Hep baharda mı âşık olurdu insan? Uçuşan kelebekler, yeni yeni çiçek açmış ağaçlar, aşk türküleri söyleyen dereler, yemyeşil ovalar… Galiba bunlar bir pazılın parçaları gibi bir araya gelince aşk çıkıyordu ortaya. Sihirli bir toz bulutunun aşk yağmurları yağdırması için bir araya gelen parçalar. İşte böyle bir günde büyülenmişti Hakan. Adına aşk denilen o toz bulutunun içine bütün hücreleriyle girmişti.
Akşam yemeği yemek üzere ailenin bütün fertleri toplanmıştı. Hakan hangi yemek olduğunu bilmiyordu. Hem sabah mıydı? Akşam mıydı? Saat kaçtı? Hiçbir şey umrunda değildi. Sofrada her zamanki yerinde oturmuş, kaşığını bir daldırıp bir çıkarıyor aynı hareketi defalarca tekrarlıyordu.
“Oğlum sende bir haller var. Neler oluyor,“ dedi annesi.
Babası da farkındaydı da her şeye karışmayan, ciddi baba pozlarında olduğu için durumu dışarıdan izlemekle yetiniyordu. Evdeki olaylara müdahale etmez, daima son sözü söylerdi. Hiç oralı olmadı o yüzden. Hakan’ın atanmasıyla eve çöken bayram havası, bu halleri yüzünden yavaş yavaş etkisini kaybediyordu ki Hakan, Pınar ile konuşmaya karar verdi. Anlatacaktı ona hislerini. Ya da anlatamazdı da gözlerimi bir görse anlar herhalde diye düşündü. “Yok yok, yine de konuşmalıyım. İşi riske atamam. Sadece gözlerle anlatılır mıymış,“ dedi kısık sesle.
Herkes tarafından sevilen, dürüst bir insandı Hakan. Bütün bu özelliklere ek olarak bir de atanınca kaçırılmaması gereken bir kısmetti aslında. Pınar da öyle düşünüyordu zaten. Pınar’ın babası, caminin kadrolu cemaatlerindendi. Ezan okundu mu koşar adım camiye gider, en ön safta yerini alırdı. İşler biraz ciddileşince Hakan’la tanışmak istedi. Evine davet etti. Pınar bir gün öncesinde Hakan’la konuşup uyması gereken kuralları bir bir anlattı. En son da sıkı sıkıya tembihledi: “Namaz vakti babam namaz kılarsa aman ha kılmam deme. Hem ne olacak ki bir seferlik böyle bir şey yapsan,” dedi. Bunu söylerken gözlerini öyle açmıştı ki göz bebekleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.
Büyük bir özenle giyindi Hakan. Yeni boyanmış simsiyah ayakkabılar, ütülü lacivert takım elbise, bembeyaz gömlek, taranmış saçlar… görücüye çıkıyor gibiydi bu haliyle. Kapıya kadar gelmişti. Uzun uzun bastı zile. Bir müddet açılmadı kapı. Sevindi bu duruma. Aslında kendini kandırıyordu. Adı gibi biliyordu birazdan kapının açılacağını. Sonunda içeri girdi. Uzunca bir koridorun sağdan ilk kapısı açıktı. Oraya geçtiler. Oturma odası. Hakan için sorgu odasıydı belki. Kapının sağında ve solunda kahverengi iki kanepe karşılıklı duruyor, hemen karşısındaki bölümde de iki tekli koltuk takımı tamamlıyordu. Alelade serilmiş, hiçbir uyumu olmayan halı da ben buradayım der gibiydi. Hakan kanepenin en ucuna oturmuş, ayaklarını birleştirmiş, ellerini de dizlerinin üstünde tutuyordu. Tanışmaya gelen damat oturuşu diye bir tablo çizilse, herkes bu oturuşu çizerdi galiba. Sorulan her soruda vücudunun biraz daha küçüldüğünü hissediyordu. Osman amcanın hararetli konuşmasını içeri giren ezan sesi bozdu. Hakan eyvah! der gibi bir hale büründü. “Hadi salonda kılalım,” dedi Osman amca. Peki Hakan ne demeliydi? Ne yapılırdı böyle durumlarda? Sessiz kalmayı tercih etti. Küçük adımlarla salona doğru yürüdü. Dışarıdan gören biri Hakan yürümüyor , emekliyor diyebilirdi. Krem rengi bir kapı ardına kadar açıldı. Belli ki özel günler haricinde pek açılmazdı bu kapı. Kapının hemen önünde şık bir yemek masası, etrafında özenle dizilmiş sandalyeler, kapıyla uyumlu krem perdeler ve padişah tahtını andıran tekli koltuklar. Hakan’ın dikkatini en çok da bir duvarı neredeyse boylu boyuna kaplayan salon aynası çekti. Namaz bitip de seccadeler kaldırılırken huzursuzdu Hakan. Namaza karşı bir tavrı yoktu. Hem kılardı da ara ara. Ama çok huzursuzdu bu defa. Başkası görsün diye bir şeyler yapmak da ne oluyordu? Yüzünün kızardığını hissetti. Büyük aynada kendini görünce utandı önce. Daha sonra kendiyle yüzleşecek cesareti bulmuş olacak ki; iyice yaklaştı aynaya. “Utanıyorum senden. Bu muydu yıllardır savunduğun dürüstlük,” dedi biraz da sesini yükselterek.
Yavaş adımlarla girdiği salondan koşar adım çıktı. Dış kapıya yöneldi. Pınar olan biteni anlamış, göz yaşlarıyla Hakan’a bakıyordu. Osman amca kapı eşiğinde yetişebildi Hakan’a. Neler olduğunu anlat der gibiydi Hakan’a, mıhlanmış gözleri. Hakan anlattı Pınar’ın söylediklerini. Osman amcanın yüzü yağmur öncesi toplanmış kara bulutlar gibiydi. Kızına sert bir bakış attı. “Hiç başkası görsün diye olur mu bu işler? Çocuğu soktuğun duruma bakar mısın,” dedi. Pınar yutkundu. “Ne bileyim baba? Ben de sanmıştım ki…"






