Paramparça Aşklar ve Istakozlar
13 Ağustos 2018 Kültür Sanat Sinema

Paramparça Aşklar ve Istakozlar


Twitter'da Paylaş
0

Filmden sonra ben de bu distopyada hangi hayvana dönüşmek isterdim diye düşündüm.

Platon, Şölen isimli kitabında, ki diğer kitapları gibi bu da diyaloglardan oluşur, bir Yunan mitinden söz eder. Bu mite göre, başta insanların dört kollu, dört bacağı ve iki yüzü varmış. Ama onların gücünden korkan Zeus bir şimşekle, ki kendisinin şimşekleri meşhurdur, bu insanları ortadan ikiye ayırmış. Derler ki bu yüzden insan hayatı boyunca bütünün kalanını, diğer yarısını, arar dururmuş.

Bu miti her dinlediğimde gözlerimin önüne sırt sırta vermiş iki âşık gelir. Bakın "sırt sırta vermiş" diyorum, zira bu çok farklıdır birine sırtını dayamaktan. Çünkü Zeus'u korkutacak bir sevda için, birine sırtını dayayacak kadar güvenmenin yanında birinin sana sırtını dayayabileceği kadar sağlam olman gerekir. Eğer bu yapışık âşıklardan sadece biri dayasaydı diğerine sırtını, pizza kulesi gibi yamulur, günün birinde de beklendiği gibi yıkılırlardı. Sırt sırta verdiğinde iki insan, başka yerlere bakar gözleri. Birinin gördüğünü, göremez diğeri. Bu yüzden bütün dünyayı görürler birlikte. Yani aşk denen büyü, ne birine sırtını dayamakta, ne de biri ile dünyaya aynı yerden bakmakta. Büyü, kendi ayakları üzerinde sağlam durmakta. Gözlerinin gördüğüne güvenmekte. Ama yine de başka biri ile sırt sırta vermekte ve onun gözlerinin anlatacağı hikayeleri hevesle dinlemekte. Aşkı anlatmanın klişeye dönüştüğü bu devirde ise sevdaya dair söylenecek yeni birşey kalmadı. Seri halde yaşıyorduk yaşadığımız bütün aşkları ve yaşadığımız her şey aşk oluyordu nedense. Bu da yeni bir marka herhalde. Zamanımız hızlı akıyordu, vaktimiz daralıyordu. Koşun, koşun sevdalar taze bitiyordu! Yalnız kalmamalıydık. Asla yalnız kalmamalıydık. Biriyle sırt sıra vermek falan değildi derdimiz. Olur da böyle bir derdimiz olursa kapitalizm üretirdi zaten sırtımızı vereceğimiz bir şeyler. Dünyanın göremediğimiz yarısını, başka birinin gözlerinden dinlemek de istemiyorduk. Sevmediğimiz yazarların kitaplarını okumaya, sevmediğimiz oyuncuların filmlerine gitmeye bile kalmamıştı ki tahammülümüz! Biz sadece yalnız kalmaktan korkuyorduk, hâlâ da korkuyoruz deli gibi!

The Lobster

İşte bu günümüz aşklarının temelinde yatan yalnız kalma korkusuna bir bakış, aşkı anlatacak yeni bir şey, yönetmen Yorgos Lanthimos'tan geldi. Aldı bütün korkularımızı ve bizi The Lobster (Istakoz) filmiyle yalnız kalmanın yasak olduğu bir distopyaya hapsetti. Bu yeni zamanda, yalnızlar görüldükleri yerde yakalanıp bir otele götürülüyor. Otelde yalnızlıklarını sonlandıracak birini bulmaları için 45 günleri var. Sürenin sonunda birini bulamazlarsa, istedikleri bir hayvana dönüşüyorlar. Filmin ıstakoza dönüşmek isteyen kahramanı David, karısının artık onu sevmediğini söylemesinin ardından kendisini bu acayip otelde buluyor. Filmin ilk yarısı onun oteldeki maceralarına dair. Bu bölüm filmin en başarılı bölümü.

İkinci yarıda David'in otelden kaçıp, yabani şekilde yaşayan yalnızların arasına katılmasıyla film ana hikâyeden biraz kopuyor. Dallanıyor budaklanıyor. Filmin ana kadın karakterinin hikâyeye geç dahil olmasına da bütünsellik açısından biraz sorunlu. Yalnız bu, filmin aşk üzerine son yıllarda yapılmış en aşksız ve orjinal iş olmasına gölge düşürmüyor. Benim pek sevmediğim Colin Farrell, David rolünde çok çok çok iyi. Rachel Weisz ve Léa Seydoux de filmin Colin Farrell'dan sonra gelen şahaneleri. Filmin en güzel tarafı, siz inatla Özdemir Erdoğan misali "Sevgi anlaşmak değildir" deyip bekledikçe yüzünüze sağlam bir tokat çarpması. Bu çirkin distopyada aşklar bile bütün mucizesinden, sırt sırta veren aşıkların beklediğinden uzakta. Birbirimize benzemek zorundayız, birbirimizi sevebilmek için. Bu yüzden aşkın gözü kör değilse de mühim değil. Getirin bıçağı, gerekirse kör ederiz. Yeter ki yalnız kalmayalım!

Filmden sonra ben de bu distopyada hangi hayvana dönüşmek isterdim diye düşündüm. Kelebek olmaya karar verdim. Böyle gözlerin bir daha göremeyeceği cinsten, kanatları benzersiz bir kelebek. Neyse... Efendim, başladığımız yere geri dönelim, çemberi tamam edelim. Aşk klişe ve ayrılık sevdaya dahil.  Ama yaratıcılık da klişe dediğimiz, alışageldiğimiz şeyleri bambaşka bir dille anlatma şekli değil mi? Öyle vallahi. Bu sebeple The Lobster, vaktiniz olursa gidip izlemeniz gereken, sevdaya dair düşüncelerinizi gözden geçirmenize sebebiyet verecek güzel, yaratıcı, acayip bir film. Tavsiye ederim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR