2017 TUDEM Roman Ödülü’ne layık görülen Arafta Zaman, ödüllü şair Halil İbrahim Polat’ın şiir yazmayı bıraktıktan sonra kaleme aldığı ikinci eseri. Klaros Yayınları’nın okurlara ulaştırdığı ve kısa sürede üçüncü baskısı çıkan eser, ödül gerekçesinde belirtildiği gibi “okur açısından farklı alımlamalara ve üretimlere açık” bir metin.
Okur, kederli bir aşkın sonunda başlayan hikayeyi romanın başkahramanı Sinan’ın zihninden ve yaşadıklarından takip ediyor. Metnin geneline hakim olan dil, kurgudaki metakurmaca ve geri dönüş (flashback) unsurları, derinlikli yan karakterlerle çelişkili ana karakteriyle psikolojik ve sosyolojik çıkarımlara açık, hacminin hakkını veren içeriğiyle üzerinde harcanan zaman ve emeği inkar etmeyen zengin bir yapıt.
Yazar, edebiyatta ve sinemada sıkça işlenmiş bir konu olan aşk üçgeni ve çıkmazlarını okura özgün bir biçimde sunabilmenin değişik yollarını aramış, kurgusal yaratımın sunduğu çeşitli araçları sınamış. Metnin oluşumu için ihtiyaç duyulan manevra yeteneğini sağlayan bu araçlar kimi zaman en tecrübeli yazarların bile kaçınamadıkları problemleri de beraberinde getirebilir. Klasik ve çağdaş edebiyatta önemli eserler vermiş yazarların günümüze kadar paylaştıkları, yazma eylemi üzerine fikirleri ve yazı pratiklerine göre, tekrar yazmak, kısaltmak, metni damıtmak tek başına olmasa da eserin daha iyi duruma gelmesine ve bu problemlerin giderilmesine destek olabilir.
Arafta Zaman’ın en göze çarpan özelliği aynı zamanda anlatıcı olan başkahramanın kullandığı sofistike dil. Unutulmuş, günümüzde pek de tercih edilmeyen birçok kelimeyi yazar metne dahil ederken genç kahramanının yaşından daha büyük bir edayla konuşması riskini göze almış. Sinan’ın eğitimi, edindiği sosyal statü, hayat görüşü ve entelektüel konumu onun bu dile hakim olmasını okura kabul ettirebiliyor. Zenginleştirilmiş, süslenmiş anlatım kimi zaman bakış açısında sapmalara sebep olsa da metnin genel yapısına “özgün” bir dil kimliği kazandırabilmiş. Betimlemeler, mekan kurulumlarındaki detaylı yaklaşım, metni kısmen bir gezi yazısı ruhuna büründürse de mekanlar ait oldukları tarihsel süreçleriyle ayrıca beş duyuyu uyaracak özellikleri üzerinden yetkinlikle aktarıldığından okurda o sokakları ve meydanları keşfetme arzusu uyandırabilir.
Çoğaltılmış bir dil kullanmanın getirdiği bazı problemler de mevcut. Kurgu incelemesinde de bahsi geçeceği üzere özellikle fiil çekim zamanlarında göze çarpan aksamalar, anlatı zamanı ve anlatıcı zamanının ayrışmamasına, dolayısıyla metnin akışı için tasarlanan ve lineer olmayan zaman dilimlerinde okurun metne tutunamamasına yol açabilir.
Ana dili Türkçe olanların bile çoğu zaman kelimenin çağrıştırdığı ancak ait olmadığı anlamı vermek amacıyla yaptığı kullanımlardan iki tanesi, üzerinde durmaya değer: Metin boyunca “umursamaz” yerine kullanılan “umarsız (çaresiz)” kelimesiyle, metinde “öylece yapıverdi” anlamında kullanılan “eyazmak (tam gerçekleşecekken gerçekleşemeyen eylem belirten)” yaklaşma fiili. Yine melodisi kulağa hoş gelen ancak metin boyunca tamamen anlamları dışında kullanılan kelimeler de okurun yanında bir sözlük bulundurmak zorunda hissetmesine ve kelime dağarcığından kuşku duymasına sebep olabilir.
Arafta Zaman’ın üslubundaki dil baskınlığı ve çeşitlilik okura her anlamda belirgin bir okuma doyumu sunuyor. Ancak anlatım dozunun aşırıya kaçtığı kısımlarda bu durum okuyucuya nefes alma alanı bırakmayan, anlatılanların “asıl” manasının ne olduğunu bir de Sinan ağzından dile getiren, okur yerine karar verip onun iradesini örseleyen bir engele de dönüşebiliyor. “...iplerin üzerinde rengârenk çamaşırlar vardı. Kurumaları için serilmişlerdi.”
Okura sürekli hem de bir şey anlatmayan bilgiler veren anlatıcının önünde hiçbir engel olmayınca başkahraman bazen doğrudan okura dönüp konuşabiliyor hatta öteki kahramanların zihinlerini okuyup aktarabiliyor.
Metafor kullanımı metne gözle görülür bir şiirsellik katarken bazı eğretilemelerde hissedilen ısrar okurun zihninde kavramsal ve imgesel temsilin kurulmasına engel olabiliyor. “Yazların gümrah sabahlarına uyanan insanlara bir kalp ferahlığı verirdi.” “Buğday başaklarının gümrah sabahlara boy verdiği gibi olsun ömrün.” “Annemin gümrah sabahlarına uyandığım şehrin elleri..." Birinci tekil şahıstan aktarılan hikayede göze çarpan diğer bir husus da romandaki karakterlerin Sinan’ın kelimeleriyle konuşması. İyi niyetli okur bunu da metnin kendi gerçekliği olarak alıp okumaya devam edebilir, nitekim bu dünyanın atmosferinde herkes kendi çapında birer şair... Yeter ki bu husus okurun önündeki kurgusal gerçeklikten şüphe duymasına yol açmasın. Nesim ve Sinan’ın büyüklerinin ağzından metne iliştirilmiş hikayecikler de aslında bağlam ve konu bütünlüğüne hizmet etmediği için okurun metinden uzaklaşmasına sebep olabiliyor.
Metnin bütününe bakıldığında, iyi bir romandan beklendiği üzere, karakterler üzerinde çok detaylı çalışıldığı anlaşılıyor. Her biri derinlikle işlenmiş ve başarıyla hikayenin tam gerektirdiği noktalarda ortaya çıkan karakterlerin özellikleri, cinsiyete dair, kültürel ve psikolojik açılardan Sinan’ın zihnindeki sınıflandırmalardan süzülerek okura ulaşıyor. Uzun süredir birlikte olup evlilik planı yaptığı Alev Avrupai, toplumun genel yapısıyla karşılaştırıldığında en üst seviyede maddi ve sosyal imkanlara sahip bir ressam. Buna karşılık Sinan’ın yasak aşkı Nilnur ise orta gelir seviyesinden bir aileye mensup, ebru sanatını icra edip ney üfleyen bir kütüphane görevlisi. Sinan’ın sahip olduğu kariyer ve maddi imkanlar Alev’in babasının açtığı kapılar sayesinde gerçekleşmiş. Bu bağlamda Sinan’ın aşk çıkmazında yaptığı seçimdeki duygusal ve vicdani tutarsızlık maddi bir gerçekle kapanmış gibi duruyor.
Kadın bedenini “fethedilen bir ülke” olarak adlandıran Sinan o bedenle ilgili ideolojisini şu sözlerle açık ediyor: “Bir erkek için kadının bedeni onun faşist iktidarını kurduğu belki de yegâne yerdi. Burada kimse rejim değişikliği teklif etmemeliydi.” Ne ki bu iktidarı da geleneksel Nilnur üzerinde kurmayı önemserken batılı Alev’i sahiplenme konusunda pek de tutkulu gözükmüyor. “Alev’in ilk deneyimi değildi sanırım...Sormak da istemiyorum. Bir erkek için en zor şeylerden biri değil midir bir kadına bekâret sorgusu?...Bunun her dilde karşılığı böyleydi. Bir gelişmişlik göstergesi ya da medeniyet algısı ile değişkenlik gösterecek bir nesne değildi...Alev’e bunu sormamış olmanın rahatlığını taşıyordum. Ancak Nilnur’a gelirsek ondan emindim. İlk kez dudaklarımın dudaklarında birleştiği gerçeğine vakıftım ve bu çok keyif verici bir şeydi.”
Sinan, kadının toplumdaki yeri ve fonksiyonuyla ilgili kendisini gelenekçi ailesinin ve sosyal çevresinin uygun gördüğü tepkileri vermekle yükümlü hissediyor. Kadınları betimlerken takındığı tavır ve kullandığı ifadeler aslında onun gizli kalmış seksist ve indirgemeci kimliğini gözler önüne seriyor. Anne figürü mutfak ve ev işi sarmalında kaybolmuş, seviştiği kadınlar ise Sinan’ı tatmin etmek için canla başla çalışan aslında kusursuz fiziksel güzelliklerinin yanı sıra entelektüel ve kişilik özellikleriyle de mükemmeli temsil eden varlıklar. Romanda Sinan’ın arkadaşı olarak ortaya çıkan Selçuk aslında Sinan’ın cinsellik ve kadınlarla ilgili nahoş karşılanabilecek gerçeklerini taşıyan bir alter ego işlevine sahip denilebilir. Sinan, ancak Selçuk üzerinden seks ve kadına olan bakışını net ve bütün olarak yansıtabilmiş.
“Selçuk küstah ve bencildi kadınlarla ilgili konularda,” derken kendisi için de şunu söyler: “Alev’in üzüldüğünü anlamıştım, ancak yapacak bir şey yoktu. Ben böyleydim.”
Selçuk’a “Neden onları bir meta gibi görüyor ve öyle anlatıyorsun?” derken kendisi de Nilnur’un ablası için şunu söyler: “Tipik Türk kadını gibi geniş kalçalara, kısa bacaklara ve büyük göğüslere sahipti.” Havuzda kahve teklifini reddeden kadın içinse “...hala anlayamamış olduğum bir sebepten reddedilmiştim. Sonraki günler o kızın teklifimi kabul etmediğine sevinmiştim....kara kuru bir kızdı. Memeleri benimkilerden bile küçüktü. Omuzları bir erkek omuzundan farksız, yüzünün çillerden arta kalan bölümlerinde sivilceler vardı.”
Selçuk’a “Ama kandırıyorsun, gerçekleşmeyecek vaatlerde bulunuyorsun” ve onun hakkında “Selçuk kafese düşürdüğü kadınları beceriyordu,” derken kendisi de Lale ile sevişmesinin ardından şunu söyler: “Bilgi almak için bir kadını becermiş olmayı da deneyimlemiştim.”
Önemsiz bir yan karakter rolünde gözüken Selçuk alter ego işlevini yüklenirken, Sinan’ın herkeste aradığı erdemlerin aslında kendisinde noksan olduğu hakikatini de okura sunmuş. Bu buluşun metinde ustalıkla kotarılması romana psikolojik bir derinlik de katıyor.
Sonlara doğru Ali ve Nilnur’la ilgili maddi detayların verilmesi hikayenin ivmesinden bir şey eksiltmeyecektir. Bütün detayların üzerinde titizlikle durulduğu bir metni takip eden meraklı okur Nilnur’un Bari’ye yerleşmesi, dönüşü, Ali’nin vatandaşlık durumu, okulu ve özellikle psikolojik durumu ve birden ortaya çıkan Sara’nın karakteriyle ilgili önemli kısımları bilmek isteyebilir.
Roman kurgu açısından incelendiğinde metakurmaca unsurlarının tartışmasız bir başarıyla uygulandığı görülüyor. “Yani ben şimdi hikayemin sonunu bir kitabın merhametine mi bırakacağım?” diyen Sinan, sevdiği kadının hayatının bilinmezlerini keşfedebilmek ve sondaki gizemini çözebilmek için öykücü Uğur karakterinin yazdığı Nilnur isimli romanın bitmesini beklemek zorundadır. Uğur’un yazdığı metin üzerinden Sinan, Arafta Zaman için yazılmış kaderine koşmaya başlar.
Roman kahramanının kendini fark ettiği an metnin kendi üzerine kapanmaya başlaması mise en abyme (mizanabim) tekniğini akla getiriyor. Bir Batı sanatı tekniği olarak kullanılan mise en abyme Geç Ortaçağ İspanyası'nın önemli ressamlarından Diego Velazquez'in 1656 tarihli Nedimeler (Las Meninas) isimli tablosunun yarattığı illüzyon duygusuyla adından çokça söz ettirmiştir.

Fransız yazar André Gide ise bunu modern eleştiride bir kurgu tekniği olarak değerlendirmiştir. Buna göre bu işlem resmin içine o resmin bir kopyasının konması ve bunun sonsuza doğru gitmesinin iması, metinde de hikayenin içine o hikayenin yerleştirilmesi tekniğidir. Karşı karşıya yerleştirilen aynaların yol açtığı efekt de aynı duyguyu verir.
Öykücü Uğur’un hikaye içinde yazdığı ödüllü Nilnur isimli romanın bir karakteri de Sinan’dır. Sinan’ın aynı zamanda başkahraman olduğu Arafta Zaman’ın gerçek hayatta ödül alması tam olarak bir Droste etkisi de uyandırmakta. Bu etki adını 1904’te satışta olan Droste Kakao paketlerinin üzerindeki aynı kakao paketini tutan kadın resminden almıştır.

Öyküdeki altı yıllık bir zaman dilimi geri dönüşlerle (flashback) aktarılmış. Aslında bu yöntem, olay ve karakterlerin derinliğine inmede önemli araçken dil öğeleri kısmında bahsedilen fiil çekimlerindeki karışıklık ve geri dönüşlerde alınan nirengi noktasının sürekli değişmesi sebebiyle, zamanın kendisi okur zihninde takibi güç amorf bir akışa dönüşüyor. “Şimdilerde...hoşlanırdım.” “Bugünse, yani Taksim’de buluştuğumuz günün ertesinde...” “Bugün o günden sonraki ilk gündü.” Bu geri dönüşler 430 sayfalık metnin tamamına yakınını kapladığından romanın başındaki seyahat ve kitabın sonu önemini kaybetme ve unutulma riskine maruz kalıyor.
Buna ilaveten Sinan’ın bir flashbackte söylediği “Onlara bir daha Alev’le temas kurmasınlar diye onunla boşandığım yalanını söylemiştim” cümlesi, yetmiş yedi sayfa sonra yolculuk öncesi annesiyle olan konuşması ile çelişiyor. Annesi “Sadece şunu merak ediyorum. Alev nerede? Ne oldu ona? Sesi çıkmıyor. Senin yanında görünmüyor!" Sinan: “Bilmiyorum anne, gerçekten bilmiyorum.” Annesi: “Ayrıldınız mı?” Sinan: “Onu da bilmiyorum,” diyor.
Eserde kurguya eşlik eden önemi bir unsur da kitabın müziği. “Ben kendimi hep bir Theo Angelopoulos filminde görürdüm,” diyen Sinan, Yunan sinemasının en büyük auteur yönetmelerinden biri olan Theodoros Angeloupulos’un unutulmaz filmi Sonsuzluk ve Bir Gün’ün müziklerinden Eleni Karaindrou’nun By the Sea adlı eserini metin boyunca dinliyor, zihninde canlandırıyor ve şu muhteşem cümleyle filme ve şarkıya saygı duruşunda bulunuyor: “...belleğimde dönen şarkının sesini açtım.” Bu şiirsel film yavaş ilerleyen sahneleriyle aslında hızla yaşarken hayatta kaçırılan şeyleri fark ettirir, hasta bir şair olan Alexander’in flashback sahnelerle kaybettiği karısına duyduğu özlemi aktarır, yeni tanıştığı ve bırakamadığı bir çocukla yaşadığı baba oğlu ilişkisi ve onun için çıktığı son yolculuğu anlatır. Tıpkı, ölümcül bir kederle kaybedilmiş bir aşkın acısını yaşayan Sinan’ın, oğlu Ali’yle karşılaştıktan sonra hayata tutunabilmek için yapmak zorunda olduğu yolculuk gibi…

Filmi izlemeyenlerin dahi aşina oldukları muhtemel By the Sea notaları, belki de Arafta Zaman okurları için Sinan, Nilnur ve Alev’in kederli hikayesini de hatırlatacak bir şarkı olarak zihinlerde kalacaktır.
Arafta Zaman, Halil İbrahim Polat, Klaros Yayınları






