Durma Mevsimi
27 Aralık 2019 Öykü

Durma Mevsimi


Twitter'da Paylaş
0

Uyandım. Elimi ve yüzümü yıkadım. Gerisingeri odama geçtim. Yatağın geceden kalan terli, gözyaşlarıma mesken olmuş çarşaflarının üzerine oturdum. Uyumaya yeltendim. Gerildim. Eğer uyursam elime ve yüzüme haksızlık edeceğimi düşünüp bir laboratuvar faresi gibi etrafımı izledim, bir çıkış yolu arıyordum sanki. Peynirini bulmaya çalışan, kokunun göstereceği yola doğru giden bir fareydim. Perdenin ayaklarının altına, kapımın arkasına, bir gece uykudayken üstüme düşeceğini düşünüp bunun hayaliyle uyduğum yatağımın üstüne, masamın duvarla öpüştüğü yere yuva kuran kitaplarımı izledim. İzlemeye devam ettikçe kitapların arasında gezinen acılara hayat üfledim, üfledikçe kendimden korktum. Alelacele üzerime bir şeyler giyerek yaşamın korkunç yerlerine açılan sokak kapısından kendimi dışarıya attım.

Tarih boyunca insan kimi zaman korktuğu, kimi zaman da anlamlandıramadığı şeylere, onlara kutsiyet vererek anlamlandırmış ve rahat bir yaşam sürmüştü. Kendimi bu anlamlandırma geleneğinin ne kadar dışında tutmaya gayret etsem de tam ortasında buluyor, bazen de bu kutsi anlamlandırmanın en büyük süvarisi oluyordum. Bütün bunları evden çıkarken annemin, “Allah’a emanet ol” demesinden kaynaklandığını da bilmiyor değildim.

Kendimi kapıdan dışarıya doğru pimi çekilmiş bir el bombası gibi attım. Caddeye sendeleye sendeleye çıktım. Karşımda öylece duran köhne, sıvası dökülmüş, pervazında kuşların cirit attığı Çetin Apartmanı’nı büyük bir hayranlıkla izledim. Bundan büyük bir zevk alıyordum. Kendimi her dışarıya atışımda bu zevk ve hayranlık kat kat artıyordu.

Bu hayranlık ve zevkin: apartmanın en üst katında oturan genç ve güzel Nihal’in birkaç gecede bir çığlık çığlığa sevişmesiyle, Nihal’in alt dairesindeki Rus gelinin her gün soyunurken perdeyi sonuna kadar açık bırakmasıyla, birinci kattaki Tahir amcanın her gece zilzurna sarhoş olup neredeyse içi ağzına kadar dolu sigara paketini boş sanıp caddeye atmasıyla hiçbir alakası yoktu. Bu hayranlık ve zevkin sebebi elbette umursamazlık, ilgisizlik ve benmerkezcilikti. Bunca insan, karşısındaki insanı sıra kendisine gelsin de eteğindeki taşları döksün diye dinliyor, içlerine sinmeyen o kokuşmuş sevişmelerinin her gece yasını tutuyor, yanı başlarında bu kadar ölüm varken sadece aynadan yansıyan suretlerine her geçen gün bir kat daha renk veriyor, bir görüntünün ve hatta küflenmiş bir etin arkasını görmeyip ışıkların saçlarından ayak parmaklarına değin kamaştığı hazzın peşine düşüyor; bu etin iskeletlerine asılı elbiselerinin olduğunu bilmiyorlardı ve bunu da gerçek hayat diye yaşıyorlardı. Hayranlığımın vücut bulmuş haliydi Çetin Apartmanı.

İşte bütün bunlar bende büyük bir hayranlık uyandırırken aynı zamanda bana garip bir zevk ve acıma duygusu veriyordu. Kapıdan çıktıktan hemen sonra Çetin Apartmanı’nda düşündüğüm bütün bu şeyler belki de hiç olmamıştı, olsa bile abartılmış bir yalnızlık imgesinin küçük bir yansımasıydı.

Cadde boyunca omzumda taşıdığım ağır çantamın acısını çekerken bir de Çetin Apartmanı’na duyduğum hazzı düşünüyordum. Apartmanlar bana hep yaşamın ucuna doğru gidilen en güzel yolculuklar gibi gelmiştir. Bu yolculuklar ki; caddelerin, büyük kentlerin, o kokuşmuş koşturmanın, aceleciliğin, cinayetlerin, intiharların, hırsızların, fahişelerin mesken tuttuğu sokakların, polislerin eylemcileri sorgusuz dövmelerinin ve bütün bunlar olurken bir tanrı gibi müdahalesiz izleyenlerin verdiği hazın yolculuğuydu, hazların en kutsal olanıydı benim için.

Bütün bunlardan korkunç bir şekilde zevk alırken neredeyse her gece aynı saatte balkona çıkıp sigara içiyordum. Bu gecelerde alt katımda oturan yaşlı kadını izliyordum. Her gece aynı saatte şişeye doldurduğu suyla balkonundan caddeye kadar uzanan, türlü cinslerde, rengarenk çiçeklerini suluyor, onları buruşmuş, köhne bir yalnızlığın aynası olan elleriyle sevip, okşuyordu. Bir rutin haline gelen bu geceler, yaşamın güzelliğinden çok, yaşamın anlamsızlığını düşündürüyor, küflü bir yaşamın, seçilmiş bir yalnızlığın resmini çizdiriyordu bana.

Yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi, neden yaşadığımı bilmeyeceğim kadar yürüdüm. Hiçbir şey bilmemek, bilmekten çok daha mutlu ederken Ardıç ağaçlarının yaprakları gibi olmak beni çıldırtıyordu. Araf’ta kalmış biri gibi debelenip duruyordum. Ölümümü yaşamaktan daha fazla mı istiyordum bilmiyordum. Bunu anlamak için parmağımı dahi kıpırdatmıyordum. Ölümden korkmuyordum. Ölümden sonraki o sonsuz belirsizlikten korkuyordum. İşte bu belirsizlik beni yaşamaya zorluyordu. Ölümden sonra böceklerin etimi kemirme düşüncesi, bunca yıl okuduklarımı, gördüklerimi, tecrübelerimin boşa gideceği fikri beni saçma bir şekilde hayata tutuyor, bu durumdan iğreniyordum.

Nereye doğru gittiğimi, ne zamandır yolda olduğumu hiç bilmiyor, ayaklarımın melodisine uyuyordum. Yürüdükçe içimde bitmek tükenmek bilmeyen bir yürüme isteği çoğalıyor ve bununla birlikte yürüdüğüm yerlere bıraktığım ayak izlerimi takip edip geri dönme isteğine karşı koymaya çalışıyordum. Sanki hep aynı ayak izlerinden devam ettiğimiz yolculuklara çıkartıyordu yaşam bizi, hiçbir zaman ne ileriye gidebiliyor ne de daha geriye savrulabiliyorduk. Sanki zaman, devam eden çarkının arasına ağırca bir taş koyup kendisini durdurmuş ve bizimle dalga geçiyordu.

Asfaltın içime doğru işleyen sıcaklığı bir süre sonra ayakkabının tabanlarını aşındırmaya başlamış, yolculuğumu çekilir hale getirmişti. Yürüdüğümü hissetmem yaşadığımın parçalarını veriyordu bir bir avcuma. Bu parçalar saç diplerimden boynuma, boynumdan omuzlarıma, omuzlarımdan biçimsiz ve çirkin vücuduma ter olarak damlıyordu. Denizden küçük yemini yakalamış, üstümden geçerken gölgesiyle beni siper alan martının rüzgârı beni korkutuyordu ve durmama sebep olacak diye korkunç bir şekilde endişeleniyordum.

Tren garlarında bekleyenler, beklerken birkaç sigarayı üst üste öldürenler, pencereden dünyaya doğru el sallayanlar korkuma korku katıyor, durmak ile ölmek arasında bir bağ olduğunu yavaş yavaş bana kabul ettiriyorlardı.

Bir süre sonra tek başıma yürümediğimin farkına vardım. Sırtıma iple bağlanmış gibi peşimden gelen bir yığın vardı. Çetin Apartmanı’nın sakinleri, evde bıraktığımı zannettiğim annem, alt katımda oturan yaşlı kadın, sokakta her bulduğu başıboş köpekle ilişkiye giren, daha sonra bu köpeklere organını yalatan adam, erkek organlı kadınlar, gözleriyle meme uçları yer değiştirmiş fahişeler, göğüslerine tomar tomar parayı bantla yapıştırıp etrafı temkinli gözlerle izleyen polisler, sözleri parmaklarından akan gençler… hepsi peşime takılmış geliyorlardı.

Zamanın hiç farkına varmadan yürümeye devam ettim. Sokağa çıktığımda yağan kar, yerini şimdi haziran sıcağına bırakmıştı. Yol üzerinde yer değirmenleriyle, intihar eden bir tanrıyla, ayağına mühürlü bir mektup bağlı kuşla, bir kuyu etrafında oğlunun kemiklerini arayan babayla, gözlerini elbisesindeki iğneyle kör etmiş bir anneyle, ateş çemberi etrafında dönen ellerinde ses çıkaran farklı nesneli kadınlarla, bir gemiye doluşan binlerce dişi ve erkek hayvanla karşılaştım. Tüm bunları akıl torbama boca edip yürümeye devam ediyor, kafamın içindeki festivalde bir türlü kendime yer bulamıyordum.

Durdum. Beni bu kadar zaman sonra durduran şeyin belediyenin etrafını renkli şeritle kapattığı kanalizasyon çukuru olduğunu fark ettim. Mantıklı düşünecek zamanım yoktu. Nedendir bilmiyorum çukurun etrafındaki şeridi tek hamlede kaldırdım. Arkama baktığım zaman kimse yoktu. Simurg yalnızlığı doldu bir anda içime. Soyundum. Yavaş yavaş. Kendimden emin bir tavrım vardı. Gömleğimin düğmelerini açtım. Sokak kapısından dışarı kendini atan, arabayla burun buruna gelen bir çocuk gibi dünyaya fırladı memelerim. Pantolonumu çıkardım. Üzerimde sadece ayakkabılarım ve bileğimde kırmızı bilekliğim kalana dek soyundum. Çıplak kalçalarımı sıcak asfalta koydum. Kalçamdan beynime kadar bir acı duydum. Sevindim. Acı bana varlığımın en büyük habercisiydi. Çığlık attım. “Yaşıyorum işte” dedim.

Elimde ekmekle eve girdiğimde annem çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. Döndüğümü görünce yüzünde anlam veremediğim bir gülümseme belirdi. Hüzün ile mutluk arasında bir gülümsemeydi bu. Bir eşikti. Masaya oturup ekmekle birlikte aldığım gazetenin herhangi bir sayfasını açtım. Sağ alt köşede küçük bir fotoğraf dikkatimi çekti. Fotoğrafta, yol kenarında üstü gazetelerle örtülmüş, çıplak ayakları gazetelerin dışına taşmış bir kişi vardı. Altında da şöylesine küçük bir haber yazısı:

Mahalle sakinlerinin ihbarı üzerine gelen sağlık ekipleri ve polis, kanalizasyondan çıplak halde bir ceset çıkardı. Şüpheli ölümü araştıran birimler incelemelerini sürdürüyorlar. Biri ya da birileri tarafından öldürdüğü şüphesi olan şahsın üzerinden kimlik çıkmadı. Ceset, otopsisi yapılmak üzere morga kaldırıldı. Kanalizasyon çevresinde ise cesede ait olduğu düşünülen kıyafetler bulundu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR