Gratel'e
Şarkı söyleyen kuşları aramaktan yorgun düştüm. Sırtımı beton bir duvara dayayıp öylece dikiliyorum. Karşımda şehir, soluk renkleri, yükselip alçalan apartmanları, dar caddeleri ve parke döşeli sokaklarıyla uzayıp gidiyor. Birden rüzgâr esiyor, sırtımı dayadığım duvarın arkasındaki ağaçların hışırtısından anlıyorum. Hışırtının artmasıyla rüzgâr duvarı aşıp omuzlarıma, boynumun arkasına dökülüyor. Esintinin vücuduma yayılışıyla acıktığımı hissediyorum. Bulunduğum yerde her şey olduğu gibiyken şehrin bulunduğu tarafta ışıklar ve renkler titremeye başlıyor, karanlığın ortasında yanan bir lambanın birden sönüp ortalığı zifiri bir karanlığa boğması gibi bütün şehir gündüz vakti sessiz bir karanlığa gömülüp kayboluyor, telaşla bu büyülü ânın bir parçası olma isteğiyle karşıya geçip karanlığa karışmak istiyorum ama tam o sırada üzerimde olması gereken bir şeyin yokluğunu fark ediyorum. Belki de bir yerlerde bıraktığım ya da sakladığım, belki de attığım bu şeyi bir türlü hatırlayamıyorum. Karanlığa karıştığımda, bu kaybolan şeyi kaybettiğimi unutacağımdan korkarak hemen anımsamak için telaşla bedenimin orasını burasını ellemeye, ceplerimi yoklamaya başlıyorum. Unuttuğumu iki büklüm hatırlamaya çalışırken ışıklar yanıyor, şehir bütün çıplaklığıyla öylece uzanıyor.




