Çok Kötü Günler Var
22 Şubat 2020 Öykü

Çok Kötü Günler Var


Twitter'da Paylaş
0

Hep söylendiği gibi oldu, durdu bazen zaman, bazen de kayboldu. Bir gün taşta bir gün de çürümüş demirde görüldü onca sene. En çok da bozulmuş peynirden, filizlenmiş patatesten okundu zaman. Avludaki kar da eridi. Dul Necmi’den de herkese işkence olmuş astımından da kurtuldu herkes. Hem bulgur da yetti bütün kış, tuz da. Sırrı hiç uymadı onlara, her sabah yaptı sporunu koğuşun ortasında. Her şınav çektiğinde tekrar tekrar söyledi lafını, “Ya Muhammed ya ali”. Aklına her geldiğinde de yorulana kadar kendisini terk eden karısına küfretti Yavuz. Her defasında aynı şeyleri duymaktan bıkan Mikail konuyu değiştirmek için yavuzun askerde operasyondayken yollarını nasıl kaybettiklerini sordu. Her zamanki gibi, hapisten çıktıktan sonra yapacaklarının planlarını anlatmaya gündüz de yetmedi gece de. Yine de herkes birbirinin planı ezberleyecek kadar defalarca anlatıldı her şey. Çok düşünüldü çok soruldu. Şu it oğlu it müdür de bir gün vazgeçmedi akşam vakti elektrikleri kesmekten. Mikail de muhabbet her sıkıştığında bildiği tek türküyü hep söyledi. Mikail türküyü söylerken koğuştaki herkesin zihninde aynı şey geçti yine. Tabii Mikail’in sesi koridordan her duyulduğunda da gardiyan Haydar da koğuşun kapısına sertçe iki defa vurdu yine. Hiçbir şey değişmedi aslında en çokta bu koydu herkese. Şubat da aynıydı mart da. Şu it müdürün dalavereleri bile aynı. Vakti geldi yine. Hazırlanıldı, heyacanlanıldı, sıralar beklendi, ziyaretlerin her dönüşünde de uzun uzun susuldu.

Bir işe yaracağına kimse inanmadı ya yine de bütün koğuşun gözetiminde çalıştı Mikail bir bir ezberledi hepsini, aylık görüş günü geldi. Müdür yine bir itlik yapmazdı inşallah. Hiç olmadı isyan çıkarırız, değil mi Sırrı abi, diye sordu kaç defa, korka korka, tabii koçum çıkarırız demesini bekleyerek. Teker teker görüşe çağrıldı herkes. Mikail en son kaldı yine. Kafası karmakarışıktı. Bir dua etti bir müdürün ezberlettiklerini saydı içinden. Koğuşta yalnız kalmıştı, sırtını koğuşuna dayamış en son sefer kavga ettiği gardiyan Haydar’ın ayak sesleri için dua ediyordu şimdilik. Bazen görüşe bile çıkarmıyordu it müdür, bu yüzden önce şu Haydar çağırmaya gelsin de diye geçirdi içinden. Sonra da sanki zamanın ölçü birimi yokmuş da kendisine sorulduğunda şundan önce bundan sonraydı demek için, boş koğuşun içinde sırayla önce ocağa çay koyup sonra tek ayak üzerinde durmaya başladı bir süre. Yetmedi, kimse gelmedi. İpince bıyıklarıyla oynadı, karşı duvardaki aynaya bakabilmek için durduğu yerde ayakuçlarına bastı. Yetişmedi boyu. Vazgeçti Necmi’nin boş kalan ranzasına baktı, Necmi hasta olmasaydı yine bu kadar aksi biri olur muydu acaba diye düşündü bir an. Sonra da keşke dedi kendi kendine, sanki Necmi’nin yüzüne der gibi boş ranzasına bakıp söyledi. “Yok Necmi ağabey yok, sen adam öldürecek biri değildin bence de iftiradır.” Ezberi gitmesin diye başka bir şey düşünmek istemiyordu ama yine de düştü aklına bir şeyler. Koğuşta her yalnız kaldığında köylüsü Beşir’i hatırlar üzülürdü. Geçen sene öğrenmişti gardiyanlardan, nerdeyse dört yıldır bir hücrede yalnız kalıyordu. Onu anımsadı yine bir an. İçi burkuldu. Çok beklemişti. Saat on iki oldu. Neyse ki yüzünü dönüp tam koğuş kapısının küçük pencerecinden bakayım derken gardiyanın ayak sesleri birden yaklaşmıştı birden. Heyecan kulaklarını tıkamıştı herhalde. Son bir defa ezberini tekrar etti Mikail. Bir iki tanesini de saydı. Cumhuriyetçilik, Devletçilik… Üstüne başına baktı, Yavuz’un ona verdiği ceket de çok yakışmıştı. “Sağ olsun Yavuz ağabey, babama da söyleyeceğim çok eyi adam diye,” demişti kaç defa. Çok geçmedi kapı açıldı. Sonra gardiyan Haydar hem sanki ilk defa ismini söylüyormuşçasına hem de koğuşta ondan başka kimse kalmış gibi elindeki kâğıda bakarak içindeki bütün gürültüyle seslendi.

“Mikail Görmez görüş salonuna.”

Mikail geçen sefer kavga etmesine rağmen hatta elinden gelse gardiyan Haydar’ı evire çevire dövmek istediği halde, bari bu defa sorunsuz geçsin diye ses etmeden Haydar’ın peşinden sessizce koridorları geçtikten görüş salonuna geldi. Yolun sağından yürümeye dikkat etmişti yine. Heyecandan kalbi duracak gibiydi. Salona girer girmez kafası allak bullak olmuştu. Şimdi ezberlediği şeyleri bırakıp onları unutmamak için dua ediyordu. Aslında hepsini ezberlediğine göre bütün uğursuzluklardan kurtulmuştu ama yine de içindeki endişe kaybolmuyordu. Bekleme salonu koğuştan çok daha soğuktu. Yapabileceği bir şey yoktu. Burada donsa da bekleyecekti. Hapishanenin yedi binasını da üzerinde taşıyor gibi ezilmişti sanki. Biraz da başı ağrımaya başlamıştı ama ne fark eder ki diye düşünüyordu başı kopsa da bugün koğuşa aynı kederle dönmek istemiyordu. O pek aldırmasa da Sırrı abisinin Allah’ına çok dua etmişti. İçten içe pazarlık bile etmişti. Hem içinden bir ses bu sefer olacak diyordu. En azında insan kendine uğursuz gelmez, yalan söylemezdi değil mi? Arada başını kaldırıp Haydar’a bir şey sormak istese de belki ters bir şeyler söyler diye yüzünü masadan çevirmiyordu. Aslında kaç defa söylemişti it müdüre, koğuştakilere, “Bütün uğursuzluk şu Haydar’da, beni başkası görüş salonuna götürse bak bu sefer babam kesin gelecek” diye, ama kimse onu ciddiye almamıştı. Hem sadece o da değil, bak bir defa da ilk beni çağırsınlar görsünler sonra bak gelmiş mi gelmemiş mi diye ama dinleyen kimdi? Neyse ki aylardır it müdürün her dediğini yapmıştı, bu konuda içi rahattı, babası bu defa kesin gelecekti. Hem gelmemesi için hiçbir neden kalmamıştı, İstiklal Marşını da, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini de ezberlemişti, en son Atatürk’ün ilke ve inkılaplarını da ezberlemişti, hiçbir neden kalmamıştı, hem bak gör müdür gelsin görsün nasıl teker teker ezberlediğini. Müdür itti mitti ama haklıydı hep şu cahilliğinden geliyordu uğursuzluğu yoksa ne sebep olsun ki, niye gelmesin ki babası? “Zaten babam bir gelsin ona da söyleyeceğim bir suçu yok diye, bir türlü şu uğursuzluklar peşimi bırakmadı işte yoksa sen niye gelmeyesin ki...” diye kaç defa söylenmişti koğuşun içinde.

Nerdeyse yarım saattir boş salonda beklemiş en az demir masa kadar ağır bir endişe oturmuştu içine. Ama ne de olsa uzaktan geliyordu, olabilir, biraz gecikebilir insan diye rahatlatmaya çalıştı kendini. Nefesinin sesi kendisinden de Haydar’dan da daha çok fark ediliyordu salonun her yerinde. Uykusuzluktan kan dolmuş gözlerini ovayım derken aklına düşmüştü, babası onu görmeyeli çok değişmiş miydi acaba? Bilemiyordu. Gerçi bir an dönüp Haydar’a sormak istedi ama vazgeçti. Geçen kavga ettik ya, şimdi yalan der şerefsiz, diye düşündü. Yine de aklının bir tarafıyla da üzerindeki kıyafetlere dikkat ediyor, gömleğinin ütüsü kırışmasın diye sandalyede dik durmaya fazla kıpırdamamaya çalışıyordu. Haydar da ikide bir içeri girip yalnız dönüyordu salona. Hepi topu bir saatlik ziyaret saati vardı, yavaş yavaş tedirginliği artmıştı. Yine de en son ezberlediği ilke ve inkılapları içinden tekrar ediyordu, sanki bir an birini unutsa peşini bırakmayan uğursuzluk yine aynı şeyi yapacaktı. Biraz sonra da içinden saymayı bırakıp Haydar da duyabilsin de ezberlediğine şahit olsun diye az bir sesle tekrarlamaya başlamıştı.

Cumhuriyetçilik.. Milliyetçilik.. Halkçılık.. Devletçilik.. Laiklik.. İnkılapçılık… (Tabii Mikail bütün bunları sayarken sanki bir trafik kazasında kaybettiği yakınlarının ismini sayar gibi korku ve kaygıyla saymıştı)

Mikail bütün heyecanıyla bir yandan kaç gündür dilinden düşürmediği ilkeleri sayarken bir yandan da gözlerindeki çaresizlikle konuşmadığı gardiyan Haydar’a bakıp onay almaya çalışıyordu. Çok az zamanı kalmıştı. Babası şimdi gelse bile bu kadar süre ne yetecekti ki. Belki biraz olsun babasının onu ziyaret etmemesine, içeri girdiğinden beri yalnızca tek bir mektup yollamasına alışmıştı ama her defasında koğuşa eli boş dönmesi koyuyordu. Nefret ediyordu hep aynı boşunalıkla geri dönmekten. Daha önceleri babasının hiç ziyaretine gelmemesini bir sürü batıl itikada, cahilliğine yorsa da bu defa soğuk demir masada babasına içten içe kızmaya kırılmaya başlamıştı. Dört buçuk yıldır bir defa bile gelmemişti. İnsan bir kez olsun meraktan gelirdi. Söyleyenler haklıydı. Bu dünyada Allahsız oluyordu da babasız olmuyordu işte. Ya şimdi ne olacaktı? Kalan on dakika da bittikten kime bağıracaktı? Kime isyan edecekti? Müdürün bütün uğursuzluğun hep şu cahilliğinden dediğinden beri söylediği her şeyi ezberlemişti, daha ne engel kalmıştı ki? Elinden ne gelirdi ki artık? Ne yapsa ne etse gelmiyordu işte babası. İstiklal Marşı da, gençliğe hitabe de, ilkeler de, ziyarete giderken yolun sağından yürümekte, babasını beklerken avuçlarını sımsıkı sıkması da, ziyaretten bir gece önce buz gibi suyla üç kere yıkanması da başındaki bu uğursuzlukların üstesinden gelememişti demek ki. Hem bu defa, babası değil belki, bir dahaki sefere gelir ihtimali de gelmemişti sanki. Dört buçuk yıldır kendisine söylenenleri ilk defa duymuştu belki. Ziyaret süresi tam bitmeden kalkmıştı yerinden. Ne hâlâ kırışmamış pantolonu ne de Yavuz’un üstüne tam oturmuş ceketi umurunda değildi artık. Öfkesi saç diplerine kadar çıksa da küçük bir inilti çıkaracak kadar bile ses kalmamıştı gövdesinde. Çırılçıplak kalmıştı sanki. Şu küçücük salondan çıkacak bile gücü kalmamıştı. Derken dondu. Çözüldü. Bir iki adım yürüdü. Haydar’ın yüzüne baktı ve sanki bir daha hiç görmeyecekmiş gibi demir masaya baktı bir an. Bekleyeceği bir şey kalmamıştı bu it müdürün dünyasında. Anlaşılmıştı, artık yalnız Allahsız değil babasız da girecekti havalandırma dönüşü koğuşuna.

Başlıktaki resim: Andrew Wyeth 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR