Deneysel Bir Yapıt Olarak Jako
12 Kasım 2018 Kitap

Deneysel Bir Yapıt Olarak Jako


Twitter'da Paylaş
0

Jako, günümüzün en dikkate değer meselelerinden “göçmenlik ve getto” olgusuna da edebiyat içinden bakan bir yapıt. 

Bazı kitaplar vardır; yazıldığı ya da yayımlandığı dönemde iyi anlaşılamaz, yaygın bir okur kitlesine ulaşamaz; buna karşın, zamanın akışı içinde eskimeden kalır, yazın sanatında yeni bir bakış açısı arayanlarca keşfedilmeyi bekler. Onlar, âdeta geleceğe yazılmış, gelecekte daha iyi anlaşılabilecek şekilde kaleme alınmış; dönemin edebiyat anlayışı ve algısının ötesinde, ilerisinde olan kitaplardır. Ayrıksı, öncü, yeni ve deneyseldirler; bilinen ve yinelenen kalıpları kıran, kanonun dışına çıkan, devrimci ve sorgulayıcı bir edebiyatın kapısını aralayan yapıtlardır.

Yazar ve eleştirmen Saba Kırer’in, ilk kitabı Jako’nun* yayımlanmasının üzerinden tam on yıl geçti. O dönemde, edebiyatta yeni arayışlara ilgi duyan ve yüreği deneyselliğe açık olan az sayıdaki okurun dikkatinden kaçmamıştı Jako. Bu tarz kitapların hiçbir zaman yaygın ve geniş bir okur kitlesinin olmaması, elbette, doğasından, yapısından, farklı, şaşırtıcı ve hatta yadırgatıcı oluşundan da kaynaklanır. Aradan geçen bunca yıla karşın, Jako yine gündeme gelebiliyorsa, yeni okurları şaşırtabiliyorsa, bu olgu, deneysel/öncü edebiyatın bir başarısı olarak nitelendirilebilir.

Ebru Kış, Kül Öykü dergisinin Ocak 2009 sayısında, Jako’ya dair şunları yazmıştı o dönemde: “Yabancı bir maşuk, Akdenizli bir âşık… Aidiyetin olmadığı, kopukluğun yaşandığı bir ayrılığın kavurucu yalnızlığı… her şeridinde Jako olan kısa, kesik bir film… Her karenin sonunda sevgiliyi anan hüzünlü bir cümle: – cinnetimjako. Jako, bir ayrılığın öyküsü. Romantizmi Akdeniz akşamında bir yemekle başlatıp ayrılıkla sürdüren yazar, okuru öykü kişisinin duygusal yolculuğuna çıkarıyor. Geriye dönüşlerin anlatıldığı romanda hayal ile gerçek belirsizliği arasında kalan öykü kişisinin bakış açısı bir iç döküş halinde romana hâkim.”

Jako, günümüzün en dikkate değer meselelerinden “göçmenlik ve getto” olgusuna da edebiyat içinden bakan bir yapıt. Jako’nun içeriğindeki çağa, döneme ve yaşanan gerçeklere tanıklık, biçimindeki ayrıksılıkla uyum halinde. İnsanlar arasındaki kültürel farklılıklar, tutkulu bir aşkın odağında yoğunlaşıyor Jako’da. Aşkın bitimindeki kopuş, ayrılık, acı ve keder, bu farklılığın yarattığı derin ve aşılmaz uçurumdan kaynaklanıyor.

Edebiyatta yeni arayışlara örnek oluşturan özellikleriyle dikkati çeken Jako, kurgunun parçalı yapısı, zaman kırılmaları, mekân geçişleri ve bilinç akışının başarılı kullanımıyla etkiliyor okurlarını.

Yazınsal türlerin dışına çıkıp aynı zamanda tümünü içerdiği ve bu paradoksu varlığında bütünleştirdiği için deneysel bir yapıttır Jako, günümüzün en dikkate değer meselelerinden “göçmenlik ve getto” olgusuna da edebiyat içinden bakan bir yapıt. Jako’nun içeriğindeki çağa, döneme ve yaşanan gerçeklere tanıklık, biçimindeki ayrıksılıkla uyum halinde.. Hem öykü, hem şiir hem de roman bütünlüğü içinde okunabilen nadir kitaplardan biridir aynı zamanda. Edebiyatta yeni arayışlara örnek oluşturan özellikleriyle dikkati çeken Jako, kurgunun parçalı yapısı, zaman kırılmaları, mekân geçişleri ve bilinç akışının başarılı kullanımıyla etkiliyor okurlarını.

Jako’nun geleceğe uzanan deneyselliğinin yanı sıra yazınsal bir yapıt olarak başarısının, yazarın özgün biçemi, şaşırtıcı dil ve anlatımından da kaynaklandığını belirtebiliriz. Bazen çok kısa, bazen tek sözcükten oluşan cümleler yer alıyor Jako metninde. Bazen de bitmeyen, okurun zihninde süren ve bilincinde anlam kazanan kesintili cümlelerle karşılaşıyoruz. Yine Ebru Kış’ın cümleleriyle ifade edersek, “Yazar, özgün bir buluşla, basit yapılı cümleleri parçalara bölüyor. Âdeta sözcükler, ait oldukları cümleden fırlayarak yeni bir cümle yaratıyor. Kırer, özellikle epigraflarda tamlayanları veya kimi öğeleri kullanmayarak alışılmadık bir dil yaratıyor. Devrik cümlelerin, yinelemelerin de katkısı ve noktalama işaretlerinin de yardımıyla oluşan dingin bir ritim romana hâkim oluyor.”

Farklı noktalama işaretleri de dikkat çekerken bazen bitmemiş bir cümlenin virgüllenerek bırakıldığı görülüyor: “Öpüp başıma koysam. Benimle gelir misin? Gazaba,” (s. 27)

Bu yaklaşımlar, yazarın dilde öncü ve minimalist tutumuna işaret ediyor. Kırılan, tekrarlanıp pekiştirilen cümlelere birkaç örnek vermek gerekirse: “Ayağının biri yoktu. Ayaktaydı. Tek ayak üzerinde, durmaktaydı. Karısı. O da ayaktaydı, ayağının biri yoktu. Tek ayak üzerindeydi, durmaktaydı. Çocuk, çocuğu. On yaşlarında. Ayaktaydı, ayağının biri yoktu. O, o da. Tek ayak. Durmaktaydı.” (s. 83)

Jako metninde, imgelerin yoğunluğu, ses zenginliği ile şiirselliği yakalayan, aynı zamanda derinlikli bir felsefeye ulaşan, inanılmaz bir ses ve anlam uyumuna tanık oluyoruz.

Cümlelerde ses uyumu da önemli: “Jako’nun eli kanardı. Kanatlarımı sarardım, dinmez, dindiremezdim. Kanatlarım, kanatlarımı kanatır. Bir ses, daima, bir ses, kanardı, kanatlarımı kanatırdı.” (s. 59) Görüldüğü üzere; ses-imge-görüntü-anlam incelikleriyle metnin özgün dili oluşmaktadır.

Saba Kırer ayrıca, dil ile psikoloji arasındaki etkileşimi metninde ustalıkla kuruyor. Özellikle kadın kahramanın iç dünyasına, yaşadığı yoğun kedere eşlik eden; dil ile kahramanın ruhsal durumunun buluştuğu ve birbiriyle diyalektik bir etkileşim halinde olduğu farklı bir biçem söz konusu Jako’da. Bunun, geleceğe uzanan bir dil olduğunu da söyleyebiliriz. Jako metninde, imgelerin yoğunluğu, ses zenginliği ile şiirselliği yakalayan, aynı zamanda derinlikli bir felsefeye ulaşan, inanılmaz bir ses ve anlam uyumuna tanık oluyoruz. Metnin sesinin, anlamı, ruhsal ve düşünsel derinliklere alıp götürdüğü bir dil bu. Bölünmüş, tamamlanmamış, yarıda kalmış, bitmemiş her cümle sanki okura çağrıda bulunuyor, “anlamı sen tamamla, zihninde bütünleştir ve derinleştir” diyor. Parçalardan bütüne kavuşuyor zihnimiz; hakikat, sezgilerimize, bilinçaltımıza ulaşıyor derinden. Sezginin, zihni bütünsel hakikate ulaştıran gücünü duyumsuyoruz içimizde. Böylece, metne yoğun ve etkin bir katılım halini yaşıyor; kopuk metinlerden oluşan parçalı yapıyı bütüne tamamlıyoruz. Elbette, etkin ve yaratıcı okura seslenen bir yazarla ve onun sıra dışı metniyle karşılaşmanın hazzını da duyumsuyoruz bir taraftan.

Metnin sesini görsellikle bütünleştiren, sinema sanatının sunduğu olanaklarla genişleyen, fragmanların anlam akışında çoğalıp zenginleşen çarpıcı bir yapıtın sayfalarında bir okuma yolculuğu içindeyiz. İmgeler, sesler, olay ve görüntü parçaları, o kesintili dilin içinde akıyor sürekli.

Hiçbir şeyin sabit, sistematik ve bütünsel olmadığı yaşadığımız çağa uyumlanan; yoğun bir ileti bombardımanı altında paramparça olan algılarımıza, dağınıklaştırılan zihinlerimize seslenen ve bu dağınıklıkla örtüşen bir metin olarak var oluyor Jako. Hakikati simgeleyen o “büyük ayna”nın paramparça olduğu bu çağda, kırık dökük yansımalar görülüyor her “ayna” parçasında; her metin parçasında ve her fragmanda. O nedenle, birbirinden çok farklı görme biçimleriyle bakıyoruz Jako’daki hayata. “Kırılmış ayna” dan yansıyan görüntüler; ışık, gölge ve renkler yer alıyor metinde. Zaman kırılmaları da eşlik ediyor bütün bu kırılma ve yansımalara.

Görülen o ki, Saba Kırer, ânı genişletme çabasıyla yazıyor. Şimdi’nin içinde geçmiş ve geleceği; düş ile gerçeği bir arada ve yan yana yaşatıyor: “Sekizinci gün. Hâlâ. Arayıp sormamıştı, oysa ikinci gün aramamışsa, mutlaka üçüncüde arardı. Arayıp sormayış, her geçen saat beni daha da endişelendirmekte. Hem beraber olacağımız, olabileceğimiz, on gün. Sekizi. Sekizinci gün. Gitmekte. yazık… yıldızlar yanıp sönüyor, kaç gece, yazık mı, ne ne? Sonra. Onuncu gün, kapıdaydı. Suskunluğuyla.” (s. 51)

Yaşam, ölüm, aşk, doğa, cinsellik gibi hayatın temel olguları içinde var oluyor Jako.

Jako’da, birinci ve üçüncü tekil kişi anlatımları birbirine geçiş yaparak ilerliyor. Metin içi dünyada, anlatıcı çeşitliliği ve farklılığı da önemli. Birden fazla anlatıcının yer aldığı Jako’da yazarın çok zengin kelime dağarcığı da dikkatimizi çekiyor. Kırer, hem Doğu’dan hem Batı’dan pek çok farklı sözcüğü metnine başarıyla sindirmiş. Kültürler arası köprüler, yazarın seçtiği bu farklı sözcükler yoluyla kurulmuş ya da gösterilmiş durumda. Köprülerin yanı sıra daha önce de belirttiğimiz aşılmaz uçurumlar da oluşuyor bu farklılıkta.

Jako’da insana ve hayata dair pek çok imge ve kavram yer alıyor. Yaşam, ölüm, aşk, doğa, cinsellik gibi hayatın temel olguları içinde var oluyor Jako. Bunların yanı sıra şiddetin farklı tonlarıyla gölgeleniyor metinde dillendirilen hayat: “Cinayetimi sunacaktım. Size. Masaya. Çok önceydi. Porselen servis. Düşsel. Şölen, şölen nefis bir yemek. Son akşam yemeğiydi, ilk akşam.” (s. 66) “Bir meltem, esti başımda, hafif hafif bastığım, durduğum, yerde, o sıra, elim, ağır, usul, parmaklarım, parmaklarım, ince, çelik, çeliğin üzerindeyim, bu bilinirdi, bütün çağlar da bilirdi: Bıçak. Bıçak kalpteyse, saplanmışsa. Asla asla çekip almamalı, almamalıydın!” (s. 67) Kadın anlatıcının sözleri yüreğimizi sızlatıyor. Aşk, tutku ve şiddetin karmaşasından ve o müthiş çelişkisinden kaynaklanan insan hallerinde soluk almaya çalışıyoruz. Görüyoruz ki ruhsal çelişkilerin, psikopatolojik hallerin girdaplarında, diplerinde kayboluyor aşkı yaşayanlar: “Cevapsız bir soru soruyorum yine kendime. Yukarıdan, Tanrı’nın indirdiği bir soruymuş gibi, cevapsız kalıyorum, soğuk kalıyorum. Kıpırdayamıyorum. Katatoniye varan bir donuklaşma diyorlar, ateşten bakışlarını üzerime dikerek. Konuşulanları işitiyor, konuşanları görüyorum. Susuyorum. Sustukça daha çok ses zihnime doluşuyor. Bu ses yumağının sarmalında, belli belirsiz şeyler düşüyor aklıma, kopuk kopuk şeyler. Birinin ucundan tutuyorum bir diğeri havada asılı kalıyor.” (s. 30)

Aşkın içindeki şiddetin yarattığı paradoksa açılıyor sayfalar. Faşizmin, öncelikle iki kişi arasında başladığı gerçeğini anımsıyoruz bir kez daha. Bu gerçeği en etkili şekilde dillendiren Ingeborg Bachmann, 1973’teki bir söyleşisinde, “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz. Her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar” diyerek, bireyler arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan faşizm olgusuna dikkat çeker ve faşizmde temele iner. ‘Mikro faşizm’ olarak da adlandırılan bu boyutta, ikili ilişkiler içindeki faşizan davranışlar; dayatmalar ve şiddetin her türü akla gelir. Aşkta, dostlukta, aile ortamında, iş yaşamında sık sık karşılaşılan bu durum, bireye, kendi gibi olmada, kendi doğru bulduğunu yapmada ciddi bir engel oluşturmakta, bireysel özgürlük alanını kısıtlamakta; her an kendi iktidarını bireye dayatmaktadır. Bir bakıma, mücadele etmenin en zor olduğu bir faşizmdir söz konusu olan.

Metinde çağrışımlarla, bilinç akışı cümleleriyle, yer yer sayıklamalar ve sabuklamalarla karşılaşıyoruz. Psikotik nitelikte bilinç kaymaları dilin içinden dış’a açılıyor.

Jako’nun kültürel farklılıklar üzerine kurgulanmış bir yapıt olduğundan bahsetmiştik. Jako’daki haritalarda farklı coğrafyalar, farklı ülkeler ve kentler seriliyor gözümüzün önüne. Bu farklılıkları uygarca bütünleştirmek ve insanca bir ahenge ulaştırabilmek mümkünken, ne yazık ki bütün uyum çabalarının boşa gittiği görülüyor. Avrupa’da bir diyarda, birbirinden çok farklı bir kadın ve bir erkeğin tutku dolu aşkları, kültürel farklılıkların korkunç bir uçuruma dönüşmesi yüzünden heba olup gidiyor. Farklılık ve yabancılık olgusu o büyük aşkta bile eriyip kaybolmuyor ne yazık ki. Kültürel yabancılık, kendini öteki hissetme gibi olgular, yazar tarafından metnin dokusuna ustalıkla örgüleniyor. Gettoda yaşayan kadın kahraman, aidiyetsizlik duygusunu ve içinde yaşadığı yabancı toplumu yadırgama hallerini derinden yaşıyor: “Ben bu kültüre çok yabancıydım. Bu kültürde doğsaydım, bütün utancımla yerin dibine girmezdim. Perdeleri kapatmadan sevişmeyi. Anlardım. Yüzüm kızarmazdı hem. Kurumuş yaprakların ıslaklığı üzerinde, fısıltıyla, nefes nefese, boylu boyunca, ya da dizlerim dizlerinde kırık, birbirimize kenetlendiğinde, bir kat yerin dibine girmezdim, hem de.” (s. 14) İki ayrı yüz, iki ayrı insan ve iki ayrı kültürden kaynaklanan yabancılık, farklılık, ötekilik, iletişimsizlik halleri; aşk ve ayrılık üzerinden dillendiriliyor. Kendi ülkesinde, feodal toplumun gelenek, töre, namus baskısıyla büyümüş olan kadın, büyük bir çelişki ve uyumsuzluk yaşıyor kendi iç dünyasında.

Metinde çağrışımlarla, bilinç akışı cümleleriyle, yer yer sayıklamalar ve sabuklamalarla karşılaşıyoruz. Psikotik nitelikte bilinç kaymaları dilin içinden dış’a açılıyor: “Bir aynadan geçtiydim bir aynaya [çaldım oynadım.] oynadım çaldım. Kobalt, bir yılan gözümün önünde [çaldım oynadım.] oynadım çaldım! la la la,loy loy lom. la la la, loy loy lom. la la lom. Lom. Göğün yüzüydü, söğütten ayna [yandım söndüm.] döndüm durdum. Kobalt, bir yılan, gözümün önünde. [yandım söndüm.] döndüm durdum. cinnetimjako.” (s. 70) “Komşhuu, nefis. Sufle. burnumupudrayadaldırıyorum. Kremaya. Sufle göbeğinden yarılıyor. Krema akmakta. Alta, suflenin dibine, dibinde yayılmakta. Sufle pof pof. Pofurduyor kalbimin içinde bir şey. Vanilya, kokusu, burnumun ucunda. Toprak kapta. Arkaik sufle. Mezopotamya kiliyle. Henüz bataklık kurumadan önce, çamuru kile dönüşmeden, kaba, toprak kaba. Ateş bulunmazdan önce, çok önceydi. Yarım aydan önce. Ay Tanrısı Sin’den de önce.” (s. 95) Jako’da her şey akış ve değişim halinde; tıpkı hayatın kendisi gibi.

Kadın kahramanın âşık olduğu erkeğin; yani Jako’nun sert, katı, sarp ve anlaşılmaz bir ruhu vardır. Kitaptaki her bir anlatı parçasında Jako’nun ayrı bir yüzü ortaya çıkarılır; başka bir yönü aydınlatılır. Jako, taşa şekil veren bir yontucudur. Bir sanatçı olmasına rağmen sürekli taşla uğraşmak, onu adeta taşla özdeşleştirmiş; malzemesiyle kendisini bütünleştirmiştir. Bu taşsal sertlik, ikili ilişkide sıradan faşizme; şiddete, anlayışsızlığa, kabalığa ve duyarsızlığa yöneltecektir onu. Acımasız, asık yüzlü Jako, bir karşı- kahraman olarak var olur Jako metninde.

Derin bir hüzün ve yoğun bir keder içindeki kadın için için kanar aşkın öte yüzünde. Yazar, kadının yaşadığı keder ve acıyı, okurun bilinçaltına ve sezgilerine seslenerek o kesintili, çarpıcı, sıra dışı dil aracılığıyla ifade etmektedir. Anlatılan şiddettir, iletişimsizliktir; iletişimsizliğin odağında bir aşktır. Aşkla şiddetin asla bağdaşmadığı gerçeğidir. Yalnızlık ve bunalım halleri, özellikle kadın kahramanın yaşantıları, duyguları üzerinden dile getirilir. Kadın, bazen de Jako’ya seslenir; ona açar iç dünyasını. Ancak her sesleniş, her çaba, her şey boşa gider.

Jako’da kadının bir süreliğine keçiye dönüşümü de şaşırtıcı ve etkileyicidir. Bilindiği üzere, böyle sıra dışı metinlerin yüzü Kafka’ya bakar daima. Öznelerin dönüşümleri birbirini izler. “Hep böyle geçti hayatım. Seke seke. Tırmanarak. Kıvrıla kıvrıla. Bazı büzülerek. Sürtünerek. Meleye meleye. İlerledim. Yünlerimi iyice kırptıkları zamansa çabuk tahrip oluyordu bedenim. Kardeşlerimin de.” (s. 24)

Bazı sayfalarda anlamın yok olup tamamen soyut sese dönüşmesi, Jako’ya farklılık ve zenginlik kazandırıyor.

Başka kitaplara, başka sanat yapıtlarına göndermelerle de zenginleşir Jako. “Üvercinka” esintisi vardır mesela: “Kapıyı birkaç defa çaldım. Tabii tokmağıyla tıkırdatmıştım, pirinç, yalnızca pirinç. Etraf, etraf uykudaydı, ıssızdı. Ççç. Açtın sonra.” (s. 81)

Jako’da erotizm ince çizgilerle ifade edilir. Hayatın sunduğu bu doğallık, sanki görünmez bir tül ardından anlatılır. Jako’daki Hiç Hikâye adlı bölümde “sebepsiz terk etmenin” de kadına uygulanan bir şiddet biçimi olduğu belirtilir. Hiç Hikâye’nin yazarı kadın, Hiç Hikâyeci olarak var olur. Hiçlik, varoluşsal bir mesele olarak metne ince ince işlenmiş haldedir. (s.31)

Bazı sayfalarda anlamın yok olup tamamen soyut sese dönüşmesi, Jako’ya farklılık ve zenginlik kazandırıyor. Louis Aragon’un ve Samuel Beckett’in dildeki deneysel yaklaşımlarına; anlamı, tek sözcüğe ya da birkaç sese indirgeyip okurun en dipteki sezgilerine seslenmelerine oldukça yakın bir tutumla; “silgi” sözcüğünün sayfada (s.71) belli bir düzende; tekrarlarla, tekdüzelikle sürüp gitmesi de sıra dışı bir yaratım oluşturmaktadır. Tek sözcüklü bu akış sürerken birdenbire başka bir sözcükle (“Jako” sözcüğü ile) kesintiye uğraması, şaşırtıcı bir biçimde tekdüzeliği kırmaktadır. Ayrıntılar, imgeler, nesneler, sesler ve çağrışımlar yoluyla metin içi anlamlar her an oluşmaya devam etmektedir.

Jako’da Sevim Burak ve Leylâ Erbil’in deneysel metinlerindeki gibi büyük harf kullanımları ve onlara yüklenen özel anlamlar dikkat çeker. Harf (ses) düşmesi “Jao!” (k’nin düşmesi) de vardır ayrıca. (s. 91) Metinde başka hiçbir sözcükte ses düşmesi olmadığı halde “Jako” sözcüğünde böyle bir ses olayının olması manidardır. Bütün bu farklı kullanımlar, metnin anlamlarını sürekli çoğaltır. Jako’nun son cümlesinin virgülle nihayete ermesi, aslında hiçbir şeyin bitmediği, yok olmadığı ve her şeyin her an devam edebileceği gerçeğini gösterir bizlere.

Jako, etkileyici, çarpıcı bir karşı anlatı; bir itiraz metni. Kural yıkan, mevcut yazınsal kuralları ve sınırları reddeden bir yapıt. Roman olarak kendini de reddeden ve yıkan, ya da türün olanaklarını genişleten bir metin de diyebiliriz Jako’ya. Yepyeni, özgün, öncü ve başkaldıran bir edebiyat içinde özgürce soluk almak isteyen okurlar, aradıklarını Jako’da fazlasıyla bulacaklar.

*Saba Kırer, Jako, Everest Yayınları, 2008


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR