Roman boyunca çok dağıldığımı hissediyorum. Ancak bunun için yazarı suçlamam doğru olmaz.
Nasıl bir başlangıç yapacağımı kestiremiyorum ve böyle zamanlarda dağınık girişleri seviyorum. Çünkü kitapta çok fazla şeyin altını çizdim ve şimdi onlardan bahsederken konudan konuya atlayıp dağılmaktan biraz korkuyorum. Aslında yazar da anlatımı boyunca sanırım tam olarak bunu yapıyor. Kafası dağınık olan sadece ben değilim, en azından bunu biliyorum…
Kapağına bayıldığım Kar Havası, “Bir anne kızın Japonya sokaklarında kimliğe, dile ve aile ilişkilerine dair derin yolculuğu”nu anlatıyor. Bir anne ve kızı yurt dışından Tokyo’da buluşmak üzere yola çıkıyorlar. Hemen şunu söylemeliyim: Daha ilk satırdan otobiyografik bir anlatı okuduğuma emin hissediyorum. Jessica Au’nun yalın ve derin anlatımı okuru içine çekmeyi, kendi dünyasını düşündürmeyi ve kendine has hayaller kurdurmayı çok iyi beceriyor. Şunu da hemen belirteyim; eleştirmelerin mutlaka takip edilmesi gereken yazarlar arasında gösterdiği Au, bu romanla 2020 Fitzcarroldo Editions Roman Ödülü’ne layık görülmüş ve 2023 Victorian Premier’s Prize for Fiction’da kısa listeye alınmış. Ayrıca dünyadan yazarlara İngilizce olarak yazılmış edebi kurgu eserleri için iki yılda bir verilecek olan yeni ödül Küresel Roman Ödülü’nün de ilk kazananı ve Kar Havası, on iki dile çevrildi.
Bu bilgileri paylaştıktan sonra tekrar romanımıza yönelirsek, roman en güzelini yapıyor; okura sorular sorduruyor. Bu sorular çoğu zaman okurun burnunun direğini sızım sızım sızlatıyor: İnsan sevdiğinin, romandan hissiyatla sözgelimi annesinin iç dünyasını gerçekten bilmek isteyecek kadar cesur olabilir mi? Annemiz yanımızdayken tüm benliğiyle orada mı? Aklı gidemediği yerlerde, özlediği limonlu dondurmalarda kalmış mıdır? İlişki denen şey dengesini nasıl bulur? İlişki kurduğumuz herkesle ortak bir dil oluşturmuş muyuzdur? Sorular uzar gider… Romanımızın kahramanları anne ve kız, hayali mi gerçek mi algımızı yitirdiğimiz bu yolculukta, “sonbahar akşamları boyunca kanallarda yürürler, tayfun yağmurlarından kaçarlar, küçük kafe ve restoranlarda yemeklerini paylaşırlar ve şehrin radikal modern sanatını görmek için müzeleri ve galerileri ziyaret ederler. Bu sırada hava durumu, burçlar, giysiler ve nesneler, aile, mesafe ve hafıza hakkında konuşurlar.” (Arka kapaktan)
Bu kısacık roman boyunca uzun uzun düşündüm. Bir yerden sonra yaşamım ile yazarın kalemi birbirine karıştı. Hayalimde annemle bir yolculuğa çıktık. Şimdi size anlatacaklarım da biraz bizim, biraz onların yolculuğu… Onun için belki de en baştan söylemeliyim ki, bir incelemeden biraz fazlasının yolculuğuna çıkıyoruz şimdi sizinle.
“Bu sahnenin, özellikle etrafımdaki restoranın kokularının bana ne kadar tanıdık geldiğini düşündüm. Bu biraz garipti çünkü düşündüğüm benim çocukluğum değildi, annemin çocukluğunu ve haliyle başka bir ülkeyi düşünüyordum. Yine de bu tropikal histe, buharın, çayın ve yağmurun kokusunda bir şeyler vardı. Bana onun fotoğraflarını, gençken birlikte izlediğimiz tele- vizyon dizilerini hatırlattı. Ya da eskiden benim için aldığı şekerler gibiydi, kuşkusuz onlar da annesinin ona bir zamanlar aldığı şekerlerdendi. Bir anda hem bu kadar tanıdık hem de bu kadar yabancı olmak tuhaftı. Bana ait olmayan bir yerde nasıl kendimi bu kadar evimde hissedebildiğimi merak ettim.” (s. 21)
Annemle böylesine ortak bir hafızamız yok. Çünkü böyle bir geziye gerçekte hiç çıkmadık. Seni doğuran kişiyle ortak bir hafızayı paylaşmak ne demek, tam olarak bilemiyorum. Aslına bakarsanız bu olmayınca bir başkasıyla da olması pek mümkün olmuyormuş gibi. Bu, özlemini çektiğim bir şey. Ve burnumda sadece bazı şeylerin kokusu var; ben bir tek onlara inanıyorum. Şimdi böyle söyleyince de günlüğümün bir sayfasını okuyorsunuz gibi çıplak hissettim. Ama okumak ve paylaşmak böyle bir şey sanırım.
“Kız kardeşimin de çocukken aşırı öfkeye eğilimi vardı. Bundan bahsedince evet deyip hatırladı ancak kızı da aynı şeyleri yapana kadar aslında bunu pek düşünmemişti. Bir keresinde evimizin tuğla duvarına cam bir değnekle vurduğunu hatırladım. Asa simli suyla doluydu, böylece içindekiler onu nasıl eğdiğinize bağlı olarak sihirli bir şekilde bir uçtan diğer uca yuvarlanıyordu. O asa ikimiz için de değerliydi ve şimdi ikimiz de neden onu kırdığını hatırlayamıyoruz, sadece kırıldıktan sonraki yıkımımızı hatırlıyoruz. Kız kardeşime o zamanki öfkesinin kaynağını hatırlayıp hatırlamadığını sorunca hayır, pek değil, dedi. Yıllar geçtikçe öfkesinin azaldığını ve şimdi garip bir şekilde sakin ve sağduyulu biri olarak anıldığını söyledi … Annem için kızının büyümesine tanık olmak, bir zamanlar gördüğü bir rüyanın ayrıntılarını hatırlamak gibiydi. Belki de hayatının bir noktasında etrafınızdaki herkesin sürekli olarak inkâr ettiği, sizi daha da öfkelendirecek kadar derin bir gerçek, hatta korku, çığlık atmaya ve ağlamaya değer şeyler olmuştu. Ablam artık o duygudan kopmuştu. Sadece hatırasını ya da onu bile değil, daha da uzak bir şeyi hatırlıyordu.” (s. 23)
Nihan Kaya’nın İyi Aile Yoktur, İyi Toplum Yoktur ve Bütün Çocuklar İyidir adlı kitaplarını okuduktan sonra içimizde sıkışıp kalmış öfkelere şaşkınlığımı hatırlıyorum. İlk ânımda bir istasyonda sarı çizginin bir adım gerisinde durmuş, bir sonraki metronun gelişini bekliyordum. Ve sonra tüm renkler birleşip beyazı buldu. Öylesine büyüleyici bir gerçekti ki... Üstelik bir de bir gün çocuk doğurursam tüm öfkelerim sil baştan yaşanacaktı, öyle mi? Buna nasıl da gücümün olmadığını düşündüm ve gelen metroya binip sayfayı sakince kapattım. Yaşam denen şeyin dengesini öfke düzeyimizin belirlediğini düşünüyorum o günden beri. Au ve ablası da bu çizgide. A bu arada aklıma gelen bir diğer kitap da Han Kang’ın Beyaz Kitap’ı oldu şimdi. Ama bunun öfkeyle ilgisi yok. Ya da vardır, bilemiyorum. Beyaz daima kendine bir duygu bulur sonuçta.
“Annemin, kendi isteğiyle mi yoksa benim iyiliğim için mi burada olduğunu tam olarak anlayamamıştım.” (Sayfa 24)
Bunu tüm yaşama yayılarak merak ediyorum. Kadın olmak ile anne olmak arasında ilk günden beri silikleşen o çizgiyi hangi silgi siliyor da yok ediyor? Anne denen kadın, koşulsuz şartsız çocuğunun yanında olurken gerçekten orada mı olmak istiyor, yoksa ne bileyim bir dans pistinde dans etmeyi mi tercih ederdi? Hayat çok zor kavramlar üzerine kurulmuyor mu sizce de? Annem hep bir gün anne olunca onu anlayacağımı söylediği arabesk tonuna geçiyor. İtiraf edeyim; onu anlamayı ne kadar istiyorsam o kadar da korkuyorum…
“Annem çocuk sahibi olmamız gerektiğini, çocukların iyi bir şey olduğu yönündeki fikrini belirtti. O zamanlar aynı fikirdeydim. Ama asıl söylemek istediğim, yemek yaparken, mağazalarda dolaşırken ya da kahve yaparken bunu sık sık konuştuğumuzdu. Her yönden tekrar tekrar ele aldık. İkimiz de hayata dair ufak ayrıntılar ekledik ya da fizikçiler gibi sonsuz varsayımda yüzlerce farklı olasılığın üzerinden geçtik. Hem yorulup hem de uykusuz kalsak ne olurdu? Parayı nasıl kazanırdık? Bir başkasını böyle çok önemserken aynı zamanda nasıl başarılı kalırdık? Hepsi samimi ve dürüst olan arkadaşlarımıza sorduk. Bazıları, bir yol bulmanın özellikle çocukları büyüdükçe mümkün olduğunu söylerken bazısı ilişkimizin en zayıf noktalarının açığa çıkacağını söyledi. Diğerleri de eğer kendinizi ona teslim ederseniz bunun sevinçten havalara uçuran bir tecrübe olduğu yorumunda bulundu. …. Acaba annem bu soruları hiç sordu mu, hiç böyle bir lüksü oldu mu diye merak ettim.” (s. 25)
Bu kitap için yazdığım her cümleyi kendimi sağaltmak olarak görüyorum. Okuduğunuzda siz de öyle hissedeceksiniz. Bunun başka yolu olmuyor çünkü.
“İçtiğimiz çayın çiçeksi bir tadı vardı ama tam olarak tatlı da değildi. Fincana baktığımda içindeki pembe çiçeği gördüm. Çayın tuzla muhafaza edilmiş sakura yapraklarından yapıldığını söyledi kadın. Çıplak toprak zemini ve odun sobası olan eve bakınan annem burasının ona çocukluğundaki evini hatırlattığını fısıldadı. Ev iki yüzyıldan daha eskiyken bu nasıl olabilirdi?” (s. 46)
Annem, çocukluğundaki bir şeyi andığında gözlerinin parladığını, tek pınarına bir damlanın hemen gelip yerleştiğini görüyorum. Son zamanlarda burnundaki sızıyı da duyuyorum bazen. Çocukluk ne çarpıcı bir dönem, değil mi? Anıları genelde yorucu, birçoğunda “Yokluk vardı,” sözleri bile geçiyor. Ama o, o günlere özlem duyuyor. İnsan yaş aldıkça ve çocuk yaşlarından uzaklaştıkça o gözyaşı daha da belirginleşiyor sanırım. Burnunun direğini çıtırdayan kestanenin kokusu sızlatmaya başlarken annem, “Kalkıp çayıma süt koyayım da annemi anayım,” diyor. “O, çayı öyle severdi.”
“Annemin, benim şu anki yaşıma geldiğinde başka bir ülkede kendisine yeni bir hayat kurduğu geldi aklıma. … Oradaki ilk aylarını hayal etmeye çalıştım ve başaramadım. Yuva hasreti çekmiş miydi? Kendi evinden bu kadar başka olan sokaklar, tuğla ve suntadan yapılmış evler onu ürkütmüş müydü? …” (s. 47)
Bu satırları okurken annem karşımda öylece duruyor. Gözlerimi ona diktiğimden habersiz, o da elindeki kitaba dalmış. O an şu soru geçiyor aklımdan: Annem hangi yollardan geçip bugün karşımdaki koltuğa oturdu?
“… ona benimle Tokyo’daki hamamlardan birine gelmeyi isteyip istemediğini sordum. … Hamamda bebeklerin ve küçük çocukların banyo yaparken annelerine nasıl sarıldıklarını, gözlerini korumak için ellerini kaldırarak başlarına su döktüklerini, henüz birbirlerinden kopmuş değil de daha çok aynı bedenin, aynı ruhun parçası gibi hissettiklerini düşündüm. Ablamla benim de aynı şeyleri hissettiğimiz bir zaman vardı.” (Sayfa 48)
Hatay’dayken kaldığımız lojmanlardan birindeyiz. Annemin bizi mavi leğene oturtup elmalı şampuanla yıkadığı yaşlarımızdayız. Şimdi banyo deyince bile burnuma yeşil elma kokusu doluyor. Aradan yıllar geçiyor. Adana’da bir hastane bahçesinde babam için bekliyoruz. Anneme elmalı şampuanın konusunu açıyorum. Hatırlamıyor. Anım birden tek kişilik bir hafızaya dönüşüyor…
“Ona, getirdiğim kitaplardan birini mi yoksa o sabah otelden aldığım gazeteyi mi okumak ister diye sordum, ama başını salladı ve manzaraya bakmaktan mutlu olduğunu söyledi. Elleri kucağında dimdik oturdu ve pencereden kırların aktığı noktaya baktı. Tren o kadar hızlı gidiyordu ki manzara sadece bulanık renklerin ve çizgilerin bir izlenimiydi, öyle ki hoşa giden herhangi bir ayrıntıya uzun uzun odaklanmak imkânsızdı.” (Sayfa 50)
Tren seyahatlerini çok seviyorum. Ve bu kitabı okumak, insanın hafızasında uzun bir tren yolculuğu anısı bırakıyor.
“Romantizmle ilk gerçek teması için küçük, ilgisini çekmesi içinse yaşlı kalıyordu. Örneğin, erkek kardeşinin bisikletine tünemişken veya oyun alanında oyuncaklara tırmanırken iki insanın birden- bire birbirine bu kadar konsantre olmasının nasıl bir şey olduğunu anlayabilmiş midir? Tatlılarının parasını ödeseler ya da ona sinema için fazladan bir bilet alsalar bile dikkatleri nadiren ondaydı. Şakaları diğerini nasıl güldürüyordu? Ne kadar mutluydular? Merak ettim, hiç tüm bunları izleyip kendi geleceğinde ileride neler olabileceğini düşündü veya hayal etti mi acaba?” (s. 53)
Bir gün bir rüyaya gözlerini açıyorsun ve annenin dünyasındasın. Genç kızlığına refakat edip kalp sızılarını, suratına çarpan gerçekleri görüyorsun. Sonra uyanıyorsun ve yine her şey silinip gitmiş… Roman boyunca çok dağıldığımı hissediyorum. Ancak bunun için yazarı suçlamam doğru olmaz. Çünkü bence çıktığım yolcukta ben dağılıyorum.
“Hayatta yapabileceğimiz en iyi şey acı çekmek, ya bir hiçlik durumuna ulaşana ya da başka bir yerde acı çekene kadar dalların arasından süzülen duman gibi hayattan geçmekti.” (Sayfa 69)
İnsan neden acı çekmeden öğrenemiyor sahi? Hep merak etmişimdir.
“Küçük, düz tahta kaşıklarla yumuşak kâğıt bardaktaki dondurmalar bana annemin küçükken kız kardeşime ve bana aldıklarını hatırlattı. O alışverişi yaparken biz de oyun alanında oturup yemek yerdik. Her hafta dondurmaları ne kadar bekleyip o gün geldiğinde ne kadar heyecanlandığımızı hatırladım. Sanki tek odak noktamız buydu, annemin yapacağı tüm işleri neredeyse hiç düşünmezdim bile. Laurie ile bir zamanlar tutumluluğumla nasıl dalga geçtiğimizi, aç olmasam bile her öğünün kalanını nasıl bitirdiğimi ve bir şeylerin israf olmasına nasıl da dayanamadığımı hatırladım.” (s. 103)
Bu alıntı beni tetikliyor. Babam, Hatay’da bir köyde görevliydi. Köyün çocuklarıyla birlikte limonlu dondurma için bekleyişlerimiz öyle sabırsızdı ki… Dondurmanın tadı şimdi hâlâ damağımda. İlaç yapımında kullanılan, köy halkının “tomurcuk” dediği bitki tohumları vardı. Onları toplar, çerçiye haftada bir satardık. Tomurcukları iştahla toplardık, çünkü onlar limonlu dondurma demekti. Babam ve annemin bizi okulun önünden izleyişini, bazen annemin de diğer anneler gibi tomurcuk toplamak için bize katılışını hatırlıyorum. Şimdi hayali yolculuğumuzda yediğimiz limonlu dondurma bugün o günlerdekinin yerini tutmasa da bambaşka bir hayat başlığında öyle değerli ki…
“Yolculuk bitmek üzereydi ve istediğim şeyi yapmamıştım. Japonca öğrenmeyi, bu dili hâlâ bir çocuk gibi konuşabildiğimi, bir şeyleri sadece istemekte ne kadar yetenekli olduğumu düşündüm. Yine de ısrar ettim çünkü bir gün daha fazlasını söyleyebilmeyi hayal ediyordum.” (s. 104)
Bakın, ben de istemek konusunda yetenekliyimdir. Ama tembel olduğum için değil, hevesim çabuk kırıldığı için yolun sonuna kadar gidemem çoğu zaman. Ama şimdi Au ile birlikte “daha fazlasını söylemeyi” hayal edebiliyorum.
“Annemin yeni bir ülkedeki ilk günleri hakkında hikâyeleri ya da dayımla ilgili bize söyleyip söylemediği her şeyi, sakladığı ya da kasten değiştirdiği söylenemezdi. Örneğin, erkek kardeşinin kalp hastalığını ya da ilk uluslararası seyahatini ve ailesinin doğduğu, Hong Kong’dan çok uzakta olan köyün adını biliyordum; fakat bunun haricinde hiçbir şey yoktu. Kendi anne babası kendi çocukluklarından çok az bahsetmişti, bu yüzden uzak mesafelerde sık sık olduğu gibi köyün adından başka her şey bitmişti. … Belki de diye düşündüm, ablam ve ben anneme aynı derecede yabancı görünen bir şekilde büyümüştük. Belki de zamanla, özellikle de hatırlayacağı kimse olmamasıyla geçmişi anımsamayı gitgide daha zor bulmuştu. Belki böylesi daha kolaydı.” (s. 105)
Kolayı yaşamayı seçiyoruz çoğu zaman. İnsan aynı evde bambaşka hayatlar yaşayabiliyor ve bu sıradan bir hadise olarak anılabiliyor. Oysa değil. Fark ettim ki annemin köyünün adını biliyorum ama şehrinin hangi ilçesine bağlı olduğunu bilmiyorum. Hemen aradım ve öğrendim. Bugün ona yaklaşmak için bir adım attım. Sıra yolculuğumuz boyunca öğreneceğim ve kendimden anlatacağım diğer adımlara geldi…
“Bir keresinde bana büyük büyükbabamın bir şair olduğunu söylediğini hatırladım, o nesille bizim neslimiz arasında kaybolan tüm şeyleri düşündüm.” (s. 108)
İnsan köküne neden bağlı? Neden hep bir şeyler bilmek istiyor? Üniversitede çok yıllık odunsu bitkileri öğrenirken en çok köklenen yüzyıllık çınarlara, dev sekoyalara hayran olmuştum. Demek ki kök salmak her daim mayamızda var. Yol uzun, tren ağır ağır ilerliyor. Belli ki öğrenecek çok şeyimiz var…
Jessica Au, Kar Havası, Çeviren: Kübra Bodur, Timaş, 112 S.






