Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Mayıs 2020

Edebiyat

Hasan Ali Toptaş’ın Devinen Dünya İmgesi

Raşel Rakella Asal

Paylaş

5

1


Hasan Ali Toptaş’a göre önemli olan dış dünyanın objektif bir şekilde ifade edilmesi değil, dış gerçekliğin bıraktığı izlenimlerin ifade edilmesidir. Dış dünya ile sanatçının iç dünyası arasında bir ilişki vardır ve sanatçı bu dış gerçekçilik yerine geçici olanı anlatmaya çalışmaktadır. Yazar olarak bu travmayı anlatırken kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi yaratırken kendi kişiliğinden izler taşımasını istemektedir.

Hasan Ali Toptaş’ın okuyucuya yarattığı dünyada en önemsiz eşyanın da önemi vardır. Çünkü bu önemsiz eşyada kullanmanın yarattığı yıpranma, bir insanın yüzünde yaşanmışlıktan doğan yüz kırışıklıkları gibi bize yaşam ipuçları verir.  Her nesne onun gerisinde olan yaşam izlerini de beraberinde taşır. Evin duvar ve döşemeleri, orada oturan –yoksul ya da zengin, silik ya da gösterişli– bir kişiyi hem temsil eder hem de onunla aynı alınyazısını paylaşır. Hikâyeyi bir an evvel öğrenmeye can atan okur, bu nesneleri önemsemez onları atlarsa, hikâyenin bütününü de atlamış olur. Çünkü bizler bu küçük ‘nesneler’le var oluruz. Onlar da bizim dünyamızın parçalarıdır. Bu nesnelerin varoluşları bizim onları görme ve duyma sürecimizle sınırlıdır. Zihnimizde veya gözümüzün önünde tekrar görünmeye başlayana dek ya silinecekler ya da var olacaklardır. Böylece durmadan gözümüzün önünde silinen sonsuz nesneler evreninde yol alırız. 

Hasan Ali Toptaş bu bakış açısıyla kendi edebiyat dünyasını yaratmaya yönelir; eşyayı, içinde yaşadığı mekânı yansıtmaya çalışır.  O yalnızca gördüklerini betimlemekle kalmaz, aynı zamanda yöresinde yeni şeyler bulan ve bulduklarını bize anlatan anlatıcıya dönüşür.  Küçük ayrıntılar dünyasında gezinir, bir imgelemeden başka bir imgelemeye geçer.  Anlamsız gibi görünen bu nesneler anlatıda yerini alır. Bütünden koparılmış, ayrık parçacıklar gibi görünen bu görüntüler görenin dünyasını kapsadığına göre onları nasıl görmezden gelebilirim, demeye getirir.

Beni Kör Kuyularda romanında gecekondudan kent merkezine geliş şöyle anlatılır:

“Kalabalığın şaşkın bakışları altında, ufku kaplayan uzaktaki o bol ışıltılı, yüksek binalara doğru ilerlediler böylece; briket duvarlarla çevrili eğri büğrü sokakları, rüzgârda zangırdayan paslı tenekeleri, seyyar satıcıları, çöplükleri, köşe başlarına açılmış ufacık dükkânları, yıkıntıları ve çipil gözlü çocuklarla kapı önlerinde birer zaman birikintisi gibi oturup duran ihtiyarları geride bırakarak…”  Bu kısacık bir betimleme ile mekân olarak gecekondu çizilmiş olur.  İlerleyen  anlatıda mekân olarak kentten görüntülere yer verilir. “…geniş kaldırımlı geniş bir caddeye, oradan da iki yanı akasyalarla, iki yanı atkestaneleriyle dolu başka caddelerle başka sokakları dolan dolan bulvara çıktılar. Dünyanın renkleri değişti onlar ilerledikçe, dünyanın sesleri, sessizlikleri değişti, şekilleri sonra, kapıları, kapıların giriş çıkanları değişti, gülenleri, ağlayanları, yürüyenleri değişti, ağaçları, çimenleri, yaprakları değişti, güzellikleri, çirkinlikleri değişti, hatta bütün bunlarla ve daha başka şeylerle birlikte mesafeleri, boşlukları ve bu mesafelerle bu boşluklarda gezinen kokuları da değişti.” (s.55)

İşte Hasan Ali Toptaş’ın görüntü dünyasına gelen ve onu bütüne ulaştıran bu küçük parçacıklardır. Çünkü bu nesneler birdenbire ve nedensiz çıkışlarıyla bize kendilerini kabul ettirirler.  Romanın görevi okuyucuya tümüyle boş ve anlamsız olan şeyleri tasvir ederek, onların arkasında gizlenmiş olan dünyayı yansıtmaktır.  Nesneler artık kendileri için de konuşurlar ve hikâyenin önemli bir yerinde yerlerini alırlar.  Onlardan kurtulmak artık söz konusu değildir. Böylece anlatının parçalanmasına sebep olsalar da onlar artık bir bütünün parçalarıdır. Metin onlarla bir bütünlüğe ulaşır.

Güldiyar’ın büyük korkuyla yaşadığı travma anı şu sözlerle anlatır: “ Onunla birlikte, o an yeryüzünün çeşitli köşelerinde irili ufaklı milyonlarca gül de sallandı hiç kuşkusuz aynı şekilde; alı boyuna, boyu alına vurmuş milyonlarca gelincik, olgunundan hamına milyonlarca başak, envai çeşit milyonlarca ot, milyonlarca hayvan ve insan da sallandı.”

Yazar, Güldiyar’ın travmasını ve bunun bilincindeki yansımasını doğa öğelerini de anlatıya katarak verir.

“Onu yutan karanlık insanı ürpertecek kadar soğudu sonra, camlar, çerçeveler soğudu, duvarlar soğudu, yapraklar soğudu, kendi genişliklerini susan, kendi genişliklerini fısıldayan boşluklar soğudu, kapılar soğudu, sular soğudu ve gece çatıların, antenlerin, avluların, ağaçların ve cümle mahlûkatın üzerine basa basa yürüdü. ”

Böyle bir anlatım okura mekânın sinematografik bir görüntüsünü de vermiş olur.

Hasan Ali Toptaş bu var olan dünyayı, insanın ona verdiği herhangi bir anlamdan sıyırarak kendi anlamıyla anlatmaya, okuyucuya kavratmaya çalışır. Gözümüzün önünde durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun varoluşunu dile getirir.

Hasan Ali Toptaş’a göre önemli olan dış dünyanın objektif bir şekilde ifade edilmesi değil, dış gerçekliğin bıraktığı izlenimlerin ifade edilmesidir. Dış dünya ile sanatçının iç dünyası arasında bir ilişki vardır ve sanatçı bu dış gerçekçilik yerine geçici olanı anlatmaya çalışmaktadır. Yazar olarak bu travmayı anlatırken kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi yaratırken kendi kişiliğinden izler taşımasını istemektedir. Bu, oldukça bireysel bir anlatım biçimidir. Geleneksel romanda olduğu gibi, belli bir olayın etrafında dondurulmuş bir dünya değildir Hasan Ali Toptaş’ın dünyası. Devinen bir dünya tablosu çizmektedir yazar. Bu tabloyu yaratırken tıpkı bir empresyonist ressam gibi anlık görüntülerin, anlık değişimlerin peşine düşmüştür.  Değişen, yeniden oluşan, silinen, parçalanan ve tekrar oluşan küçük anı birikintilerini, bilinç kımıldanışlarını da yakalar.  Böylece kurduğu dünyayı kuru ve ölü bir dekor olmaktan çıkar, insanla kaynaşan canlı bir öğe halini alır.

Her imge, her görüntü, her ses, baş döndürücü anlık bir hızla önümüzden geçer. Her an yanımızdan ‘nesne’ler akar. Ama ne ilginçtir ki, bizimle bu kadar yakın bir ilişkide olan bu ‘nesne’ler günlük yaşamın dur durak bilmez temposunda gerçekliklerini öyle yitirirler ki biz onları görmez oluruz. Hatta giderek görme duyumuz da zayıflar. Yaşamın hayhuyunda sıkışıp kalışımız, bu akıp giden ‘nesne’leri ilgisizce süzmemize, onlara sadece bir bakış atmaktan öteye gitmez. En küçük bir görme kaygısından yoksun, bir an önce hızlı yaşam temposuna ayak uydurmaya çalışırız. Çünkü günümüz insanının sorunu zamansızlıktır. Bu zamansızlık bize sığlaştırıcı bir bakış getirir. Bu bakış altında yaşamın özünü, onun canlı bir süreç olduğunu unuturuz. Yaşam anlamlı olmaktan çıkıp, tüketilen anlar toplamına indirgenir. Böylece sürekli yaşanan anları da öldürmüş oluruz. İşte bu anda Hasan Ali Toptaş, bizim önümüze serdiği bu devinen dünya imgesi ile bir okuma önermekle bize görmenin derinliklerini anlatmaya çalışır.

Hikâye Anlatıcısı olarak Hasan Ali Toptaş

Harfler ve Notalar adlı deneme kitabının “Kimseye Verilmeyen Kitap” (s.141) bölümde yazar annesinden şöyle söz eder: “ Hayatı boyunca hiç hikâye okumamıştır ama tam bir hikâye anlatıcısıdır annem. Üstelik, hikâye anlatıcısı olduğunu bilmeyen bir hikâye anlatıcısıdır. Benim gözümde, Ege toprağında yaşayan Hatice adlı bir Şehrazat’tır hatta. Ya da Cervantes'in, Sterne’in, Ahmet Mithat’ın ve Proust’un ruhundan parçalar taşıyan bir acayip ruhtur. (…) Anlatı boyunca, değme hikâye anlatıcılarına taş çıkartacak türden nefis betimlemeler yapar. (...) Sık sık konu dışına çıktığının ve başlangıçtaki konuyu konu dışına çıkmaların bahanesine, dayımın evine gidişine de çeşitli hikâyelerden oluşan koskoca bir kasaba hikâyesine dönüştürdüğünün farkında değildir tabii.  Anlatıyı hangi yollarla yavaşlattığının, anlatırken hangi oyalanma tekniklerini kullandığının, anlattıklarına nasıl kesinlik ve görünürlük kazandırdığının, zaman zaman bazı şeylerin üstünü sisle örtüp nasıl bir belirsizlik oluşturduğunun, anlatıyı nasıl hızlandırdığının bazı yinelemelerle nasıl bir ritm yarattığının, hatta ben meraklanayım diye bazı noktaları açıklamayı nasıl ertelediğinin de farkında değildir. Anlatırken, anlattığı hikâyelerin toplamından oluşan bir ruha dönüşür sanki o ve yavaş yavaş uzaklaşır bizden. Tabii, ne kadar uzaklaşırsa o kadar da yakınlaşır. Bir yandan da, içinde bulunduğu hayatın içine dönerek emirler yağdırır bu arada. 'Artmayınca yetmez, o sofraya biraz daha yoğurt çıkarın' der sözgelimi. Ya da teknede hamur yoğrulmuşsa, 'Bezeleri çokça tutun, Hasanım köy ekmeğini özlemiştir' der.” Bu sözleri ile kendi yazın dünyasını anlatmış olur.  Çünkü onun yazın dünyası tıpkı annesinin hikâye anlatıcılığı gibi büyülü bir dünyanın anlatısıdır. Toptaş annesinin hikâye anlatıcılığından söz ederken kendi romancılığını da anlatıyor gibidir.

Hasan Ali Toptaş’ta imge ve imgelem

Hasan Ali Toptaş’ın sanat anlayışında imge ve imgelem önemli bir yer tutar. Onun eserleri simgelerin, imgelerin yoğun olduğu yapıtlardır ve bu yapıtlarda yer alan hikâyeler hiçbir zaman sadece anlattığı hikâyeden ibaret değildir.  Bu noktada Albert Einstein’in “İmgelem bilgiden daha önemlidir.  Bilgi sınırlıdır.  İmgelem dünyayı kuşatır.” sözlerinin arkasında durur. Michel Butor’un şu sözlerine kulak verelim:  “Bana göre bir romanın “simgeciliği”, betimledikleriyle içinde yaşadığımız gerçek arasındaki ilişkilerin bütünüdür.” O halde, onun edebiyat anlayışını anlamak için imge ve imgelem üzerine yoğunlaşmamız gerekir.  İmge, üzerine çeşitli tanımlar yapılmışsa da hâlâ gizemini koruyan bir kavramdır.  Bu bağlamda imgenin değişik tanımlanmalarına bir göz atalım.

*Bir nesneyi doğrudan doğruya yeniden tanıtmaya yarayacak bir biçimde göz önüne seren şey, duyu organlarıyla algılanmış olan bir şeyin somut ya da düşüncel kopyası (Türk Dil Kurumu, Bilim ve Sanat Terimleri Ana sözlüğü, 2006)

**İmge gerçekliğin tıpatıp kopyası değil, gerçekliğin zihni süreçlerle yeniden kurulmuş biçimidir. Bu nedenle yeni bir şeyi temsil eder.  (Kesser, Sanat Sözlüğü, Ütopya, 2005)

Bu tanımların özünde yansıma kuramı olduğu görülür.  Dünya üzerinde bilgi edinme süreçlerimiz gözlemlere, düşünceler arası ilişki kurmaya ve bu ilişkileri somutlaştırmaya doğru gider.  Kısaca, imge duyumdan kaynaklanır.  Diyebiliriz ki aldığımız duyumların zihnimizde oluşan izleridir imgeler.  Bir nesneye baktığımızda beyin o nesneden gelen görüntüleri kaydeder.  Hatta gözümüzü kapattığımızda bile o nesneyi zihin görmeye devam eder. Bu nesneye ait “bellek imgesi” dir.  Bu bellek imgesi nesnenin kendisi kadar belirgin değildir.  Van Gogh bu durumu şöyle dile getirir: “Kafamın içinde bir belirip bir kaybolan kesinleşmemiş bir takım resimler dolanıyor.”

Antik zamanlardan beri imge farklı biçimlerde ele alınmıştır. Platon’un tanımlamasıyla imge gerçekliğin yansımasıdır. Descartes için imge duyular aracılığıyla beyin içinde izler bırakan görüntülerdir. 19. yüzyıla kadar imge yansıma kuramı kapsamında ele alınır. 19. yüzyılda imge maddesel olmaktan çıkar, anlıksal yaşamın bir parçası olur. Bu kavram 19. yüzyıl çoğu felsefecilerini de etkiler, onlar imgede bir kopya, değiştirilemeyen, hareketsiz bir resim görürler.

İmge ile yaratıcılık arasında bağ kuran önemli bir kavram da “yaratıcı imgelem”dir.  Yaratıcı imgelem başkalarının göremediği ilişkileri görmek ya da ilişkileri başkalarından farklı olarak görmektir. Diyebiliriz ki, “yaratıcı imgelem” bir konu ya da problem üzerinde yoğun bir düşünme ve problemi çözme arzusu ile aniden ortaya çıkan bir “kıvılcım çakması” dır. Kıvılcım çakması içinde gizemi barındırır. Bir yaratıcı tavırdır, bilimde ve sanatta sıkça deneyimlenir. Buna “esin perisi” diyoruz. Günlük kullanımda “zihnimde birden bir kıvılcım çaktı” ya da “ilham geldi” denir.

Sanatçı imgelemle imgeler arası kurduğu farklı ilişkileri sanatçı duyarlılığı ile görselleştirmeye çalışır.  İmge ve imgelem kavramları, Hasan Ali Toptaş’ın yaratma tavrı içinde önemli bir role sahip olduğu görülür. Sanatçı olarak Hasan Ali Toptaş gözlemlediği bir olayı farklı bir şekilde varlığa getirme sürecinde imge ve imgelemden yararlanır.  Sanatçı olarak özgür bilincinde yapabileceği bir yöntemdir. Soru soran, tartışan, araştıran, bilginin tadına varan sanatçı tavrı ile bir imgeyi var eder. İmgeyi var ederken hayal eder, sonra hayalinin peşine düşer. Tüm sanatlar önce hayal etmekle başlar. Bu durumu Eugene Delacroix “dehanın kaynağı sadece imgelemdir” sözü ile ifade eder.

Beni Kör Kuyularda romanında Hasan Ali Toptaş karşımıza “gözyaşı” yerine “taş” imgesini getirir.  Roman, köyden şehre göçmüş ve tutunmaya çalışan bir ailenin, kızlarının başına gelen bir olaydan dolayı yaşanılan süreci ve bu süreçle birlikte toplumun takındığı tavrı anlatır.  Güldiyar'ın yaşadığı travma üzerinden toplumun eleştirilir.  Fakat kitabın hiçbir yerinde bunun sebebi açıklanmadığı gibi o gün evden çıktığında başına neyin geldiğine dair de bir bilgi vermez. Anlatıcı okura o gün orada Güldiyar’a tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman söylemez, çünkü meselesi, ilgilendiği, göstermek ve söylemek istediği bu değildir.

Roman Güldiyar'ın evden babasının evde unuttuğu yemeğini götürmek için evden çıkmasıyla başlar.  Annesi kızını şöyle uyarır:

“Git ama dikkatli ol, tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda solda. Ayrıca, biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol diye.” Bu sözler ise bize romanla ilgili ipuçlarını okura da vermiş olur. 

Sonrasında Güldiyar eve gelir ama bir daha konuşmamak üzere susar. Aklımızda Güldiyar'a ne oldu sorusu hep diri kalır. Güldiyar yolda ne gördü, başına ne geldi, ne türden bir travmanın içine düştü? Tüm bu sorular metnin açık uçlu yanını ifade eder. Yazar okurun bu ve benzer sorularla Güldiyar’ın serüvenin içinde merakımızı diri tutar.  Yazar onlarca soruyu sanki bir kuyunun içine atmıştır ve bizden bu soruların yanıtlarını bulmamızı istemektedir ama görünürde ne merdiven vardır ne de yardımımıza gelen birileri...

Güldiyar’ın evden çıktıktan sonra başına gelenleri yazar hiç anlatmaz. Bu konuda ketumiyetini sürdürür anlatı boyunca. Anlatının bu kısmında kırlangıç sürüleri anlatıya dâhil olur. Anne Bahtiyar avluda çamaşır yıkarken tepesinden gezinen o yaygaracı kırlangıç sürüsünü görür. Onları başından def etmeye çalışır. O bağırdıkça onların da iştahı kabarır, jilet gibi parlayıp sönen sesleriyle ortalığı birbirine katarlar. “Kanat hışırtıları da çoğaldı birdenbire, karman çorman yere düşen ve insanın bakışlarına zikzaklar çizdiren o ele avuca sığmaz gölgeleri de çoğaldı. İşte o vakit, daha önce onları hiç bu kadar telaşlı, hiç bu kadar kalabalık görmediğini düşündü Bahriye. Sonra, neden böyle hiç durmadan ötüşüyorlar acaba, neden ortalığı velveleye veriyorlar diye düşündü ve birden huzursuz oldu.” Zaman geçtikçe Bahriye’nin huzursuzluğu büyür. Güldiyar’ı merak etmeye başlayan annenin karşısında çok sonra kızı belirir.  Güldiyar’ı karşısında gören anne kızında bir tuhaflık fark eder. “Yüzü allak bullak olmuş, bakışları donmuş, evden çıkarken taradığı o güzelim saçları da biraz dağılmış gibiydi.” Güldiyar’ın başına ne geldiğine dair bu bilgiden başka bir bilgiye yer vermez yazar.

Güldiyar’da garip bir durum olduğu bellidir, anne bunu sezmiştir, anlamlandıramaz, kızına sorsa da Güldiyar hiç konuşmaz. Anne durumu anlamaya çalışırken avluya usul usul, incecik bir sis yayılır.  Sonra beklenmedik bir şekilde, birdenbire erkekler çıkar bu sisin içinden. Bazıları geniş, bazıları dar alınlıdır, bazıları çöp misali ince, bazıları göbeklidir. Saçlarına kar yağmışlar da vardı içlerinde, bıyıkları yeni terlemişler de. Müşfik duruşluları vardı, hoyrat bakışlıları da. Hatta yeniyetmeler de vardı. Derken hiç birbirleriyle konuşmadan ve birbirlerine bir kerecik bile çarpmadan, sıkışık vaziyette, mekik dokur gibi sisin içinde hızlı hızlı gezinmeye başlar bu erkekler. “(…) Ve böyle bir o yana bir bu yana gezinirken tıpkı ortalıktan kayboluveren kırlangıçlara benziyorlardı. Çok değil, hepi topu birkaç saniye içinde avlu tıka basa dolmuştu artık, adım atacak, ayak basacak yer yoktu ve Bahriye bu ürkütücü manzara karşısında güçlükle nefes alıp veriyordu.  Hatta oracığa yığılıp kalacağını düşlüyordu ki, buharlaşmış gibi, ansızın kayboldu bu erkekler.” 

Bir travma yaşanmıştır; bıçaklar, yaralar, ölümler, haksızlıklar vardır. Ama biz okurlara sahne sahne anlatılmaz bu yaşanan olaylar. Bu acıyı bize hissettirmek için yazar imgeden yararlanır, erkekleri tasvir etmek için kırlangıç imgesini kullanır. Kırlangıçlar havada uçan kuşların ustası sayılırlar. Kırlangıçlar çok sevilen hayvanlardır halk arasında, baharın müjdecisi olarak bilinirler pek ötücü olmakla beraber kendi aralarında cıvıldaşırlar, sokulgan kuşlardır. Kırlangıçların zikzaklar çizerek uçmaları üzerine Avanos’ta  halk arasında şöyle bir söylence vardır. Kırlangıca sormuşlar, “neden böyle zikzaklı uçuyorsun” diye,  o da şöyle cevap verir, “ben kimsenin hayrına, şerrine karışmam, bela görsem, altından hayır görürsem, üstünden uçarım, onun için de böyle zikzaklar çizerim” demiş. Hasan Ali Toptaş bu imgeyi yaratırken belki de bu söylenceden hareket etmiştir, bunu bilemeyiz. Romanda toplumun kötülük karşısında seyirci olma tavrını okur önüne sererken böyle bir imge ile örtüştüğünü görünce ben bir okur olarak bu imgeyi böyle yorumluyorum. Tabii ki, benim bu yorumum  bu imge üzerinden diğer oluşan yorumlardan sadece bir tanesidir. Çünkü edebi metinler, okura farklı yorumlama özgürlüğünü öğretir. Çünkü dildeki çok anlamlılık farklı okumalar doğurur. Bundan dolayı edebi metinler okur tarafından tekrar yazılabilir.

Kaynakça

Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar, Doğan Kitap, 2007

Yaratmada İlk Adım: İmge ve İmgelem,  Yard. Doç. Suat Işıldak- http://www.nef.balikesir.edu.tr/~dergi/makaleler/yayinda/4/EFMED_FZE115.pdf

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Burcu Çorbacıoğlu Şahin

Çok güzel bir çalışma olmuş, emeğinize sağlık.

11 Mayıs 2020

Öne Çıkanlar

“Ey utangaç endişeler, bırakın kalbimi”Josef Kılçıksız
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehmet Dinç

29 Eylül 2025

Zülfü Livaneli’yi Neden Okumalıyız?

Livaneli insan doğası ve tutkularını bilince çıkarmada isabetli tespitlerde bulunur.Zülfü Livaneli uluslararası çapta tanınan bir yazardır. Sanatındaki derinlik onu bilge konumuna taşır. Zorlu aşamalardan geçmesi, hayati riskler alması ve şartlar ne olursa olsun du..

Devamı..

Edebiyatı Savunmanın Önemi

Maris Kreizman

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024