William Faulkner 1897 Missisipi, New Albany doğumlu. Onu 1918’de bankacı olarak görürüz. Yazar olmasını kısa boylu oluşuna borçlu diye düşünebiliriz. Kısa boylu olmasa, asker olacaktı, yazar değil. Amerikan ordusu, boyuna bosuna bakmış onu kısa boylu bularak asker olarak kabul etmemiştir. Ancak Amerikan ordusunun onu geri çevirmesi, asker olma tutkusunun önüne geçememiştir. Koşulları zorlamayı sürdürecek, asker olamamayı kabullenemeyecektir. Dokuz köyden kovulunca, onuncu köyü arayacaktır. Salt kör inatçılığı onu, tutkusunu gerçekleştirmek üzere bir başka ülkeye sürükler. Bu nedenle Kanada Ordusu Hava Kuvvetleri’ne katıldı. Yazgısına karşı çıkması için inatçılıktan başka şeyler de gerekiyordu ve bu asla gerçekleşmeyecekti. Asker değil yazar olması kaçınılmazdı. Onun katılmasını bekliyormuş gibi, askere alınınca savaş sona erecektir. Savaş sona erince, aktif olarak savaşa katılmadı. Bir barış adamının, eline kalem almak yerine, silah tutmak istemesi anlaşılması zor bir kavramdır.
Savaşın bitimi üzerine, asker olmanın yarım kalmış tadı ile yenilmiş olarak yeniden Amerika’ya döndü, Mississipi Üniversitesi’nde okumaya başladı. Ne var ki, savaşa girip savaşmak istediği sırada, savaşın sona ermesiyle savaşamamışsa da, okumak için girdiği üniversitede de okumasını yarıda bıraktı ve bir kitapçıda aktif olarak çalışmaya başladı. Yazar olması kaçınılmazdı, kaçmak için ne askerliğe, ne üniversiteye ne de belli bir ücret karşılığı çalışmaya sığınabilirdi. Hayatta yapabileceği tek bir şey vardı, onu yaptı: Yazdı.
İlk kitabını 1924 yılında yayımladı. The Marble Faun ilk kitabı olmanın ötesinde şiir kitabıydı. Ama bu da yanlış bir başlangıçtı. Onu şiirleriyle değil, romanlarıyla tanıyacaktık. Bir kez daha yolu yanlış sokaklara düşmüştü. Neyse ki çıkmaz sokak değildi ve bütün yollar oraya, yazarlığa çıkıyordu, Roma’ya değil.
Bir yıl sonra yeni bir kitap daha yayımladı, bu kez yayımlanan kitap romandı. Bu kez doğru yoldaydı ve bu onu ereğine götürecekti.
1949’da Amerikan çağdaş romanına yaptığı katkılar gözetilerek, bu gerekçe ile Nobel Edebiyat Ödülünü aldı, bunu iki kez kazandığı Pulitzer ödülleri izledi.
1962’de kalp krizi geçirdiğinde altmış beş yaşındaydı. Türkçeye çevrilmiş onun üstünde kitabı vardır.
Ses ve Öfke (The Sound and the Fury) Türkçe’ye çevrilen ilk kitabıdır, ölümünden üç yıl sonra l965 yılında Türkçe’ye kazandırılmıştır. Benim incelediğim yapıt Yapı Kredi Yayınları’nın Ocak 2005’de yapılan ikinci baskısıdır, çevirisi Rasih Güran’ındır.
Kitabın künyesine baktığımızda Rasih Güran’ın ilginç kişiliğiyle karşılaşmamak olanaksız. Nâzım Hikmet’in yeğeni olmasının yanı sıra Güran, TKP üyesiydi ve aktif politikanın da içindeydi. John Steinbeck’in ünlü Gazap Üzümleri’nden, John Reed’ın Dünyayı Sarsan On Gün’ü, Norman Mailer’den Çıplak ve Ölü gibi, yazarlarının oldukça önemli olarak bilinen pek çok romanı Türkçeye çevirmişti. Daha pek çok yapıtı, yazarı anlayan, yazarın yazdıklarını yazarın yazdığı gibi çeviren bir çevirmen olarak Türkçeleştirecekti. 1970 yılında kendi eliyle yaşamı ölüme çevirdi, intihar etti. Norman Mailer’in Çıplak ve Ölü çevirisi, yaşamını ölüme çevirdiği son çevirisiydi.
Ses ve Öfke’nin kahramanlarından oğul Benjamin akıl hastanesine kapatılır, Quentin yaşamına kendi elleriyle son verir, Jason ailenin en kurnazı ve aileyi sömüren tek üçkâğıtçısıdır, Candace’ın (Caddy) yolu hep bir erkekten geçer, ne yazık gayrı meşru kızı Bayan Quentin için de aynı yazgı gerçekleşecektir. Bayan Quentin, ailenin çalıcısından çalacaktır. Dayısının kendi ailesinden ve annesinden çaldıklarını evli bir tiyatro perdecisi için çalarak onunla birlikte kaçacaktır. Anne Bayan Compson, kendisinden ve ailesinden çalan oğlu Jason’u saygıyla ve evin yöneticisi olarak sevecektir, aldatan en sevilendir.
Faulkner Ses ve Öfke’de Compson ailesinin bireylerini ve ailenin yaşananlar nedeniyle dağılışını anlatır. Bunu ailenin bireylerinin gözünden ve onların dilinden yapar. Çevirmenin hakkını vermek gerekirse, bu iç içe geçmiş anlatıyı, aynı iç içelikle anlatır Rasih Güran. Ben en çok Quentin’in anlatıldığı ikinci bölümü sevdim.
İlk bölümde anlatıcı zihinsel engelli oğul Benjamin’dir. Aile onu “Benjy” diye çağırır. Otuz üç yaşında genç bir adam olmasına karşın, hâlâ bir çocuk gibidir. Dünyaya, henüz gördüklerini algılamayan küçük bir çocuğun bakışlarıyla bakar. İlk bölümde Compson ailesindeki telaşın düğün mü cenaze mi olduğunu ayırt edemeyiz.
Yazar, her şeyi bilen tanrı/yazar olarak kurmaz kurmacasını, kahramanlarına bırakır sözü ve onların algıladığı biçimde aktarır olguları. “Ben ağlamıyordum, ama tutamıyordum kendimi de. Ben ağlamıyordum, ama yer durmuyordu ve ben ağlıyordum sonra. Yer yana yattı ve inekler yamaca çıktılar.” (s. 22) Bir altüst oluş, bir yuvarlanıştır söz konusu olan. Hareket eden yer değil Benjamin’dir. Yuvarlandıkça ineklerin yamaca çıktıklarını görür. Oysa kendisi yerdedir. Aynı sayfadan, aynı paragraftan devam etmek gerekirse: “Quentin kolumu tuttu ve ahıra doğru yürüdük. Sonra ahır yoktu yerinde, bekledik yeniden gelinceye kadar yerine. Yerine geldiğinin farkına varamamışım. Arkamızdan geliverdi…” Sarsılarak, Quentin’in elinden çekerek, sendeleyerek gitmelerinden söz ediyor yazar. Öyle bir yürüyüş ki, Benjamin yürürken yaşadıklarını, nesneleri kaydeden bir objektif gibi, tek ve sabit bir çekimle kaydeder gibi görüyor. Objektifin her sarsılışında, nesnelerin sarsılması, yükselmesi, sarsıntıdan sonra tekrar sabitleşmesi gibi. Felek bu kadarla da vurmamıştır Benjamin’i, o aynı zamanda sağır ve dilsizdir de.
(“Ne dediğinizi anlayamaz,” dedi Luster. “Sağır ve dilsiz.” “Ya,” dedi. “Ne zamandan beri?” “Otuz üç yıl oluyor bugün,” dedi Luster. “Doğuştan aptal, siz o tiyatroculardan mısınız?” [s. 46])
2 Haziran 1910 tarihli ikinci bölümde anlatıcı Quentin’dir. Kitabın her bölümü tarihle başlar.
Pencerenin gölgesi perdelerin üstüne vurduğunda saat yedi ile sekiz arasıdır ve saatin sesini duyunca, bu Quentin’e büyükbabasını anımsatır. Büyükbaba ona bir saat armağan etmiştir ve verirken bugün de anımsadığı sözler söylemiştir. Ona verdiği saat, sıradan bir zaman ölçer değildir. Zaten zamanı ölçmek de olanaksızdır. Zaman nerede başlar, nerede biter, başlangıç olarak neyi alırsınız, meridyenleri mi, paralelleri mi, niye o değil de ötekisi, niye Greenwich ya da bir başka kentteki bir başka nokta. Sıfır meridyeni niye orası kabul edilmiştir de bir başka yer değil. Neyse, biz büyükbabaya dönelim. Büyükbaba’nın saate verdiği değer, bizim algıladığımızdan farklıdır. “Sana bütün umutların ve özlemlerin mezarını veriyorum.” (s. 68) Büyükbaba için saat bir mezarlıktır, bütün ölülerin etrafında toplandığı bir mezarlık. İçinde yaşayan hiçbir şey yoktur. Ölüler bahçesidir o. Her şey ölüdür, öyle ki umutlar ve özlemler de ölüdür. Büyükbaba bu ölümlerin gerekçesini de aynı felsefe yapısı içinde verir. “O daha çok insan yaşantılarının saçmalığına varman için acıta acıta kullanılmaya elverişlidir, böylece senin kişisel ihtiyaçlarının babanın ve onun da babasının ihtiyaçlarını karşıladığından daha çok karşılamayacaktır.” (s. 22) Öyleyse neden vermiştir? “Bu saati sana zamanı hatırlayasın diye değil, ara sıra onu bir an unutasın ve soluğunun hepsini onu elde etmek için harcamayasın diye veriyorum. Çünkü şimdiye kadar hiçbir savaş kazanılmamıştır.”
Gerçekten de ilk aldığımız ve çığlık çığlığa kaldığımız ilk nefesle, sessizce ve kabullenilmişlikle teslim ettiğimiz son nefese kadar, tek bir nefes daha fazla almak için verilen bir savaş değil midir yaşam? Ateşkesi olmayan, anlaşma imzalanmayan, hep yenik düşeceğimiz sonsuz bir savaş değil midir, yitireceğimizi bildiğimiz halde kazanmak istediğimiz? Ve her zaman, hep bunu anımsayarak, her aldığımız nefesle biraz daha öldüğümüz, etlerimizin gevşediği, bozulduğu, giderek çürüdüğü akreple yelkovan arasına, günlerle, yıllar arasına sıkışmamız hep bu yüzden değil midir? Büyükbaba haklıdır, bu savaş hiç kazanılmamıştır. Kazandığımız yaşamımız değil, kalıcı olan ölümümüzdür. Hep aynı taraf kazansa da niye direniriz?
Zafer kazanmanın tek bir yolu var belki. Büyükbaba bunu da söylüyor. Zamanı bir anlığına bile olsa unutmak. Ölümü de.
Ne zaman unutulur oysa, ne ölüm. Zaman akar, ölüm gelir. Ölüm akar ve zaman gelir. Biri yoksa öteki mutlaktır, vardır, oradadır, beklemektedir. Bazen ikisi, ölüm ve zaman, ölüm zamanı olarak aynı anda gelir.
Büyükbaba yaşamla ölüm arasındaki savaştan söz ederken, biraz daha ileri gider. Aynı yerde şunları da söyler: “Dahası savaşılmamıştır bile. Savaş alanı insanların delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.” (s. 68) Marx, önemli olanın eleştirmek değil, dünyayı değiştirmek olduğunu söyler. Kazandığı gerçek bir zaferdir. Marx, felsefeci olarak savaşı kazanır. Dostoyevski’nin Prens Mişkin’i, ki budaladır belki o da savaşı kazanmıştır. Giderek belki zihinsel engelli Benjamin de.
Savaşta bir yanda deliliklerimiz, karşı tarafta da umutsuzluklarımız yüz yüze gelir. Birbirini tamamlayan, birbirinden çıkan tek ve aynı olan şey. Ayın karanlık kısmı ile aydınlık kısmı. Bir tarafta karanlık vardır, diğerinde aydınlık. Ama ay tektir. Zıtların birlikteliği yasası, diyalektiğe uygun biçimde işler. Madde, karşıt maddeyi kendi yapısında oluşturur, karanlık aydınlığın olmamasıdır, çürüyen elma, çürümeden sağlam elmadır. Varlık hızla yokluğa evrilir, var olan kendinden başka bir şeye dönüşür.
Herhangi bir şeyi yok saymak, onu ortadan kaldırmaz ama kendimizi kandırmak için yeterli gücü bulmamızı sağlar. Anımsamamak, zamanı öldürmek, onu mezarlıktaki mezarına yatırmak demektir. Quentin de aynı şeyi yapmakta bulur çözümü. Şifoniyere gider, saati eline alır, saatin camını şifoniyerin köşesine vurarak kırar. Akrebi, yelkovanı zemberekler sarmalının takılı olduğu yuvasından çıkarır.
Zafer mi? Hayır, sonuç tam bir yenilgidir. Ne zaman durmuştur, ne ölüm bütünüyle yoktur. Zamanın durduğu, ölümün donduğu anda bile aslında öyle olmadığı ortadadır, zamanın durduğunu sanmak başka, zamanın durması başkadır. Zafer yoktur, bugüne kadar olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Ölüm ve zaman kaçınılmazdır. Çarklar hâlâ dönmeye devam edecektir.
Yenilgi tek bir cephede midir? Hayır, Quentin sonra yeniden başka saatlere bakacak ve zamanı yakalamaya çalışacaktır. Yenilgiyi kabul etmiştir, direnmek zafer gibi algılansa da belki asıl zafer zamanın akışını ve ölümü kabul ederken, onurluca ayakta kalabilmeyi başarmaktır.
Mezarı içimizde taşıyoruz. Belki bu yüzdendir. Sonunda mezarlıktaki mezarda bize ayrılan üç boyutlu yerimizi alırız. Dikine de gömülsek, boyutlarda değişim olmaz. Bu hep böyle olur, belki külünü yele savuranlar hariç. Peki, hangimiz herhangi bir şeyi yok saymak için, kendimizi kandırmayı göze alırız ki? Bu cesaret ister. Sıradan insanda olmayan tek şeydir cesaret. Ve ne yazık insanların neredeyse tamamı, küçük bir bölümü dışında, hiç kimsede yoktur bu cesaret. Varsa da unutuşun derinliklerde bir yerlerde takılı kalmıştır. Camı kırsak, akrep ve yelkovanı söksek de kurulu yay ve çarklar dönecektir düzenli bir biçimde. Ta ki çarkları ve yayları da tek tek parçalara ayırana kadar. Bu da olur elbet, ama bir de bakarız ki saat değil, zaman değil, ömrümüzdür parçalanan.
Şunu anlar ve algılarız, cesaret, çok korktuğumuz için, korkularımıza karşı geliştirdiğimiz direncimizdir. Korkmasaydık, direnemezdik, direncimiz bizi yürekli kılar.
Quentin, saati kırmıştır, zamanı değil. Doğrudur saat kırılmıştır, ama zaman kırılgan değildir. Nitekim Quentin saati kırdıktan, parçaladıktan sonra da her yerde saati, akıp geçen zamanı görecektir. Saat cebinde tik tak edecektir, gözlerini güneşe çevirdiğinde, güneşin içindeki saatin nasıl bir saat olduğunu düşünecektir. Dayanamaz buna, yoldaki saatçinin dükkânına atar kendini. Zaman yenilmiştir. Budala ya da felsefeci değildir. Kazanması düşünülemez bile. Saatçiye saatini kırdığını söyler, şifoniyere vurduğunu ancak karanlıkta üstüne basmasına karşın yine de işlediğini anlatır. “Ama yine de işliyor,” (s. 74) der. Evet, ne yaparsanız yapın güneşteki, parktaki, bulutlardaki, hücrelerinizdeki saat yine de işliyordur. Kıramazsınız da. Güneş soğumaya devam edecektir, bulutlar dağılacaktır, hücreler çürüyecektir. Zaman yine de işleyecektir, zaten hep işlemiştir, hiç işleyemezlik etmemiştir.
Saatçi de aynı şeyi söyler, arkasını açıp içini karıştırır. “Pek bir şey olmamış…” (s. 74) Hiçbir şey olmamıştır. Saat kırık da olsa, zaman akmaya ve bitmeye devam etmiştir. Quentin yenilgiyi kabul eder, saatçiye saatin kaç olduğunu sorar. Ölüler düştükleri toprakta çürüyeceklerdir. Yine de vuruşarak ölmeyi yeğleyecektir. Belki yeni bir cephe daha, belki bir sor vuruşma daha. Saatçi saati söylemek için duvardaki saate bakar. “Saat…” (s. 74) Quentin durdurur saatçiyi. “Yok söylemeyin bana saati, dedim. Rica ederim, bayım sadece içlerinde doğru olan var mı onu söyleyin.” (s. 74) Yoktur. Saatçi vitrindeki saatleri doğru zamana ayarlayıp, kurmamış, çalıştırmamıştır saatleri. Çalışanlar da doğru zamanı göstermemektedir. Ama zaman yine de kendi gönlünce, bildiği gibi akmaktadır.
Quentin’in direnmesi boşunadır. “Dışarı çıktım, kapıyı tik takların üzerine kapatarak. Vitrine dönüp baktım. Bankonun arkasından bana bakıyordu. Vitrinde bir sürü cep saati, çeşit çeşit, her birinde de aynı sav, aynı çelişmeli güven, tıpkı bendekinde olduğu gibi. Akreple yelkovanı olmadığı halde. Hepsi birbiriyle çelişmeli. Ben kendiminkini işitiyorum, cebimde tik tak ettiğini başkaları görmese bile, başkaları görse de bir şey anlamaz zaten.” (s. 76) Bu kez babasının sözlerini anımsar. “... Çünkü babam saatler zamanı öldürürler demişti. Zaman demişti, küçük çarkların tik taklarından oluşup kaldıkça ölmüş demektir; ancak saatler durursa zaman canlanır.”
Zamanın ölmesi mi iyidir, canlanması mı?
Faulkner, Ses ve Öfke’de, özellikle Quentin aracılığıyla zamanla hesaplaşır. Zamanı vazgeçilmez gizli kahraman ya da acınılası bir korkak olarak gösterir. Quentin pek çok şeyde zamanla birlikte sürdürür varlığını. Varlık zamana bağlıdır zaten. Zaman biterse zaman biter, zaman bittiğinde varlık yoktur zaten. Zaman kavramını bilinçli kullandığı kanısındayım. Her şeyin bir zamanı vardır, nesneler zamanla vardır ve anlam kazanırlar, ya da zamanla varlıklarını yitirirler.
Benjamin’de zaman yoktur. Zamanı anlamaz Benjamin. Ama zaman Benjamin için de vardır. Zihinsel engelli otuz üç yaşındaki Benjamin’in kullandığı otuz üç yıllık bir zaman vardır, Benjamin onu, onun bilincinde olmadan kullanmaktadır. Quentin ise tam tersine, zamanı öldürmek için bilinçli olarak zamansızlığa sığınmak ister. Belki de zamanların olmadığı bir zamansızlıkta yaşamak isteyecektir, özgür iradesini kullanabilse.
Zaman kavramı bir takıntı halindedir Quentin için, giderek Faulkner için de. Olaylar geri dönüşler ve şimdiyi yaşayışlar içinde zaman içinde bir ileri bir geri gider. Quentin zamana elle dokunur neredeyse. Yetinmez zamanı arar. Saate ya da tarihe bağlıdır. Olguların yaşandığı, anımsandığı zamandır. Saat zamanın metaforudur, bir simgedir. Yalnız saat olarak geçmez zaman, tarihseldir de. Örneğin Quentin’in cebinde üç gündür açmadığı mektuplar vardır. Zaman bir kez daha varlığını mektuplar aracılığıyla duyumsatır. Tam üç gün. Henüz açılmamıştır da. Zaman zarfın içinde kilitlidir ama akmaktadır da. Nasıl durdurulabilir? Belki zarf yırtılıp, mektup ortaya çıktığında, okunduğunda. Ama mektubun tarihi, zamanın tarihidir de. Üç gün. Şimdilik. Zaman hem akışkandır Faulkner’de hem durağan.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anımsamamak elde değil. Zaman takıntısı Tanpınar’da da gizli öğedir, gizli kahraman. Faulkner’de de zaman içinde ya da dışında olunan değil, tam ortasında olunandır.
Saat metaforu Quentin’in tramvayla yaptığı yolculukta da, sonra yürüyerek yaptığında da duyumsatır kendini. Tramvaydaki ileriye doğru gidiş, geçilen duraklar, dışarıda gördüğü nesneler zamanın tanıklarıdır. Quentin zamanı cebinde taşır. Dere kenarındaki alabalık avcıları olan çocuklarla karşılaştığında da zamandan, saat olarak söz eder. (“Düdüklü soyundan olacak,” dedim. “Saat bir düdüğünü çalan bir fabrikanın sesini daha duymadım burada.” “Ha,” dedi ikincisi. “Tek tanrıcı kilisenin çan kulesinde bir saat var. Oradan öğrenebilirsin saati. Kösteğinin ucunda bir saat yok mu?” “Bu sabah kırdım.” Saati çıkarıp gösterdim onlara. Ciddiyetle incelediler. “Daha çalışıyor,” dedi ikincisi. “Böyle bir saatin fiyatı ne kadardır?” “Hediye bana,” dedim. “Babam verdi liseyi bitirdiğim zaman.” –s. 106)
Quentin zamana yenik düşecektir. Yaşamına kendi isteğiyle son verecektir, zamanı kendi isteğiyle durduracaktır: Sudan şişmiş vücudu zamanın tıkırtıları arasında, zaman onun için biterken başkaları için akmaya devam edecektir.
Artık babasının liseyi bitirdiğinde verdiği saate gereksinimi kalmamıştır. Zafer kazanılmıştır, zaman durdurulmuştur!