir yazar, yüz yıllar önce kötü bir kralın kötülüklerini yazmış, kralın adı Kreon’muş. Aynı savaşta ölen kardeşlerden birini törenlerle gömdürmüş, birinin gömülmesine izin vermemiş. Demiş ki; Kayalıklara bırakın, kurda kuşa yem olsun. Antigone da bu ölen kardeşlerin kız kardeşi, ben kral falan tanımam gömerim kardeşimi diyen kız dediğini yapmış. Haa! Sen ona mı ileniyon. Anam da cine ilenip durur. Abimin öldüğünü dediklerinde annem paraladı üstünü başını. ew kurê min bû. ew hevalê min bû. ew birayê min bû. O benim oğlumdu. O benim kardeşimdi. O benim arkadaşımdı demek. Anam on üçünde doğurmuş abimi, beraber oynarlarmış, ne olsun anam da çocuk. Vuruldu haberi gelince deli gibi oldu anam. Yemedi, içmedi, ağlamadı. Öyle uzaklara, dağlara doğru baktı durdu. Ne giydirdilerse paralayıp attı üstünden. Köyün yaşlıları cin girmiş bu karının içine dediler, hoca çağırdılar. Hoca okurken, üflerken,  tu-tu-tu diye suratına tükürürken anam gene dellendi. Bu cin kim ha? Bu bebeleri dağa gönderen cin kim? Onların karşısına öteki bebeleri çıkaran cin kim?   Bu ana kuzularını öldüren cin kim?  Benim kuzumun canını alan cin kim? Oğluma bir avuç toprağı çok gören cin kim?  Bu karakaşlı, kara gözlü yiğitleri birbirine kırdıran cin kim? Bu silahları onların eline veren cin nerde şimdi ha? Nerde! Sen misin yoksa? Diye hocanın sarığını başından aldığı gibi attı yerlere, sakallarını yolmaya başladı. Hoca asasıyla vuru vuruverdi anama. Hocaya karşı geldi diye konu komşu kim varsa anamın yüzüne tükürdü. Anam öyle avlunu ortasında memeleri, her bi yanı açık kalakaldı. Babam üstüne bir bez örttü, kucakladı anamı, yatırdı. Gün ağrımadan kaçtık köyden, kirvesi varmış babamın bu köyde, gelin demiş. Geldik. Babam ağlamaz, susar hep, cigara üstüne cigara içer. Ben bilirim gözünün dibinde kuyu var babamın, yaşlarını oraya saklıyor. Anam hala o cine ilenip durur. Dellenmedi aslında benim anam, içine ateş düştü. Senin de düşmüş ya!

Teyze! Senin oğlunun mezarı var mı? Var, dedim. Kötü kral oğullarının bazılarının gömülmesine izin veriyor. Çok büyük bir tören yaptılar oğluma, bakanlar geldi, Kral Kreon’un en sevdiği adamlar geldi, dualar okudular, marşlar çaldılar. Gözlerimde birikenleri tutamadım daha fazla.  Annenin hocaya sorduğu çok doğru bir soru: Cin kim? Sarıldı bana ağlarken, minicik elleriyle saçlarımı okşadı, yemenisinin ucuyla gözyaşlarımı sildi. Ağlama Teyze dedi bana, belki bir gün o cini yakalarız, yakalar da kör kuyulara atarız.

Haydi, dedim, kalk! Keman çalalım birlikte.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Nigar Bacalan
Ç Ç Ç Ç ok güzel olmuş. Kalemine yüreğine sağlık nesrincim.
5:31 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR