Dolunay
4 Kasım 2018 Öykü

Dolunay


Twitter'da Paylaş
0

Ay, alaca gökyüzünde donup kalmış bir madeni parayı andırıyor. İki tarafı ağaçlarla çevrili yola ışık çizgileri düşürüyor. Ne karanlık, ne aydınlık. Mat bir parlaklık hâkim her yere, gün geceye karışıyor. Köpekler havlıyor uzaktan, sesleri yavaş yavaş silikleşiyor sonra. Bir şey var havada, anlam veremiyorum.

Ürperdim bir an, çevreme bakındım. Boş boş dolanmak bana göre değil, farklı bir şeyler yapmalıyım. Evi buralardaydı, şu ev olmalı. Aradım, ilk çalışında açtı telefonu.

“Aramamı mı bekliyordun?”

“Telefon elimdeydi, denk geldi.”

“Senin evin önündeyim, gel, gezinelim biraz.”

“Olur, arabayı alayım hemen.”

“Çabuk ol. Oyalanma.”

“Nereye gideriz?”

“Bilmem, şuradan bir ayrılalım da.”

“Acele edelim öyleyse.”

Son kelimeleri öyle bir tonda söyledi ki gıcık oldum. Her hareketi battı bundan sonra, duruşu, yürüyüşü, bakışı. Konuşmasını saymıyorum bile. Zor tuttum kendimi. Tek kelime etmedim. İlk konuşan o olmalı. Daha saldırgan algılanır ya söze başlayan. Öyle midir, bilmiyorum gerçi. Bekledim, yutkunup devam etti.

“Sende bir tuhaflık var bugün. Farklı davranıyorsun.”

“Ne farkı? Her şey aynı, rutin.”

“Seni tuhaf yapan da bu sanırım.”

“Bilmem. Sen arabayı çalıştır. Geliyorum şimdi.”

“Tamam. Bekliyorum.”

Arabadan ayrılıp ağaçların arasına girdim. Ay ışığı çember çizen dalların arasındaki boşluğu aydınlatıyor. Gövdenin arkasına gizlendim. İzlemeye başladım. Karanlığa doğru anlamsızca bakıyor. Görüyor olmalı beni. Kırka kadar sayıp gizlendiğim yerden çıkmalıyım. Bu kadar gizem yeter.

“Seni de beklettik.”

“Yok, hayır. En fazla üç dört dakika olmuştur. Ne yaptın?”

“Önemli değil.”

“Anladım.”

Hiçbir şeyi anladığı falan yok. En sevmediğim şeyi yapıyor, geçiştiriyor beni. Bunu bana nasıl yapar, dibine kadar gitmeli. Ben olacaktım ki onun yerinde. Neyse, sabırlı olmalıyım.

Arabayı çalıştırıp sordu.

“Ne yapalım?”

“Beni beklerken düşünürsün sanmıştım.”

“Birlikte karar veririz diye düşünmüştüm.”

Bu ne şimdi. Tam bir kadın konuşuyor karşımda. Birlikte karar veririz diye düşünmüş. İyice canımı sıkmaya başladı. Ellerim titriyor. Ne oluyor bana yahu. Acilen içmem lazım, yoksa kaldıramayacağım.

“Öyle olsun bakalım. İki bira olsaydı iyi olurdu.”

“Şuradaki büfeden alıp geleyim.”

“Al. İkişer bira ama. Fazla değil. Vakit yok.”

“Vakit yok derken?”

“Akşamı içerek heba etmemek için. Konuşmamız lazım.”

“Anladım. Çerez ister misin?”

“Sade bira al. Çerez boş iş.”

Çerezmiş. Ne o öyle tuzlu, kabuklu. Üstümü başımı kaşındırır, sinir olurum. Yanımda sakız çiğneyen birisini bile çekemezken bir de çerez yiyene hiç dayanamam şimdi.

Bizimki siyah torbayla geliyor. Biraları neden siyah torbaya koyarlar anlamam. Önceleri, yalan yok, gizliyordu ama bu devirde öyle değil.

“Geç kaldın.”

“Bozuk yoktu. Adam biraz bekletti.”

“Büfede nasıl bozuk olmaz? Bunlar nasıl adamlar ya?”

“Kalmamış herhalde.”

“Kalmaz, hiçbir zaman kalmaz.”

“Takma.”

“Takmayalım da, nereye kadar.”

Ağzımın kuruduğunu hissediyorum, içinde yaygın bir acılık. Hışımla aldım birayı. Kapağını dişlerimle açtım, diş etimi kanattım. Ağzımda paslı demir tadı. Dışarı tükürdüm. Bir yudum aldım, yüzümün ekşidiğini görüyorum aynadan. Yutkunurken köpüğü boğazıma kaçtı.

“Yavaş sür. Boğacaksın beni.”

“Pardon. Yol bozuk, baksana.”

“Sen bak.”

“Tamam.”

“Yana çek, manzaralı. Şunu kafaya dikmek istiyorum.”

Manzara falan bahane. Maksat ayın parlaklığını izlemek, ama çaktırmadan. Manzara ayık kafayla çekilmiyor. Birayı yarıladım bile. Tadı da berbatmış.

“Ne koymuşlar bunun içine, genzimi yaktı.”

“İçmeseydin bir kerede.”

“İçmesem olmaz. Çok içmem lazım. Başka türlü olmaz.”

“Anladım.”

“Neyi anladın? Habire anladım, anladım. Hiçbir şeyi anlamadın.”

“Konuşacaktık hani?”

“Konuşacağız.”

“Seni dinliyorum.”

“Ne dinlemesi, dinlemiyorsun.”

“Bekliyorum. Ne diyecektin?”

“Dur, unuttum şimdi.”

“Hatırlayınca söylersin o zaman.”

Hatırlarım, hatırlarım da senin için iyi olmaz. Derin bir nefes aldım. Ne yapmalıyım? En iyisi bolca içmek. Şunun dibini göreyim iyice. Oyuna devam etmeliyim.

“Ha, şimdi hatırladım.”

“Söylesene birader, derdin nedir?”

Birader mi? Bu ne samimiyet yahu, ne cüret. Hadi ben desem neyse. Bu kadar da olmaz. Birader lafına takıldım, söyleyeceğimi unuttum.

“Ne oluyor bana böyle? Kafam gidip geliyor.”

“Olur böyle şeyler, dert etme.”

“Dert ettiğim falan yok. Ama niçin bana oluyor? Başkasına olsun.”

“Sinirlenme.”

“Sinirlenmiyorum. Çok önemli. Konuşmamız lazım.”

“E hadi ama konuşacaksan konuş artık.”

“Yoldayken aklımdaydı. Seninle buluşunca unuttum.”

“Benim yüzümden yani?”

“Bilmem. Belki.”

Beni üstüne saldırtacak lafları niçin ediyorsun arkadaş? Hiç mi kafan çalışmıyor. Elim cebime gitti, istemsiz. Neyse ki orada. Rahatladım. Belki ben yapmış olacağım ama derime temas etmeyecek. İyice kafayı yediğimi sansın bakalım.

“Şimdi hatırlar gibi oldum ama gene unuttum.”

“Sen iyi misin birader? Psikolojin iyi değil.”

“Ne diyorsun ulan sen? Bana deli olduğumu mu söylüyorsun?”

“Yanlış anladın.”

“Demek bana deli diyorsun.”

“Öyle demedim.”

“Görürsün sen.”

Göstermeli bir güzel. Ama sessizlik içinde, uzatarak yapmalı. Tadını çıkara çıkara olmalı. Yavaş hareketlerle, hiç beklemediği bir anda gelmeli.

Dudaklarımı büzüp başımı oynattım. Elimi cebime soktum, ona doğru döndüm. Göz göze geldik. Gözbebeğimde ayın suretini gördüğüne eminim. Niçin böyle davrandığımı anladı o an, ama iş işten geçmişti. Elimi cebimdeki muştaya geçirdim, yumruğumu sıktım. Dişlerimi gıcırdatarak var gücümle burnuna vurdum. Biraz kan sıçradı arabanın camına. Öylece durdum, bekledim. Uyanmadı. Biradan bir yudum daha aldım. Dolunay her yanı bir süre daha aydınlattı


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR