Çünkü anlatacağınız ve dinleyecekleri bir hikâyeniz yoksa, gizlenirsiniz.
Anlatıcı Ahmet ise, sahnenin perdesini onun aralaması ve kendini göstermesi doğaldır. Büyük bir iddiayla sahneye giriş yaparken sivri diliyle, büyük öfkesiyle hemen dikkatimizi çeker. Ahmet'in söyleyeceği çok şeyinin olduğunu giriş bölümünde anlarız. Bir çağrısı vardır biz okurlara, âdeta bizi bir düelloya davet niteliğinde bir çağrı. Münakaşa eder gibidir bizimle, canı yanmıştır. ‘Bildiğimi yazar, gördüğümü söylerim,’ cinsindendir tavrı. Haklı bir öfkedir onunkisi, ne ki öncülleri ondan önce bu iddiayla yola koyulmuş; ama hatırı sayılır, elle tutulur bir ürün ortaya koyamamışlardır. Zamana yenik düşmüşlerdir. Bu noktada savını desteklemek için şu gerçeğin altını kalın çizer: ''Geri kalmış ve yoksul toplumların edebiyatı ve sanatı zayıftır. Mahcup, mağrur ve boynu büküktür'' der.
Kendini tekrar edip durmuşlardır bu toplumlar. Yenilik adına yola koyulduklarında, ortaya çıkan tarihin berbat bir tekrarından ibarettir. Acısını kendinden sonraya devretmiştir. Sanat ve edebiyatta da aynı trajedi yakalarını bırakmamıştır. Halkın acısını sanatla dönüştürmeden, ''Al bu senin acındır, bir kez daha bak'' diye gözüne sokmak kime ne fayda sağlar? Ezilen bir halkın kördüğüm haline gelmiş geleceksizliğini kader olarak sunmak, buna da edebiyat demek, sanat demek; yeniden ve yeniden, bu kördüğümü çözmeye mi yarar, yoksa durumu daha da karmaşıklaştırmaya mı?
Anlatıcı Ahmet okura seslenirken, okurun, oyununu izlerken kendine sorular sormasını, eğlenmesini ve düşünmesini hedeflemiştir. İçinde bulunduğu topluluğa keskin eleştiri oklarını yönelten Ahmet’in bu güçlü iddiası, yeni ve farklı bir şey yazmaktır. Bunu yaparken hâkim güçleri ve anlayışları eleştirirken, ‘Benim hatam yok mu bunda hiç?’ diye dönüp kendine sormak ve sorumluluğunu görmek, yüklenmektir. Yönetici sınıflara eleştirisi cesurcadır. Onlar halk olamamış, halk gibi bakamamış ve halk gibi yaşamamışlardır. ‘İnsan din imanla birlikte bir tane de şiir öğretmez mi bu gariban halka’ diye sorarken sesi sitem yüklüdür ve refleksi yerindedir.
'Merak edilen duvardaki tüfek mi, neden patlamadığı mı?’
Veda Oyunu, işte bu iddialı girişten ve bölümden sonra yavaş yavaş ilerler karakterlerin zihninde. Ahmet kenara çekilmiş, yerini karakterlere bırakmıştır. Karakterler bu fikri sahnede sırtlar, sonuna kadar bir ahenk içinde dalgınlıkla hikâyeyi taşırlar. (Hemen hemen bütün romanlarında karakterler dalgındır, içine dönmüşlerdir, oraya bakarlar.) Gerçek ile hayal iç içe geçer, tarihi kişilikler ile günlük hayatın içinde oyunu sahnelemeye çalışan oyuncular yer değiştirir, sesleri birbirine karışır.
Oyun içinde oyun biçiminde kurgulan bu post modern anlatı şiirsel bir anlatım, kusursuz bir dil ve güçlü yapısıyla yolundan sapmadan, düşmeden, sendelemeden kararlıkla okurun merak duygusunu sonuna kadar canlı tutarak ilerler. Sunar, iddiasını adım adım hayata geçirir.
Erhan Sunar, 1692’de Ehmede Xani tarafından yazılan Meme Alan olarak da bilinen sözlü Kürd edebiyatının yapıtaşlarından kadim Kürd Destanını yeniden sahneler cesurca. Destanı köklerinden ve gerçek doğasından saptırmadan metni yeniden üretir, metnin anlamlarını çoğaltır. Oyunu çağından alıp günümüze başarıyla getirir yazar, onu günceller kendince, oyuna yorumunu katar ve yeni kuşaklara gönderir mesajını. Günümüzde metnin ancak böyle okunacağını bilir.
Bunu yaparken tarihin kuytuluklarında gizli kalmış karakterlerin dünyasına eğilir, söylenmemişi, susulanı gösterir, yazılmayanı kâğıda döker. Mem ve Tacdin, Muhsin ve Fehmi olur, Zin ve Siti, Zelal ve Belkıs’a dönüşür, Hoyzebun Yıldız’dır artık, Bekir kötü adamdır yine, Namık olarak karşımıza çıkar ama romanda en çok onun ayak izlerine rastlarız. Sesi kulaklarımızdan çıkmaz roman boyunca. O olmadan kasırdaki ilişki ağının birbirine eklemlenmeyeceğini düşünürüz. Oyunun sonunda sahneden sessizce çekilir. Mem saftır, pasiftir, baştan kabullenicidir. İtiraz etmez. İktidara boyun eğmiştir.
Doksanlı yılların ülkesinde şiddet sarmalında bütün kaybedilenler adına bir sembol haline gelen Kürt Bilgesi Musa Anter (Ape Musa) ona ihtiyaç duyduğumuzda dergâhından sahneye fırlar, lafını söyler ve köşesine çekilir. Suphi olur, iktidarın adaletsizliklerine karşı öfke ve başkaldırı kılıcını sabırla biler. İçimiz ferahlamış, kafamız berraklaşmıştır o sustuktan sonra.
Erhan Sunar, Veda Oyunu’nda mirliğin kasrında ve onun çevresinde gerçekleşen hikâyeyi bize aktarırken, Mem u Zin’i tarihin soğuk yüzüyle umutsuz ve kırılgan bir aşk hikâyesiyle tekrar karşımıza çıkacağını düşünürüz bir an ama bu yanılgıdan kısa bir süre sonra kurtuluruz. Çünkü kasırda günlük hayat bütün çıplaklığıyla kendi seyrinde akmaktadır. Metin sadece iktidar ve çıkar ilişkilerine odaklanmaz. Cizira Botan Miri Abdullah (Zeydin), genelevdeki aşkı Ayşe’ye gizlice Beko aracılığıyla pusulalar gönderirken ondan heyecanla mesaj bekler, hayal kırıklığına uğrar onun ihaneti karşısında. Bir Bey de olsa bu gizli kalmış aşkının peşinden gitmekten alıkoyamaz kendini. Bekir, Zin’e duygularını hiçbir zaman açıklamayacağı için içi içini yer ama susması gerektiğini bilir de, sınıf farkı böyle bir aşka asla izin vermez. Beko’ya düşen aşkını kalbine gömmek ve olanı olduğu gibi kabullenmektir. Özverisiyle, sadakatiyle kötülük elbisesini çoktan çıkarmıştır sırtından. O,Veda Oyunu’ndaki yaratılan dünyanın başkarakteridir. Yeşil Ev romanıyla Nobelli ünlü yazar Mario Vargas Llosa’yı selamlamayı ihmal etmez yazar zamanın döngüselliğinde.
Sunar, bambaşka hayatların resmini nakşeder ve yarattığı başarılı roman dünyasıyla bize göstermeye çalışır bunu. Aşk, ayrılık, yenilgi ve kabulleniş, özlem, kıskançlık ve ihtiras, gözyaşı ve acı, ihanet, zulüm, şiddet ve ölüm, adaletsizlik ve eşitsizlik… Bitmeyen ama benzer sonlarla kendini yeni hikâyelerde bize okutan tarihin amansız döngüsü ve izdüşümleri Newroz ateşinde harlanır.
2014'te Alakarga Yayınları tarafından basımı yapılan özgün ve bu benzersiz post modern roman sabırla okurunu beklemektedir.
Çalışkan ve üretken kişiliğiyle Erhan Sunar bu ilk romanıyla edebiyat dünyasına yedi yıl önce merhaba demişken, Geceden Önce, Ölüm ve Adam, Diğer Yarısı Fotoğrafçının El Kitabı gibi romanlarının yanı sıra, Joyce Carol Oates’ten yaptığı Kapılarımı Kapatıyorum ve İlk Aşk çevirisiyle ve Nâzım Hikmet hakkında yazdığı Tepeden Tırnağa İnsan gençlik romanıyla ve birçok kültür sanat edebiyat platformunda edebiyatla ilgili denemeleriyle bir nehir gibi yatağını derinleştirip genişletirken, ortaya koyduğu nitelikli edebiyatıyla düşünceli okura ışık tutup kararlılıkla ve aydınlıkla yoluna devam ediyor.
‘Okumak hayal etmektir, görmekse hatırlamak.’






