Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Ağustos 2022

Kitap

Çöl Masalları ve Kayıp Ruhlar: Benjamin’in ‘Hikâye Anlatıcısı’ olarak Tayfun Pirselimoğlu

Şükran Yücel

Paylaş

1

0


Çöl Masalları, bir keşif yolculuğu hem yazarı hem de okurları için. Hikâye anlatmanın, yazmanın, var olmanın sırlarını keşfetmeye çıkmış çöl yolcularının hikâyelerini okurken, okur da hayatla hikâyenin ilişkisini sorguluyor ve romanın sırlarını ve şifrelerini keşfetmeye çalışarak keyifli bir yolculuk yaşıyor.

Sinemamızın auteur yönetmenlerinden Tayfun Pirselimoğlu aynı zamanda çok önemli ve değerli bir romancıdır. Filmleriyle dünyanın önemli festivallerinden sayısız ödül alan Tayfun Pirselimoğlu’nun sekiz filmlik bir retrospektifi MUBI çevrimiçi sinema platformunda gösterilirken onun romanlarını hatırlamanın da tam zamanıdır. Kayıp Şahıslar Albümü (2002, Om yayınları) ve Hiçbiryerde (2002), tarzları ve anlatımları farklı olsa da aynı izleği takip eden bir film ve roman olarak ayrı türlerde ama birbiriyle kesişen iki yapıttı. 1996’da ilk kez Yapı Kredi Yayınları’nda yayımlanan Çöl Masalları ise bir anlamda yazarın sonraki yapıtlarının kaynağı, kılavuzu ve anahtarı olarak görülebilir. Çöl Masalları, anlatıcının konağın bodrumunda bulduğu ve hiç kimsenin ona sırrını açıklamadığı esrarengiz bir kapıyı açarak önünde uzanan uçsuz bucaksız bir çöle çıkmasıyla başlar. Çölün yerlilerinden olmayıp sonradan çöle çıkanları yazar, eski çöl dillerinden birine ait olduğunu düşündüğü “Zuzi” olarak adlandırır. Zuziler, bu maddiyatçı dünyada değil de hayallerin beslediği bir alemde yaşamak isteyenler midir, ‘dünya’ denilen çölü yeşerteceklerini hayal edip sonradan hayal kırıklığına uğrayanlardan mıdır? Kaybolmayı ve kaybedenlerden olmayı yeğleyenler midir? ‘Çöl’ bir öte alem midir, hesap verilen? Bir öte aleme yolculuk mudur? Dante’nin Araf’ı mıdır? Yolun sonunda Tuti’nin bulunduğunu düşünürsek, bu çöl yolculuğu bir rüya mıdır?

Çölün yolcularının amacı yazdıkları kitaplarını çölün diğer ucundaki Amerikalının Kütüphanesine götürmektir. Amerikalının Kütüphanesi, Beat kuşağının kült yazarlarından Richard Brautigan’ın “The Abortion” (Kürtaj, Altıkırkbeş Yayınları, 1998) adlı romanında anlattığı hiçbir yerde yayımlanmayan, hiç kimse tarafından istenmeyen, lirik ve tekinsiz kitapların yazarları tarafından getirildiği ve kitaplarını istedikleri rafa yerleştirebildikleri kütüphaneyi çağrıştırır.

Çöl Masalları’nın ilk ilginç karakterlerinden biri, Pirselimoğlu’nun ödüllü kısa filmi Dayım’ın Ahmet Uğurlu tarafından canlandırılan kahramanıdır. Pirselimoğlu’nun kısa filmleri, senaryoları ve romanlarının ortak temaları, düşünsel boyutu ve derinliği ondaki ‘auteur’ bir yönetmen olma potansiyelini gösterir. Sanırım ileriki filmlerinde bu özelliğini daha belirgin bir biçimde gösterme olanağını bulacaktır. Çöl Masalları, içinde birçok masalın, hikâyenin yanı sıra pek çok filmi de barındırır. Hikayelerin her biri birer filmdir aynı zamanda ve bu çöl de bizi Bertollucci’nin Çölde Çay’ına davet eder gibidir. Yazarın romanlarını benzersiz ve tekil kılan, anlattığı hikâyelerin özgünlüğü kadar, başka kitaplara, filmlere, gerçek hayata yaptığı göndermelerin inceliği, derinlerinde gizlenen mana ve kitabın tümüyle kendine özgü ve bambaşka atmosferidir. Bu atmosferi okurun hayal gücünü kışkırtan rüyalar, gizemli işaretler, aslında ‘masal’ olmayan masallarla kurar ve aynı zamanda kendi çizdiği desenleriyle görünür kılar. Okur da edebiyat, sinema ve resmi bütünleştiren çok yönlü ve farklı bir sanatçıyı tanımanın keyfini yaşar.

Tayfun Pirselimoğlu, her ne kadar 3 Ekim 2002 tarihli Milliyet Kültür Sanat ekinde, aynı anda piyasaya çıkan Hiçbiryerde filmi ve Kayıp Şahıslar Albümü romanı için, “Bunun beni rahatsız edici bir tarafı var; birbirlerinin önünü kestiklerini düşünüyorum zaman zaman.” demiş olsa da, ben onun sinemacı, romancı ve ressam kimliklerinin birbirini beslediklerini düşünüyor ve bundan sonraki ürünlerinde sinema, edebiyat ve resim arasında daha da çarpıcı karşılaşmalara, çarpışmalara, kesişmelere, buluşmalara ve bakışmalara tanıklık etmenin heyecanını yaşayacağımıza inanıyorum. Zaten Çöl Masalları olsun, Kayıp Şahıslar Albümü olsun bunun işaretleriyle tıka basa dolu. İki romandan da film olmayı bekleyen yüzlerce sahne imgelemimde kendi ‘aura’sını yaratan siyah beyaz fotoğraflar olarak duruyor.

Enteresandır ki, Çöl Masalları’nın anlatıcısının (ona romanın içindeki esas yazar mı demeliyiz) çöle konağın bodrumundaki kapıdan girip mavi üniformalı memurun uzattığı formu doldurduktan sonra karşılaştığı ilk kişi ihtiyar bir yazardır ve onun hikâyesi de eski fotoğraflarda ve eski filmlerde gördüğü kimi sıradan yüzlerin izini sürmek oyunuyla başlar. Eski filmlerde oynayan figüran çocukların peşine düşen yazar, onların sonraki hayatlarını karşıdan izlerken, en sonunda merakına yenilip onlardan birisiyle daha yakın ilişki kurma arzusuna karşı koyamaz, geçmişten gelen bir akraba rolüne girerek evine konuk olur, onu ve karısını inanılmaz hikâyeleriyle büyüler. İhtiyar yazarın doyuruldukça daha çok acıkan merak canavarının etkisiyle başkalarının hayatlarını izlemesi ve hayatlarının içine girmesi ‘ölüm’le sonuçlanan bir maceradır. İhtiyar yazarın biyografisini yazdığı ve ‘iz sürme oyunu’nda esinlendiği on yedi kişinin katili olan sıradan fotoğrafçının hikâyesinde, ‘fotoğraf’la ‘ölüm’ arasındaki ilginç ilişkiyi görürüz. Susan Sontag’ın deyişiyle bütün fotoğraflar birer (memento mori) ölümü anımsamadır. “Bir fotoğraf çekmek demek, bir başka kişinin (ya da şeyin) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve değişebilirliğine katılmak demektir. Bu anı, sözcüğün tam anlamıyla dilimleyip donduran fotoğraflar, zamanın o amansız eritişine tanıklık eder.” Fotoğraflarını çektiği kurbanlarını öldüren fotoğrafçı da, günlüğüne buna benzer şeyler kaydetmiştir:

     “...bilinmez bir geleceğe doğru bakan birinin fotoğraf makinesi karşısındaki korunmasız yalnızlığında inanılmaz bir çekicilik buluyorum. O gelecekte geçmişteki o anının kurbanıdır.”

İhtiyar yazarın kaderini çizen lanette bu sözlerin payı da vardır kuşkusuz. Yazmak da, birilerinin hayatının peşine düşmeye, iz sürmeye, bir yandan kahramanlarının başka bir deyişle kurbanlarının hayatlarını yaratmaya ve sonra da bir çırpıda yok etmeye götürür yazarı. Anlatıcı yazarın papağanı Tuti’nin en sevdiği şarkının sözlerinde olduğu gibi: “Kâğıt ölümü çağırır.”

Yazmak, anlatıcı yazarın belirttiği gibi, “Geçmişi bir yerlere kaydetme, burada öte tarafta olduğundan çok daha ciddi bir hastalıktır; bir çöl hastalığı.” Anlatıcı da ölüme karşı korunma içgüdüsü olarak yeryüzünde bir iz bırakma tutkusunu her ne kadar alçaltıcı bir zaaf olarak görse de, bir gün bu tuzağa düşmekten kendini alamaz. Ölümü alt edeceğini sanan Mağribi gencin bunun karşılığında belleğini yitirmesini anlatan öyküye karşılık, o belleği, hatırlamayı ve hatırlanmayı yeğ tutar. Kaybolup gidecek bir geçmiş, ne de olsa ölüm korkusundan bile daha dehşet vericidir. Hatırlamamak, ya da hatırasız ve belleksiz kalmak varolmamaktan daha kötüdür. Ama anlatılabilecek bütün hikayeler de biliriz ki, eninde sonunda ölümle sonuçlanacaktır. Hikâye anlatmak aynı zamanda ölümlü olmanın bilincine varmak demektir.

Anlatıcının çölde karşılaştığı ikinci kişi esrarengiz Bay Marlowe’dur. Çene adlı eski kamyonuyla dolaşır çölde. Marlowe’un anlattığı hikâyede de ölülerle fotoğrafların ilginç ve tuhaf ilişkisi vardır. Marlowe’un tutkuyla bağlandığı (ölü) Leyla, Marlowe’a tutkuyla bağlanan yarım bedenli kadın, tutku ve ölüm arasındaki ince çizgide gezdirir bizi ve ileriki hikâyelerde ortaya çıkacak gönderme ve bağlantılarla hayattaki tesadüflerin anlamı üzerine düşünmemizi sağlar. Pirselimoğlu’nun birbirinden ayrı gibi görünen hikâyeleri sonraki hikâyelerde ilginç tesadüflerle birbirine bağlanacağı için hikâyelerdeki işaretler ve ipuçları kaçırılmazsa, okuyucu bulmaca çözme, şifreleri ilişkilendirme zevkini de tatmin edebilecektir.

İhtiyar yazar, Marlowe ve anlatıcımızın Çene ile yaptıkları yolculukta karşılaştıkları Abdullah da onlara katılır. Abdullah’ın hikayesi, hikâye anlatmak üzerine büyüleyici bir hikâyedir ve anlatılan hikâyenin bazen hayatı ‘doğuracak’ kadar etkileyici ve bir o kadar da ‘tehlikeli’ olabileceğini gösterir. “Hikâyeyi anlatanın da dinleyicilerin de hayatlarını alt üst eden ve ölümün bile yeğlenebileceği tuhaf bir tehlike...”dir bu. Bu bölümde anlattığı kadınları canlı kılabilen hikâye anlatıcısının tuhaf gücü, bugün de pek çok yazarın sahip olmak isteyecekleri bir güç olmalı. Anlatıcılığın ve genel olarak sanatın büyüsü de böylesi bir yanılsamayı gerçekleştirme gücüyle ilişkilidir bir anlamda. Pirselimoğlu, yanılsama ile hikâye anlatıcılığı arasındaki bağı ustalıkla kurarak hikâye anlatıcılığının anlamı üzerine alt metinler de yaratıyor. Tüm bunların altında gizlenen ince hiciv de gece gibi karanlık ve tekinsiz görünen hikâyelere keskin bir mizah duygusu katıyor.

Çöl Yolcularımızın bir vahada karşılaştığı meczubun sözleri bize hayatla ilgili bir başka hakikati fısıldar: “Hikâyemi dinleyenlerin kimisi beni aptal olarak niteliyorlar. Şüphe yok, bunlar hayatı ‘gerçekler’ manzumesi sanan gafillerdir. O ‘gerçekler’ ki, sizi bir cehennemin ağzına götürür. Bunlar aptallığın kimi durumlarda bir erdem olabileceğini de bilmiyorlar. Sanıyorlar ki, bedenlerine can veren yüzünü gösterecektir. Oysa hayat yalnızca bir aşka gark olanlara bu şansı tanır. Geride kalanların payına ise sadece hüzün düşer.” Bir bilgenin diliyle konuşan meczubun hikâyesi, aksini suda gördüğü bir kadının peşinden sadece görüntüsünü gördüğü ama hiçbir zaman ulaşamadığı Şehir’e varmaya çalışan bir âşığın umarsız mücadelesidir ve bir ‘yanılgı’ya bile dayansa gerçek bir aşkın her tür kuşkunun üzerinde olduğunu ifade eder. Marlowe’un, “Tüm bunlar masal,” diye bağırmasına meczup şu yanıtı verir: “Yalnızca masalların doğruları gösterdiğini hala anlayamamış olmanıza şaşırıyorum. Üstelik yüreğinizi de o kadar hafife almayın.”

Trendeki Adamın Hikayesi gene aşka tutsak olan ve şeytani bir kadının oyuncağı olan bir adamın hikayesidir.  Trendeki bir başka adamın anlattığı tüyler ürpertici hikâye ise kitabın en ilginç ve tuhaf hikayelerinden biridir. Acımasız ve gaddar bir celladın okuduğu kitaplarla geçirdiği değişimin ve yüreğinde uyanan merhametin tuhaf ikileminin öyküsüdür bir bakıma.

Uçma tutkunu Tayyar’ın hikayesi, insanın çok arzu ettiği bir güce bir iç bilginin sonucu sahip olmasını ve o güce sahip olmakla kullanmak arasındaki tehlikeli ilişkiyi anlatır. Kaptan’ın hikâyesi, karanlık ve tehlikeli kadınlara âşık olan erkeklerin tutkuları üzerinedir. Siyahlı Kadın’ın Hikâyesi, Siyahlı Kadının Tuhaf Sırrı, İkinci Kaptanın Hikâyesi, Labirent Şehir, Gurab’ın Hikâyesi ve diğerleri birbirinden ayrı gibi duran, farklı anlatıcılar tarafından anlatılan ve çeşitli ipuçları ve işaretlerle birbirine bağlanan gizemli ve büyülü hikayeler. Pirselimoğlu’nun kahramanları, tutkularının ve aşklarının peşinde oradan oraya savrulan, tuhaf tesadüflerle esrarengiz serüvenlere atılan, sırlarını gizleyen simgesel kişiler aynı zamanda. Pek çoğu aşkın gönüllü kurbanları oluyorlar, Siyahlı Kadının anlattığı gibi, “Aşk, tüm olumsuzlukların üzerine bir örtü örten bir yanılsamadan ibarettir. Bunu bilmek de büyüden kaçmanıza yetmez. O büyünün iliklerinize işlemesinden haz alırsınız, karşı koyma düşüncesi aklınızdan bile geçmez. Sonu belli bir kadere gönüllü bir tutsaklıkla bağlanırsınız ve bu esaret sizi mutlu eder.”

Pirselimoğlu’nun hikâyeleri, ‘gerçekleri’ inanılmaz görünen ama inandırıcı bir zeminde anlatıyor ve okuru tümüyle farklı bir hikâyeler aleminde ‘gerçeklerle’ yüzleştiriyor. Hikâyelerinde merak unsurunu (canavarını mı demeliydim) sürekli canlı tutuyor ve hikâyeler arasındaki bağları incelikle dokuyor, bir duvar freskindeki farklı hikâyeler gibi gözlerimizin önüne seriyor, zekice buluşlarla, ustalıklı bir kurguyla  içiçe geçirip bütünleştiriyor.

Tayfun Pirselimoğlu’nun Çöl Masalları’nı Türk edebiyatında yerleştirebileceğimiz kategoriyi bilmiyorum. Kitabı sorduğum kitapçının bana “Çocuk masalları mı?” sorusu ise başlı başına bir ironiydi. Kitabı bir türlü bulamadı; birkaç kişi seferber olduktan ve bilgisayara bakıldıktan sonra Çöl Masalları alakasız bir rafta bulundu. Ulysses’in çevirmeni Nevzat Erkmen’in kitabın önsözünde Anima Nera filmindeki bir sahneden aktardığı “Ulysses’i Bulmaca ve Sözcük Oyunları rafına koymalısın” cümlesini anımsayarak, acaba Çöl Masalları’nı hangi rafa koymalıyız sorusunu bana sorsalardı ne yanıt verirdim diye düşündüm. Artık türleri birbirinden katı kurallarla ayıran sınırlar geçerliliğini yitiriyor diye sevindim. Onun yerine Çöl Masalları’nı “Amerikalının Kütüphanesi”nde nereye koyardım diye düşünmeyi tercih ettim. Ve onu Virginia Woolf’un Orlando’su ile Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi Bey’in Amak-ı Hayal’inin arasına koydum.

Çöl Masalları bir roman ama çoktan yitirdiğimiz sözlü anlatım geleneğini kullanan bir roman. Dede Korkut’tan, Binbir Gece Masalları’ndan ve pek çok menkıbeden bu yana süren sözlü anlatım geleneğinin uzun bir zamandır tükenmekte olduğunu biliyoruz ama son izlerini toplamak için ciddi çaba gösterdiğimiz söylenemez. Romanın yükselişinin hikâye anlatmanın düşüşünün de işareti olduğunu söyler Walter Benjamin. Hikâye anlatmak toplu bir eylemdir ve kulaktan kulağa aktarılan hikayeler ortak bir bellek yaratır. Oysa modern zamanların ürünü olan roman için durum farklıdır, yazar da, okur da yalnızdır. Hikâye, anlatıcısıyla dinleyicisini ve çoklukla dinleyicilerini birleştirir. Hepsi birlikte aynı imgeyi görür, bir katarsisi birlikte yaşar, hatta sözcüklerle tarif edilen imgeyi canlandırırlar. Gerçekliğine inanılan efsaneler yaratırlar. Pirselimoğlu kahramanlarının birbirlerine anlattığı hikâyelerle hem sözlü hikâye anlatımının geleneğini kullanıyor, hem de hikâye anlatılırken yaratılan o gizemli atmosferi yeniden canlandırıyor. Özellikle “Abdullah’ın hikâyesi”ndeki anlatıcının anlattığı hikâyelerdeki kadınları canlandırması ve Abdullah’ın belki de bir hikâyeden doğmuş bir çocuk olması olasılığı hikâye anlatma sanatının doruk noktalarından birinin ifadesidir.

Pirselimoğlu, Çöl Masalları’nı kişilerin, romanın anlatıcısına yüz yüze anlattıkları hikâyelerle kurarak, Walter Benjamin’in "Hikâye Anlatıcısı" imgesini canlandırıyor. Sözlü hikâye geleneğini sürdürmesi nedeniyle onu doğunun menkıbecilerine de benzetebilirdik çünkü o aynı zamanda bir geleneğin kuşaktan kuşağa taşınmasına aracı oluyor. Ama aynı zamanda onun romanındaki anlatıcılar hikayelerini öylesine bir tutkuyla inanarak anlatırlar ki, tüm hayatları artık sadece o hikâyeden ve onun anlatılmasından ibarettir. Benjamin’in söylediği gibi, “O hikâyesinin aleviyle hayatının fitilini tutuşturup tümüyle kül edebilen adamdır. Hikâye anlatıcısının benzersiz aurasının kaynağı budur... Hikâye Anlatıcısı, erdemli adamın kendi imgesiyle karşılaştığı surettir.” Çöl Masalları’ndaki anlatıcılar da, Benjamin’in anlatıcıları gibi kendi hikâyelerinin tutuşturduğu yangında arzularının ateşiyle yanarlar.

Çöl Masalları, bir keşif yolculuğu hem yazarı hem de okurları için. Hikâye anlatmanın, yazmanın, var olmanın sırlarını keşfetmeye çıkmış çöl yolcularının hikâyelerini okurken, okur da hayatla hikâyenin ilişkisini sorguluyor ve romanın sırlarını ve şifrelerini keşfetmeye çalışarak keyifli bir yolculuk yaşıyor. Kim bilir belki o da bir gün koltuğunun altında bir kitapla Amerikalının Kütüphanesinin kapısındaki çanı çalacak ve koridorlarında kaybolacağı kütüphanenin raflarından birine kendi kitabını yerleştirecektir.

 

Çöl Masalları, Om Yayınları, Kasım 2002

    

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çocuklar ve HayvanlarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

4 Şubat 2025

Herkes Vedalaşmak İster

Bu romanda ruhlar ve insanlar, anlam arayışı içinde geçmişleriyle hesaplaşıyor. İlk kaybımı yaşadıktan sonra, yasla nasıl başa çıkacağımı bilemez bir halde hem kendi sınırlarımı hem de yakınlarımı fazlasıyla zorladım. Bu süreç birkaç ay değil, birkaç yıl sürdü. Ta ki profesyon..

Devamı..

Ufak Bir Kasaba, Küçük Bir Kız: Lema

Caner Almaz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024