Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Şubat 2021

Edebiyat

Demir Özlü'nün Yazın Dünyası

Hülya Soyşekerci

Paylaş

4

2


Tüm yazdıklarıyla upuzun ve büyük bir anlatının içinde kendi dünyasını genişletir Demir Özlü.

İzmir Öykü Günleri’nin bu yılki onur konuğunun değerli Demir Özlü olduğunu öğrenince çok sevindim; büyük mutluluk ve onur duydum. Çünkü Demir Özlü, benim değerli yazın dostlarım arasında yer alan;  öykü, roman, anlatı, deneme günce ve mektup türlerinde yazdığı metinlerle 1950’lerden bu yana ülkemizde yepyeni bir edebiyatı derinleştiren, özgün ve özgür bir yazar. Tıpkı bir başka yazın dostum olan sevgili Leylâ Erbil gibi…

Bundan dokuz yıl kadar önceydi. İstanbul Kitap Fuarı sırasında iki arkadaşımla birlikte İzmir’den İstanbul’a geldiğimiz günleri anımsıyorum. 6 Kasım 2010’da öykülerini ve romanlarını hayranlıkla okuduğumuz ve hakkında incelemeler yazdığımız sevgili Leylâ Erbil’i ziyaretimiz sırasında orada bizi bir sürpriz bekliyordu; Demir Özlü de oradaydı. Orada, o güzel bir tanışma, buluşma ve sohbet ortamında bu iki usta yazarımızla konuşurken zamanın nasıl akıp geçtiğini anlayamadık.  Demir Özlü’nün çocukluk anılarında Ege’nin ve İzmir’in de önemli bir yeri olduğunu daha iyi anladık. O gün sanki bir düş evreni içindeydik; Leylâ Erbil, Demir Özlü ve duvardaki tabloda sık sık bizlerle göz göze gelen Sait Faik’le birlikte 1950 kuşağının ruhunu duyumsuyorduk içimizde. Kitaplardan konuştuk; yazıdan, yazma süreçlerinden, uzak iklimlerden, yabancı kentlerden ve İstanbul’dan…

İzmir’e döndükten kısa bir süre sonra yeni günce kitabı Kanal Kentlerinde’nin yayımlandığı haberini alır almaz bir kez daha Demir Özlü anlatılarının, güncelerinin dünyasına daldım. Yeniden, yalnızlığın, ıssızlığın içinde dilin seslerine tutunup yazarak varoluş sancılarını yazınsal yapıtlara dönüştüren Demir Özlü ile buluştum o kitabının içinde. “Yalnız kalmak derinleşmektir. Yanılsamalarla dolu olsa da.” sözlerinin altını birkaç kez çizdim. Uzak kentlerdeki büyük yalnızlığını derin anlatılar, kurmacalar ve güncelere dönüştürerek, dünyaya yaratıcı dilin imgelerinden ve düşlerin içinden bakan Demir Özlü hakkında Onat Kutlar’ın birkaç sözünü anımsıyorum şu an : “… tıpkı bu güzel eylül gününün gülümseyen hüznü gibi, bir ‘melankolinin’ peşinde. Kalabalık içinde, dostlar arasında bile çok yalnız, çok güzel ve çok öznel bir yazarın bitmeyen iç yolculuğu…”

demir özlü

Daha eskileri düşünüyorum; 1970’lerdeki o hareketli ve sancılı gençlik çağımıza toplumcu düşüncenin yanı sıra varoluşçuluğun da damgasını vurduğunu anımsıyorum. Bu felsefeyi yapıtlarının her satırına dokumuş yerli ve yabancı yazarların çoğu ilgi odağımızda yer alıyordu o yıllarda. Derinden yaşadığımız gençlik bunaltılarıyla paralellik kurarak okuduğumuz bir yazardı Demir Özlü. 1958’de yayımladığı ilk öykü kitabı Bunaltı’nın etkileri sürüyordu. Bunaltı’nın ülkemizde varoluşçuluk düşüncesini işleyen ilk yazınsal yapıtlardan biri oluşu da ona ayrı bir değer ve önem kazandırıyordu.

Demir Özlü 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında uzun süre İsveç’te sürgünde yaşamak zorunda kaldı ve aradan bir süre geçtikten sonra da vatandaşlıktan çıkarıldı.  Bunun üzerine, gönüllü bir sürgünlüğe dönüştü İsveç’teki yaşamı. Türkiye’ye kendi isteğiyle  yeniden adım atması, on yıl sonra; 1989’da gerçekleşti. O zamandan beri Stockholm ve İstanbul arasında yaşıyor Demir Özlü; iç dünyasında Stockholm ile İstanbul arasında görünmez, derin kanallar açarak.

demir özlü25%Zor yıllarında sürgünde yaşayan pek çok yazar gibi dile sığındı; yaşadığı kentlerin mekânlarını ve insanlarını canlı, duygulu ve etkili bir anlatımla kaleme aldı, İstanbul sevgisi ve özlemini satırlar arasında bir yürek atışı gibi duyumsattı Demir Özlü.  2002’de Berlin’de yaşadığı günlerden birinde (1 Ekim 2002) günlüğüne şöyle yazdığına tanık oluruz: “Yirmi üç yıldır başkalarının olan ülkelerde yaşıyorum. İsveç’te, Almanya’da, bir süre kalmaya gittiğim her ülkede bir ‘ziyaretçi’yim. Kendim de böyle hissediyorum. Bir ‘misafir’ değil, bir ‘ziyaretçi’. Sessiz bir ziyaretçi. Başka bir şey değil. Kendi ülkeme gittiğim zaman neyim? Orada da bir ‘ziyaretçi’ değil miyim?”

Demir Özlü’nün yapıtlarında bu derin yalnızlık ve hüzün duygusu yer yer iç sızısına dönüşerek okurun yüreğinde çoğalır. Özellikle güncelerinde ‘yalnız ve yazan’ bir adamla karşı karşıya kalırız.  Bundan birkaç yıl önce sürgündeki edebiyatçıları konu alan bir günceme şöyle yazmıştım: “Gerçekten de ‘mekânsızlığın coğrafyası’nda, yalnızlığa, içinde daimi bir iç sızısına, özleme, yurtsamaya, yaşadıklarına, geçmişine mahkûmdur sürgün. Onun can damarı anadilidir. O dili bir şekilde içinde yaşatmaya; dışında yaşamaya; dilin seslerini, özel büyüsünü arayıp bulmaya çalışır. Özlediği sesler zihninin derinliklerinde dolaşır ve bir gün o seslerin yazıların içinden bütün gücüyle yükseldiğini duyar, duyumsar. Sürgündeki edebiyatçı işte o noktada, bir ırmak gibi çağıldar yapıtlarında. Sürgünlüğün pek çok yazara esin veren gizemli bir güç olması bundandır aslında. Birçok yazar, en verimli dönemini sürgünde yaşar. Bu dönemin yalnızlığı ve yurtsama duygusu, onu yazmaya kışkırtır adeta.” Demir Özlü’nün yazı dünyası da asıl olarak sürgünde şekillenir ve var olur. Sürgündeyken, içinde yaşadığı/yaşattığı, bulvarlarını adımladığı ve kafelerinde oturduğu, parklarında ve kanallarında gezindiği kentleri anı ve güncelerinde okurken, yanı sıra yazarın yazma süreçlerine ve yazma sancılarına tanık olmanın heyecanını da duyumsarız içimizde.

Demir Özlü’nün kurmaca yapıtlarına ve anlatılarına da yansır bu uzak iklimler. Demir Özlü, dile getirdiği insanlık durumlarını sürgünlük olarak adlandırmaz; “ayrı düşme, parçalanma, yitirilmişliğin sızısı, bitmeyen yolculuklar, mutsuz doyum anlarıdır” onlar. Bu durum aynı zamanda varoluşsal bir kopmanın da ifadesi olarak dikkat çeker. Öykülerinde farklı bir tarz ve biçemi önceleyen Demir Özlü bu konudaki ipuçlarını ilk kitabı Bunaltı’da şöyle verir: “Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbir şeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, her şeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.” Kronolojik zaman algısıyla yazmak istemez Demir Özlü; çünkü o, insan gerçekliğinin derinliklerine bilinç akışı içinde ulaşılabileceğini düşünen yazarlardandır. Bilinç akışında zamanlar kırılıp parçalanır, birbiri içinde akar. Aynı anda tüm zamanlara uzanır insan zihni.

Stockholm Öyküleri sonrasında giderek toplumcu imgeler ve sezdirmeler de bu atmosferin içinde yer alarak, yazarın öykü dünyasına yepyeni boyutlar katar. Avrupa’dan izler ve imgeler düşer satırlarına; yolculuklar, kentler, dış dünyadan içe, iç dünyadan dışa doğru geçiş yapan anlatı süreçleri…

Yalnızlığına, yazmaya, yollara, anılara ve ardında bıraktıklarına sığınır yazar. Yolunun üzerindeki yaşamlar ve kentler de onu bekler tüm gizemiyle. Demir Özlü, büyük kentlerin keşfine çıkmış bir ‘flaneur’dür aynı zamanda. Özellikle Berlin Güncesi, Paris Güncesi, Kanal Kentlerinde gibi yapıtlarında tüm gerçekliğiyle öne çıkan bir durumdur bu.

Düşle gerçek birbiri içinde sürer satırlarda.  Demir Özlü,  Michel Butor’un “yeni temalar ancak yeni anlatım biçimleriyle anlatılabilir.” sözünü doğrularcasına sürekli bir deneyselliği ve yeniliği metinlerinde önceleyen bir yazardır.

Okudukça, Demir Özlü’nün aynı zamanda kendi iç dünyasına açılan kanalların keşfine çıkmış olduğunu da fark ediyoruz. Yazar,  sızı veren anılar gibi içinde taşıyor kentlerin kanallarını. Gerçek anlamının yanı sıra mecaz olarak da yorumlanabilir yazarın anlattığı kanallar. Yazmakla varolmak, dış yolculukla iç yolculuk, sıla ile gurbet, imgelerle duygular, düşlerle gerçekler bir arada akıyor bu derin ve görünmez kanallarda. Kanallar metaforu hem buluşmayı ve birlikteliği, hem de ayrı düşme ve parçalanmayı temsil ediyor kendi içinde.

Demir Özlü’nün 2013 yılında aldığı Mersin Kenti Edebiyat Ödülünün gerekçesi olarak yazılan satırlar, bence Demir Özlü edebiyatının özünü veriyor:

"Öykülerinde kentlerin ruhunu ve bu ruhu oluşturan insanları varoluşçu ve üstgerçekçi ögelerle örülü, entelektüel ve gizemli bir atmosferde sorunlaştırdığı; zaman, yer, tip ve olay örgüsünü en aza indiren durum öykülerinde anlamsızlığı, kuşkuyu, hiçleşmeyi ve sessizliği ağır ve hüzünlü bir dille araştırdığı; yaşama sevincini ve eleştirel bir ahlâkî sorumlulukla üstlenen bireyin acı çeken bilincini kentli bir duyarlıkla anlattığı; Türkçenin ve çağdaş edebiyat dilinin gelişmesine katkıda bulunduğu; Türk Edebiyatı'na bir altın çağ yaşatan 1950 kuşağının en özgün, en dramatik ve usta yazarı Demir Özlü'yü oy birliğiyle ödüle değer bulmuştur."

Bugün, Demir Özlü’nün öykülerinden ve son iki anlatı kitabı olan Önünde Boş Bir Uzam ve İşte Senin Hayatın’dan da söz etmek istiyorum.

Demir Özlü’nün öykülerinde çoğu zaman ben anlatıcı yer alır; bazen de sen diye seslenen bir anlatıcı yer alır öykü ve anlatılarda. Üçüncü kişi anlatımlar da olmakla birlikte Demir Özlü esas olarak birey olarak var olmayı ve özgürleşmeyi öne aldığı için ben anlatıcıların yeri ağırlıktadır bu öykülerde.  Yazarımızın en yakın dostlarından Ferit Edgü onunla ilgili şöyle söyler: “Demir’in öykülerindeki ‘ben’ yazarın kendisidir. Gerçeklik ile kurmaca bu öykülerde iç içe gelişir. Okur, İstanbul’da Pera’da, Paris’te, Berlin’de, Stockholm’de yazarı izler. Öykülerinde yer alan diğer kişilerle tanışır. Onları kimi zaman içtikleri içkiden, müşterisi oldukları barlardan, cafelerden, ağızlarından çıkan bir sözcükten tanır…”

Bir bakıma tüm yazdıklarıyla upuzun ve büyük bir anlatının içinde kendi dünyasını genişletir Demir Özlü. Onun anlatıcılarından söz ederken, anlatıcı/yazar demeyi yeğlerim ben. Tam bir otobiyografi de söz konusu değildir aslında; düşler, rüyalar da gerçeklerle yan yana ilerler; zamanlardan başka zamanlara mekânlardan başka mekânlara bilinç sıçramalarıyla geçeriz. Bilinç akışı, monolog, iç monolog gibi bireye, içe, dile dönen yazınsal tekniklerin temelinde “anlatıcı ben” e dönüş vardır. Kendi edebiyat anlayışını pek çok kitabında dile getirmiştir yazarımız. Kanal Kentlerinde şöyle söyler: "Yazdıklarında bir sonuç olmamalı. Sadece hayatın çeşitliliğini göstermelisin. Sonuç çıkarmamalısın."

Demir Özlü’nün eserlerinde Avrupa’nın, Amerika’nın uzak kentlerinin entelektüel ruhu, kendi ülkesinde yaşadığı gençlik, çocukluk yaşantılarıyla,  unutamadığı mekânlarla buluşur. Yazar, anılarıyla yeniden uzanır yıllar önce yaşadığı İstanbul’a ve Anadolu kentlerine; yurt özlemini de kendi ana dilinden güç alarak yazdıklarında içten içe duyumsatır. Düşlerle gerçekler bir aradadır; düş nerede başlar, gerçek nerede biter, hemen kendini ele vermez onun eserlerinde. Bir gezginin, bir ziyaretçinin mekânları olan oteller ve kafeler Demir Özlü’nün roman, anlatı ve öykülerinin odak mekânlarıdır. Yaşamın geçiciliğini duyumsatır gibidir bu yerler; birer ziyaretçisi olduğumuz yaşama atıfta bulunur; “asıl gerçek ölümdür; birey açısından kalıcı olan sadece hiçlik ya da sonsuz bir boşluktur” diye fısıldar sanki. Varoluşsal boğuntuyu, yalnızlığı, anlamsızlık duygusunu, hiçliğe uzanan adımlarımızın sesini duyarız Demir Özlü anlatılarında. Yaşamın yazınsal boyutta kurgulanmasından oluşan yeni bir estetiğin sezgisi yüreklerimize ulaşır. Demir Özlü, anlatıcı/yazar özdeşimi yaratarak bunu kendine özgü bir kurgulamaya dönüştürür.

Önünde Boş Bir Uzam anlatısı da anlatıcı/yazarın Berlin’deki günlük yaşamından kesitlerle, otel odalarındaki yazma süreçlerinde duyumsadığı sancılı yaratım anlarının anlatımlarıyla başlıyor. Sayfalar ilerledikçe yazarın yaratma süreçlerine daha yakından tanık oluyor; odasında yazı masası başında onu tüm yalnızlığıyla görür gibi oluyoruz. Anlatıcı/yazar, metnin kişisine “sen” diye seslenerek kuruyor anlatıyı.  Böylece, hem yazar, anlatı kişisini dışsallaştırıp kendinden uzakta tutuyor hem de okurun iç dünyasına seslenerek aynı anda iki farklı kişiye ulaşmayı başarıyor bu tarz anlatımla. İyi yazılabilmiş her yazının bütün haksızlıklara başkaldırma olduğunu belirten anlatıcı/yazar, günümüze de göndermede bulunarak şöyle sesleniyor: “Kimsenin sesi çıkmıyor. Kalabalıklar bastırılmış düşlerinin soluk imgeleri içinde sürüklenip gidiyorlar. Kendini iyileştirmek için yazdığını düşünsen de, ‘ıssız çöllerden’ ya da Berlin’deki kanallardan söz etsen de, bir ‘sis çanı’ olacaksın sen. Korkma, kendini koy ortaya.” (s.12) Bir entelektüelin dünya, yaşam ve insanlık karşısındaki sorumluluğunu vurgulayan böyle etkili satırlar, kitabın başından itibaren tüm anlatının dokusuna yayılmış durumda.

Demir Özlü’nün yazma serüvenini izlediğimizde önceleri varoluşsal temaların yoğunluğu; yalnızlık, yabancılık, boşluk ve hiçlik duygusu, bunalım, boğuntu, intihar gibi sözcüklerle özetlenebilen bir yazınsal dünya söz konusuyken, yazarın giderek toplumsal konulara da ağırlık verdiğini, birey-toplum ilişkisindeki diyalektiği öncelediğini görürüz. “Sis çanı” olmak ifadesi Melih Cevdet Anday’ın şiirine göndermeler yapması açısından da değerlidir.

Demir Özlü her türlü tabulaştırmaya karşıdır; insanın en doğal hallerinden biri olan cinsellik de, onun metinlerinde abartısız ve gerçekçi bir biçimde yer alır; yerleşik ahlakın iki yüzlüğünü sorgulayan yazar, erotizmi, edebi bir dilin içinde vermeye özen gösterir. Toplumsal baskılarını, siyasal olayları,  darbelerle faşizmin demokrasiyi yok edişini dile getirir.

demir özlüMekânlar, iklimler, imgeler, anımsamalar, düşlemeler, sanrılar, hayaller ve rüyalar anlatıcı-yazarın bilincinde birtakım kırılmalarla, gidiş gelişlerle, bir tür flash back’lerle ilerler; bir taraftan toplumsal sorunlara ve bireyin özgürlük arayışlarına bağlanır. Dostoyevski, Rilke, Proust, Joyce, Hemingway, Hegel, Heidegger, Lautreamont, Kafka, Faulkner, Camus ve Sartre gibi yazarları gençliğinden itibaren okudukça giderek derinleştirmiştir öyküleri ve anlatılarını. Kafka adlı bir öykü; yine ona göndermede bulunan Şato adlı bir başka öyküsü de vardır bu arada. Bir söyleşisinde şunları dile getirir: “Önemli olan anlatacak şeyi olmaktır, demek istiyorum. Anlatacak şeyiniz olsun… bildiğiniz, yakından duyduğunuz şeyler, sezdikleriniz, bilincine vardığınız gerçeklikler, size gelip içinizde yer alan şeyler, yaşamın sizde biriktirdikleri… öznelliğinizden gelip bilinç katına yükselen algılar da somut yaşamın, ilişkilerin bir sonucudur aslında. Bunları dışlaştırmak, anlatabilmek… sorun bu.”  Bu cümleleri yine onun edebiyat anlayışını özetler niteliktedir.  Kendi hayatından özkurmacalarla çoğalan ve zenginleşen metinlerinden, “İki Arkadaş” adlı öyküde Ferit Edgü’yü ve kendisini anlattığı görülür; “Alp Oteli’”nde sevgili Ulla ile yeni evliyken yerleştikleri oteli ve oradaki yaşantılarını dile getirir.

Daha önce belirttiğim gibi Demir Özlü’nün yaşamında İzmir de önemli bir anı ve imge olarak yer alır. O, öncelikle İstanbul’a ve özellikle Beyoğlu, Pera bölgesine tutkundur, ama İzmir ve Ödemiş onun için unutulmaz çocukluk imgeleri demektir ve bilindiği gibi “insanın anayurdu çocukluğudur.”

“İzmir Körfezi’” nde adlı öyküsünde, yazar, çocukluk ve ilk gençlik yaşlarına uzanır; İzmir Karşıyaka’da geçen yaz tatillerinden söz eder. İzmir’deki yaşama tarzını, bu güneşli kentin belleğinde bıraktığı izleri anlatır. Yanlarında kaldığı Ziya amca ve Nezahat teyzenin Rum yapısı evini ayrıntılarıyla anlatır. Demir Özlü’de ev, sokaklar, caddeler, bulvarlar, çarşılar oteller, kafelerin, kısacası kent anlatımı önemli yer tutar.

“Karşıyaka Çarşısı kadar insanın içini sevinçle dolduran bir yer bulmak zordu. Dükkânların ön yüzleri boydan boya camdı. İçleri görünüyordu. İçindeki insanlar da. Kendine özgü canlı bir kaynaşmayla doluydu bu çarşı. Ortasından geçen bu asfalt, kalabalık yol vapur iskelesine ulaşıyordu.”

“Kemeraltı’ndaki Şükran Lokantasına, kebapçılara, Ankara Palas’ın pastanesine gittiğimizde, çarşıdaki Yahudi esnaftan alışveriş ettiğimizde de hep mutluyduk. Esnafla pazarlık ediliyor; onlar da fiyatları neredeyse yarı yarıya düşürebiliyorlardı. Annemle babam beni almak için Ödemiş’ten geldiklerinde, ev için gerekli şeyleri, özellikle de havluları, bornozları bu esnaftan alırlardı. En tadına doyulmaz döner kebapları da, onlarla birlikte bu çarşıda yediğimi hatırlıyorum.” (s.696) 

“Bobstillik dönemiydi. Kadınlar bu ılık iklimde iki renkli ya da mantar topuklu ayakkabılar giyiyorlardı. Karşıyaka’da Körfez kıyısı boyunca uzayan yola vuran ışık, umutlu ve rahat bir dünyanın ışığıydı sanki. Çocukluğumun en güzel günlerinin bir bölümü bu ışığın içinde, bir bölümü de Ödemiş’in yaylası Gölcük’te kavak ve meyve ağaçları arasında, kır yolarında, köylere ulaşan toprak yollarda bisikletle dolaşarak, çayırlar üzerinde futbol oynayarak geçti. Dünya Savaşı bitmişti.” (s.697)

“Sonraları, yaşamımın en en sıkıntılı günlerinde İzmir’e gittim ya da gitmeyi düşündüm de gidemedim. Ama sonsuz bir körfeze açılan bu kenti hayali, her zaman zihnimde uçuşup durdu. Bu körfez kenti, güneşin batışının körfezin üzerinde bir ayine dönüşmesine karşın, bana tanımlanması güç hafiflikte bir özgürlük duygusu veriyordu. Ağır ve kanlı bir ayin. (s.697)

Demir Özlü’nün Düş Öyküleri alt başlığında topladığı iki ayrı öyküler toplamı var. Biri Kendi Evine Varamamak (2011), diğeri Güvercinler ve Matmazeller (2018). Kendi Evine Varamamak, Güvercinler ve Matmazeller’in içinde yayımladı geçtiğimiz yıl. Bu düş öykülerinde, sürreal, Kafkaesk, düşsel bölümler ve sahneler yer alır. Yazarın ifadesiyle, gerçekten de düşlerinden süzdükleriyle ortaya çıkmış öykülerdir bunlar. Jung’a da selam gönderir bu öyküler. “Okunmayan Yazar” öyküsünde okunmayan yazarın eserlerinin okunması için bir makine icat etmesi anlatılır; düşsel bir makinedir bu. “Vergi Memuru” öyküsünde Kafka öykülerine benzeyen atmosfer hemen bizi kendi içine çeker. Artık kaybolan “Fatih’teki Ev” ve Tezer Özlü’nün yer aldığı öykü de içimizde hüzün uyandırır. “Biçim Değiştirme” ve “Kapı” öyküsünde hem Kafkaesk unsurlar vardır hem de sanrılar çıkar yolumuza. Demir Özlü için düşler ve rüyaların yanı sıra sanrılar da önemlidir.

“Güvercinler ve Matmazeller” öyküsünün girişindeki ithaf, benim için güzel yazınsal armağandır: Eleştirmen dostum Hülya Soyşekerci’ye.

Ödemiş’in; daha sonra da İzmir’in mekân oluşturduğu bu öyküde, bir çocukluk travması yer alır. Bir öğretmenin, yanlış tutum ve davranışı ile bir öğrencinin bilincini yaralaması, o acı çeken bilincin, pek çok yabancı dili öğrenmeyi başarmasına rağmen, hayat boyu İngilizce öğrenmekte zorluk çekmesi; daha doğrusu İngilizce öğrenememesi ve konuşamaması… Çok etkileyici bir anlatımla yer alır. Bu öyküde Ödemiş’in yanı sıra İzmir de yer alır: “Ulyses’in yurduna dönmek için Poseidon’un karşısına çıkardığı her çeşit engelle karşılaşarak geçirdiği, on yıl süren, o eşsiz yolculuğuna uzaktan uzağa koşutluk duyarak yaşadığım, yurdumdan ayrı düşmüş kendi on yıllık gezginliğimden döndüğümde, o yörede yaşamış olan bir çocukluk arkadaşıma ‘matmazeller’i sorduğumda, hiç evlenmemiş, birbirinden ayrılmamış, iki yaşlanmış kadının İzmir’de Kordon boyunca ara sıra kol kola gezdiklerini öğrendim.. Aradan kırk yıldan daha uzun bir zaman geçmişti. İzmir’e ikinci defa gittiğimde bu iki kız kardeşi aramaya karar verdim, ama aradan sanırım gene on yıla yakın bir zaman parçası geçti. ‘Matmazeller’ kim bilir neredeydiler?” (Güvercinler ve Matmazeller s.36)

Kentler, Kadınlar, Kitaplar adlı kitabındaki “Ankara Palas” adlı metninde Demir Özlü, İzmir Konak Meydanında bulunan Ankara Palas adlı bir otelden söz eder. Artık yıkılmış, yerinde başka binalar bulanan bu yapı, Demir Özlü’nün çocukluğudur. “İzmir kenti, üzerinde güneşin tragedyalardaki gibi, kanlı bir yığın renkle battığı büyüleyici körfeziyle, benim için hep özgürlüğün simgesiydi. İzmir’e gidince, kendimi her şeyden kurtulmuş hissederdim. Hem bir kentti orası, hem de başka, bambaşka bir iklim. Niçin özgürlüğün simgesiydi? Bunu anlatabilmek zor.” (…) “Bu yazıyla, İzmir’in şu büyümesi sırasında nasıl tahrip edilmiş olduğunu anlatmak amacında değilim. Ne eski Karşıyaka’yı, ne Alsancak’ı, ne Güzelyalı’yı, ne de başka bir yeri. Amacım Ankara Palas’ın bunca yıl sonra, ben başka bir ülkede, bakımlı bir kentte yaşarken rüyalarıma girmekte olduğunu yazmak. Ruhsal bir parçalanma bu. Şimdi İzmir’e gidip de, Ankara Palas’ı yerinde bulsam, çocukluktan çıkma çağımı yeniden bulmuş olacağım. Ama artık onu da bulmama olanak yok… İzmir’e en son 1990 yılında gittim ve Konak Alanı’nın kıyısından başlayan, düzensiz dikilmiş koca koca binalar gördüm. Bir televizyon yayınında İzmir Belediye Başkanı’nın kentin modernleştirilerek gereksinmelerinin karşılanması konusundaki projelerini dinledim. Yeterince anlayamadım. Batı’da bu tür projeler önce kamuoyuna sunulur. Herkesin fikri alınır. Bu güç taşınır yükler altına girmiş, çoğunlukla da çalışma gücü olan başkanları, dünyanın iyi korunmuş kentlerini inceleyerek gezer görsem, içim biraz olsun rahat ederdi.” (Kentler, Kadınlar, Yazarlar, s.77-78)

Benim için ilgi çekici edebiyat sürprizlerinden biri de, Ferit Edgü’nün Çığlık adlı eserinde, Demir Özlü’nün bir öykü kahramanına dönüşmesi sahnesidir.  Çığlık içindeki en dikkate değer öykülerden biri de “Sahaf” başlıklı olanı. Bu öyküde hayat ile kurmacanın, gerçeklik ile düşselliğin yan yana ve iç içe oluşu dikkati çekiyor. Bu bakımdan okuru tam anlamıyla şaşırtan bir öykü diyebiliriz “Sahaf”’a. Öyküde,  Ferit Edgü’nün dostu yazar Demir Özlü, bir öykü kişisi olarak yer alıyor. Öyküde, Ferit Edgü de kendini Demir Özlü vasıtasıyla kurguya dâhil eder. Hayatla kurmaca, öykü içindeki gerçeklikte bir araya gelmiş ve birbirine dönüşmüş olur. O romanının Sahaf’ı bu öyküye taşınmıştır ve Stockholm’de yaşamaktadır. Yazar Demir Özlü, metinde bir öykü kişisi gibi yer alıp kurmaca bir kişiliğe dönüşür; Ferit Edgü’nün O adlı roman metninde kurmaca bir kişilik olarak yer alan Sahaf ise gerçek hayatta Stockholm’de göçmen olarak yaşayan ve Demir Özlü tarafından tesadüfen izi bulunan biriymiş gibi anlatılır.  Ne güzel bir yazın dostluğudur Ferit Edgü ile Demir Özlü’nün dostluğu…

1950 Kuşağı’nın nitelikli yazarı Demir Özlü’yü saygıyla selamlıyorum.

(15 Şubat 2019’da İzmir Öykü Günleri’ndeki sunum metnim)

YORUMLAR

DİLEK KARAASLAN

Tüm değerlerine sahip çıkmak adına, bedeller ödeyerek, dünyanın bir çok metropolünde yalnız ve "ziyaretçi" sıfatlarıyla ama ilkeli ve dürüst yaşamayı seçerek geçirilen bir ömür... Paylaştığınız için minnetle.

14 Şubat 2021

Şükran Yücel

Eline, yüreğine sağlık Hülya Soyşekerci. Demir Özlü gibi özgün bir kalemin yazın dünyası hakkında çok nitelikli bir yazı kaleme almışsınız. Selam olsun edebiyatımızın yalnız ve sürgün entelektüeline. Yeryüzünde bir "ziyaretçi" olarak yaşadı, insan olmanın bunaltısını, yabancılığı, varolmanın sıkıntılarını kendi tarzından ödün vermeden, popüler eğilimlere hiç sapmadan yazan gerçek bir aydındı.

20 Şubat 2021

Öne Çıkanlar

İstanbul'a Havadan Girerek Bak!Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

David Lassman

11 Şubat 2025

Jane Austen Niçin Hiç Evlenmedi?

Her ne kadar Jane Austen’ın kahramanları romantik evlilikler yapsalar da, kendisi bütün yaşamını bekâr olarak geçirdi. İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Jane Austen (1775-1817), Akıl ve Tutku (1811), Gurur ve Önyargı (1813), Mansfield Park (1814) ve Emma (1..

Devamı..

Haber Yazıları ve Editörlük Uğraşları:..

Elizabeth Harris

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024