Ayla, çift kanatlı, devasa demir kapının önünde, üstünde geniş, eğri bir kemer. Sağ kanat aralık, içeri giriyor.
Ortada geniş bir yol, sağında solunda sürüyle mezar, sanki bütün Karabük ölmüş.
Gür ağaçlar, canlı çiçekler, kuşlar cıvıldaşıyor. Güneş tepede.
Yol uzun. Bir hayratın önünde duruyor. Yeraltındakilerin arasından dolaşarak gelen borular, ucunda musluk, akan suda Ayla’nın avucu, yüzüne değen su dudaklarından akıyor. Bu sudan içilmez şimdi.
Taşları okuyarak yürüyor, bebekler de var, isimler, tarihler, belki kenarda küçük bir lale, yazılar birbirine benzemeye başlıyor, sanki hep aynı kişi ölmüş.
Yolun sonunda sola dönüyor. Issızlığın içine vuran kazma sesi birkaç mezar aşağıda. Bekçi, bir insan boyu, dar çukurun içinde, dizlerine kadar. Bütün mezarlık bekçileri kambur olmalı. Bazı mermerler neredeyse bitişik, çevrelerini dolaşarak ilerliyor. Bekçinin sesi, gaipten gelir gibi, tıs tıs. Bilmez mi, elbette biliyor. O da Maravuzluymuş. Hatta uzaktan, dıdıdan akrabalar. Bekçi, üstlerine basa basa gidiyor. Onlardan değil diriden korkacaksın yeğenim. Ayla bekçinin ardında, gölgenin gölgesi. Sanki babası yeni gömülüyor. Bekçi imam, ağaçlar emanet taşıyıcı, Ayla yine gölge.
Kambur duruyor, Ayla duruyor. Mermeri olmayan mezarın baş tarafına eski, iki karışlık bir tahta dikilmiş, ucunda çentikler. Adı çiviyle tahtaya kazınmış: Muhammet. Hep oradaymış, hiç iki ayağı üzerinde yürümemiş. Ne doğum ne ölüm yılı. Mezarlık bekçisi akrabalıktan vazgeçmiş, elleri önünde bağlı, yüzünde yayvan bir gülümseyişle bahşiş bekliyor. Su getireyim mi yeğenim. Gerek yok. Bekçi yavaşça uzaklaşıyor.
Ayla, tahtaya yakın boş toprak parçasına oturuyor. Muhammet’in üzeri yabani ot dolu. Birkaç tanesini koparıp sonra vazgeçiyor. Dua okuması hızlı, anlamadığı dilden yakarmayı oldum olası beceremez. Eli toprağın üzerinde. Konuşacak, konuşamıyor, bir yerden başlamak gerek. İlyas’ın aynı hastalığa yakalandığını, yine uzaktan seyrettiğini söyleyemez. Üzgünüm, diyemez. Üzgünse üzgün, sen affetme, Ayla korkağın teki. Ağlamak için özel yerler yapılmalı, ses geçirmesin, ölüler bile duymasın. Hem toprakla ne konuşulur. Kemikler kalmıştır. Kilometrelerce yol gelmek, bunun bir saçmalık olduğunu başından beri biliyor. Artık rüyalarıma girme, dese ne değişir.
Demir kapının aralığından çıkıp Öğlebeli’nin dik yokuşunda bekleyen taksiye biniyor.
Nereye abla. Makasbaşı.
Taksi, babasının öldüğü apartmanın önünde.
Biraz bekleyin, inip bir sigara içeyim. Arabada iç abla, misafire yasak yok. Siz yine de bekleyin.
Çantasından defterini çıkarıyor. Çizdiği karalamada ikinci kattaki daire ayrıntılı. Defterdeki balkon daha büyük. Evin camları değiştirilmiş. Avlu da o kadar büyük değilmiş. Sağ tarafta Ayla’nın elyazısı:
Bu evde, babam ölünceye kadar, ölmesi için dualar ettim. Yıllar sonra, öldüğü evle rüyama girdi. Kapıyı çaldı. Açtım. Dengesini sağlayamıyor yine, yerinde sallanarak duruyor. Başı yere dönük. Kapıda bekliyorum. Yanaşıyor. Bana sarılıyor. O kadar uzun geliyor ki o sarılma, babam her aklıma geldiğinde hâlâ bana sarılıyor. Arkasını dönüp uzun balkondan inerken ardından gidiyor olmalıyım, bir eli tırabzanda. Geniş avluda durup, düşünür gibi durup dış kapıdan çıkarken elinde beyaz tartısı beliriyor, ibresi sıfıra doğru oynayan.
O tartıyı aldığı gün evin başköşesine koymuş, bakıp bakıp mırıldanmış, ertesi gün merkezdeki Ziraat Bankası’nın tam karşısına, taştan kaldırıma koymuştu. Sabah erkenden çıkar, eve gelince, biriktirdiği bozuklukları İlyas’a verirdi, İlyas da anneme.
Annem uzun saçlarını örüp beyaz eşarbı bağladığında kaymakamlığa gittiğini anlıyorduk. Yanına babamın hastalık raporunu da alırdı. Onu ambulansla, sedyeye kayışla bağlayarak Ankara’ya götürdüler. Hastaneden kaçıp geldiğinde, selamsız sabahsız odasına girip radyosuyla oynamaya başladı. İlaç içmesi gerekiyordu. Uyurken bile kımıldayan babamı sakinleştirecekmiş. İlacı, İlyas verirse içerdi. Artık zayıftı, onunla konuşmama gerek yoktu. Benimle küs öldü. Ben de bütün babalara küstüm.
Ziraat Bankası’nın önünden geçiyorum. Babamı görünce, yavaşlayarak durdum. Tartının başında çömelmiş, arkasındaki demirden çite dayanmış, ileri geri sallanıyor. Başında da guguklu saat gibi tik var.
Yıldan yıla zayıflıyordu, kıyafetlerin içinde incecik bir kukla. Göz altları çökmüş, otuz sekiz ama iki katı gösteriyordu, şimdi otuz sekizim. El aynasıyla konuşurdu, İnsana benzer yanım kalmamış. İlyas, babama bakar sonra bir köşe seçer, ağlardı. Ben hiç ağlamadım.
Caddenin taş kaldırımında beyaz tartı, ibresi babama dönük, az ötesinde bir gölge gibi ben. Gelip geçenlerden birisi, tartılmadan bozukluk atıyor. Tartılıversen ne olur aptal herif. Bir esnaf çay bırakıyor. Elleri titriyor diye çayın şekerini karıştırıp öyle gidiyor. Ben hiç babamın çayını karıştırmadım. Çayı içerken dökülüyor birazı. Göz göze geliyoruz. Babam hızla başını çeviriyor. Önünden yürüyüp geçiyorum.
Gidelim. Nereye abla. Öğlebeli Mezarlığı. Demin oradaydın ya abla. Değildim.
Bekçi, uzaktan Ayla’yı görünce yaklaşıyor. Bir şey mi unuttun yeğenim. Su.
O geniş, uzun yolun solunda Muhammet. Baş tarafına yakın toprağa oturuyor. Elleri kuru toprağın üzerinde. Yavaşça uzaklaşan mezarlık bekçisinin bıraktığı imbiği alıp Muhammet’in başından ayaklarına suyu döküyor.