[button]Behçet Çelik[/button]
Kuyucaklı Yusuf’un 1931-1932’de yazıldığı tahmin ediliyor. Roman ilk olarak 1932’de Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilmeye başlanmış; ne var ki gazetenin sahibi Cemal Kutay telifini ödemeyince Sabahattin Ali tefrikayı yarım bırakmıştır. Yayıncı ile yazar arasında bu nedenle yaşanan tartışmanın ardından Cemal Kutay ve Emin Soysal, okuduğu bir şiirde Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle Sabahattin Ali’yi ihbar etmişler; bu suçlamayla yargılanan Sabahattin Ali bir yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Cumhuriyet’in onuncu yılı nedeniyle çıkarılan genel afla serbest kalana kadar Sabahattin Ali Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmıştır. Kuyucaklı Yusuf daha sonra 1936’da Tan gazetesinde tefrika edilmiş ve 1937’de kitap olarak Yeni Kitapçı tarafından yayımlanmıştır.
İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği dönemde geçen Kuyucaklı Yusuf için Nâzım Hikmet şu tespiti yapar: “Bazı manasız romantizm elemanları ihtiva etmesine rağmen, Türk romanı tarihinde yeni bir merhale teşkil eder. Türk edebiyatında, bir Türk kasabacığının ve kısmen köylülerin hayatı, bu kadar büyük bir kuvvetle ilk defa olarak tasvir ediliyordu. Hatta mürteci münekkitler bile, eserin bediî kıymetini itiraf etmek mecburiyetinde kaldılar.”1 Anadolu’daki kasaba ve köy hayatının tasviri olmanın yanı sıra Kuyucaklı Yusuf bir yersiz yurtsuzun, bir yabancının ya da uyumsuzun romanı olarak da okunabilir.
Yusuf, anne babasının küçük yaşta, gözleri önünde katledilmesinin ardından kendisine sahip çıkarak yanına alan Kaymakam Salâhattin Bey’le gittiği Edremit’te uzun süre yabancılık çeker, insanların arasına tam anlamıyla karışamaz. Romanda açık seçik görünürlük kazanan “Anadolu’daki bir kasabanın gerçekçi tablosu”, olay örgüsünün arka planındaki rastgele bir fon değildir. Romanın yerleşiklik duygusunu yitirmiş –belki de hiç edinmemiş– başkahramanının çelişkilerini, kişiliğinin oluşumunu ve iç dünyasındaki gelgitleri yine bu toplumsal arka plan vasıtasıyla kavrarız.
Edremit’e ilk geldiği yıllarda arada bir suskunlaşıp pencereden dağlara, bulutlara bakan Yusuf, kasabada olan bitenler, kendisine anlatılanlar karşısında hep lakayt kalır. Çok sonraları varoluşçuluğun etkisinde yazılacak romanların kahramanlarını andıran bir kayıtsızlıktır bu. “Yusuf bazen hafif bir tebessümle, bazen de ciddiyetle kaşlarını kaldırarak bunları dinler, fakat katiyen hayret eseri göstermezdi. Adeta bütün bu anlatılan şeyleri önceden biliyormuş gibi bir hali vardı. Dünyanın en meraklı ve hayret verecek hadisesi bile onun lakaytlığını izale edemeyecek gibiydi.” Romanda Yusuf’un bu halleri şöyle tasvir edilir: “Böylece küçük Yusuf, bir sur harabesi üzerinde çıkan bir yabani incir ağacı gibi, biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi, büyüyor, gelişiyordu.”
Küçük yaşına rağmen kasabadaki –yetişkin ya da yaşıtı– insanlarla kendisi arasındaki farkların ayırdındadır. Başka bir dünyadan gelmiş gibidir onların arasında; bildiği, geldiği dünyanın doğallığını, içtenliğini kasabada bulamamıştır. “[Kasabanın] insanları çok şey biliyorlardı; kendisinin hiç bilmediği birtakım şeyler… Ve bu bilgiçlikleri her tavırlarından dökülüyordu.” Sadece bu değil. Kasabalıların, en yakın arkadaşlarının bile yerli yersiz yalanlar söylüyor olmasını anlayamaz. “Niçin durup dururken yalan söylemek ihtiyacını duy[duklarına]” aklı bir türlü ermez.
Aklının almadığı bir başka husus da kasabalıların fakir işçiler karşısındaki tutumlarıdır. “Bu fakir işçilere bu köpek muamelesini yapmaya neden lüzum görüyorlardı? Evet, Allah onları bir kere fıkara yaratmıştı, bunda kimsenin kabahati yoktu, fakat onlar böyle yaratılmışlar diye niçin tepelerine binmeli, onları adam yerine koymaktan niçin çekinmeliydi?”
Roman boyunca Yusuf’un kasabadakilerle arasındaki bu çelişki sonlanmaz. Bu iki dünya arasındaki farkı, Yusuf daha az yabancı, daha öbürlerinden biri gibi yaşamaya başladıktan sonra da hissetmeyi sürdürür. Hayata, insanlara başka bir yerden bakıyordur; daha yalın, daha içten ve daha doğrudandır Yusuf. Katakullilere, yalana dolana aklı ermediği için başına dertler açılır, sorunlar yaşar.
Artık yetişkin biri olup Kaymakam Salâhattin Bey’in içine düştüğü çıkmaza çare aradığı sıralarda bile kasabadakiler –en yakın arkadaşı Ali dahi– onun için yabancıdır: “Şimdi dudaklarında hep o lakayt ve her şeyi bilen tebessüm vardı. Bir türlü anlayamadığı, bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik bir duvar gibi yükselttiği bu tebessüm, onun müracaat ettiği son çareydi. Kendini bu şehrin korkunç akıntısından, ancak, etrafında ördüğü bu soğuk duvarla kurtaracağını sanıyordu. …. Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhalde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf’un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı.” Bu arada en yakın arkadaşı Ali ile daha ergen yaşlarındayken bir araya geldiklerinde yaşıtları gibi oyun oynamak ya da sohbet etmek yerine karşılıklı saatler boyunca sustuklarını da vurgulamak gerek. Ali’yle bu konuda benzeştikleri için iyi arkadaştırlar; dilsizliklerinde, suskunluklarında Yusuf’a iyi gelen, kendisini daha az yabancı hissetmesine yol açan bir şey olduğunu hissederiz. Daha sonra değinmek üzere, bu sessiz birlikteliğin fonunda kasabanın hayhuyunun değil, doğanın, büyük bir çınar ağacının, leylekler ve ördeklerin bulunduğunu da vurgulamak gerekir.
Öte yandan Yusuf’un “dilsizliği” hakkında bir şey daha öğreniriz romanda. Dilsizliğinin kırılabileceğini, kendi dilinde konuşan başkaları olduğunun, olabileceğinin farkındadır – en azından bir ihtimal olarak aklının, ruhunun bir köşesindedir. Sözgelimi Kaymakam Salâhattin Bey’in küçük zeytinliğinde çalışan işçilerin yanında kasabadaki kadar yabancı duymuyordur kendisini. “Yusuf, işçilerin dilini de herkesten iyi anlıyordu,” der romanın anlatıcısı, peşinden de öbür mal sahiplerinin müsaade etmediği şeylere derhal izin verdiğinden, yorulduklarını görür görmez paydos ettirdiğinden söz eder. Onları “kendisi gibi” görüyor, hissediyordur. O sessiz hali büsbütün kırılmasa da onlara karşı kasabadaki insanlara duymadığı şeyler dolar içine. “Çok kere bunlar yanından geçerken, Yusuf, içlerinden birini durdurup konuşmak arzusu duymuştu; havadan sudan, ne olursa olsun birkaç şey konuşmak. Çünkü altı seneden beri kendisi gibi konuşan birine rast gelmemişti ve bu zeytin amelesinin kendisi gibi konuşacağına dair içinde müphem bir kanaat vardı.”
Romanda bu iki dünya arasındaki farkı sadece Yusuf’un hallerinden takip etmeyiz; anlatıcının kasabada işlerin nasıl yürüdüğüne, âdetlerine, insanlar arasındaki ilişkilerde nelerin belirleyici olduğuna dair aktardıkları da Yusuf’un yabancılığını anlamamıza yardımcı olur. Fakir işçilere köpek muamelesi yapılması gibi haksız, adaletsiz bir dolu şey kasabada âdettendir. Nüfuzlu ailelerin gördüğü saygıdan söz edilir mesela bir yerde. “Adeta bütün eşraf aileleri arasında ezelden beri mevcut, değişmez bir mukavele vardı ve buna, harici şeklin değişmesine, vaziyetin tamamen başka olmasına rağmen, daima riayet ediliyordu.” Yusuf içinse kasabadaki işlerin işleyiş şekli uzunca süre muamma olarak kalır. Kasabadaki herkesin bildiği adiliklerine rağmen bu nüfuzlu ailelerin çocuklarının nasıl olup da insan yerine konduklarına, itibarlarından hiçbir şey kaybetmediklerine akıl erdiremez.
Sabahattin Ali’nin Öncü Yanı
Sabahattin Ali, Anadolu’daki köy ve kasaba hayatı üzerine eğilen ne ilk ne de tek Cumhuriyet dönemi yazarıdır; pek çok yazar Anadolu’daki yoksulluğun, oralardaki insanların kimsesizliğinin farkına varıp İstanbul dışındaki hayata ayna tutmayı görev edinmiş, eserlerinin odağına bu sorunsalı almıştır. Bununla birlikte, Sabahattin Ali’nin Türkçe edebiyatta öncü bir yanı olduğundan söz edilebilir. Anadolu’daki hayatı eserlerinde sorunsal olarak önlerine koyan edebiyatçıların büyük bölümü Türkiye toplumundaki temel sorunu azgelişmişlik-gelişmişlik gerilimi üzerinden değerlendirmiştir. Anadolu’daki hayata ayna tutarken buradaki azgelişmişliği görünür kılmak, modernliğin buralara ulaşmamasından ötürü sefalet içerisinde yaşandığını vurgulamak istemişlerdir. Sabahattin Ali’nin eserlerinde ise meselenin özünde sınıfsal eşitsizlik yattığı açık biçimde ifade edilir. Üstelik bu sınıfsal sorun kaba bir biçimde anlatılmaz, sınıfsal yapının içindeki katmanlar, dolayımlar ve yaşadığı değişim de görünürlük kazanır onun eserlerinde.
Kuyucaklı Yusuf’ta kasabanın önde gelen ailelerinden bazılarının zaman içinde eski varlıklarını yitirmesine rağmen itibarlarının sürmesinden söz edilmesi bu nedenle ilginçtir. Roman, Sabahattin Ali’nin gençliğinde yaşadığı memleketinde geçiyor. Belli ki o yıllardaki gözlemleriyle bu saptamayı yapmış. Yazarın derdi, Anadolu’nun sınıfsal yapısının çözümlemesi değil elbette; ama Yusuf’un başına gelenleri kasabaya hâkim olan iktidar ve menfaat mücadelelerinden bağımsız olarak değerlendiremeyiz. Yusuf’un hayatında altüst oluşlara neden olan Şakir, sınıfsal konumunun sağladığı ayrıcalıklar sayesinde, adam öldürse bile başına bir iş gelmeyeceğini bilmenin güveniyle her istediğini yapabileceğini düşündüğü için Yusuf’un başına bela olmuştur. Öte yandan Şakir ve benzerlerinin hayatlarındaki çöküş hali de bazı yerde altı kalın kalın çizilmeden, satır aralarında, bazı yerde de açıkça ifadesini bulur romanda. Yusuf ise kasabadaki ortalama hayatı bile anlayamamış, içinden geldiği değerler dünyasından baktığında bu vasatla bile baş edemezken Şakir’lerin bozulmuş değerler dünyasındaki alçaklıklarla boğuşmak zorunda kalır.
Yusuf’un yabancılığıyla ve dilsizliğiyle ilgili değinilebilecek bir iki nokta daha var: Salâhattin Bey’in kızı Muazzez’e karşı hissettiklerinin karşılığı olduğunu anladıktan sonra Yusuf’un iç dünyasında kuvvetli fırtınalar kopar; ne var ki ona açılamaz, kaçıp uzaklaşması gerekiyordur. Birkaç kez bir araya geldiklerinde sessizce dinler Muazzez’i, bazen de onun konuşmasına müsaade etmez. Neden birlikte olamayacaklarını anlatması mümkün değildir; içinde bulundukları koşulların yarattığı engellerin aşılabilir olup olmadığını kendi içinde bile tartamamışken Muazzez’e bir şeyler söylemesi hiç mümkün değildir. Neden sonra, ahval değişip bir araya geldiklerinde bile Muazzez’e, ona karşı hissettiği yoğun duygulara rağmen, iç dünyasını kısmen açabilir. Birbirlerini çok seviyor olmaları konuşabilecekleri anlamına gelmiyordur. Genç kadının ağzından çıkan, “Senden korkuyorum Yusuf,” cümlesi de aralarındaki yoğun duygulara rağmen birbirlerinin iç dünyalarını bilip sezecek kadar aynı dili konuşamadıklarının bir ifadesi olarak yorumlanabilir.
Bu arada, uzun boylu konuşmamış olsalar da “kendisi gibi konuşacağına kanaat edebileceği” biri daha çıkar Yusuf’un karşısına. Çineli köylü kızı Kübra’ya karşı adını koymakta zorlandığı bir şeyler hisseder. “Bunun ne olduğunu düşünemiyor, sadece beş dakika evvel bir yabancı, uzak bir insan sandığı bu kızın baş döndürücü bir süratle kendisine doğru koştuğunu, yaklaştığını hissediyordu.” Kübra’nın cesaretinde, annesinin deyişiyle “kahpelik yapamamasında”, dürüstlüğünde, doğrudanlığında Yusuf kendi dünyasından, kendi değerlerinden –kendi dilinden– bir şeyler görmüştür, Kübra’nın boynu bükük duruşunda da ona yakın gelen şeyler vardır.
Burada bir parantez açıp Sabahattin Ali’nin gerçekleşmeyen projesinden söz etmek gerek. Yakın arkadaşı Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u bir üçlemenin ilk romanı olarak düşündüğünden söz eder.2 Üçlemenin ikinci cildinde Yusuf’un bir “kahraman eşkıya” olarak çizmeyi düşündüğünü, bu cildin adını da “Çineli Kübra” koymayı planladığını aktarır. (Boratav, Sabahattin Ali’nin üçüncü ciltte roman kişilerini Ankara’ya götüreceğinden bahsettiğini de belirtir.) Yazılamamış bu iki romanda neler olacaktı, bilme şansımız yok, ama ikinci ciltte Kuyucaklı Yusuf’un sonunda kasabadan kaçmak zorunda kalan Yusuf’un Kübra ile yollarının bir kez daha kesişeceğini tahmin edebiliriz.
Doğanın Uyum Çağrısı
Yusuf’un kasabada duyduğu yabancılığın depreştiği anlarda kaçtığı yer ise her seferinde doğadır. Kasabaya ilk geldiği sıralar sessizleşip pencereden dağlara, bulutlara bakan Yusuf, delikanlılığında da canı sıkılıp içi daraldığında ya da ne yapacağını bilemediği sıkıntılı anlarında doğaya kaçar. Böylesi anların biri ayrıntılı olarak aktarılıyor romanda. Doğa, sessiz ve uyumlu haliyle onu çeker, yalnız olmadığını duyurur önce. “Yusuf sırtını büyük çınarın gövdesine dayayarak gözlerini gecenin içine dikti. Derenin öte yakasındaki ağaçlar; şehre doğru uzanan ve üzerindeki su birikintileri yer yer parlayan çamurlu yol; zaman zaman alçalıp koyulaşan ve yükselip açılan bulutlar, birbirine karışmış, birbirinin içinde kaybolmuş gibi görünüyorlardı. Sanki tabiatta bu anda müstakil hiçbir şey yoktu. Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi.” Ne var ki kendisini evrenle bir ve bütün hissetme hali uzun sürmez. Hemen peşi sıra yeniden yalnızlık, yersiz yurtsuzluk duygusu depreşir. “Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı.” Bir süre bu yalnızlık duygusuyla cebelleştikten sonra aklına belki o anda kendisini düşünen biri olması ihtimaliyle bir parça rahatlar, gevşer. Bu ihtimal; yaşadığı sıkışmışlık, arada kalmışlık, ne yapacağını bilememe hali için ilaç değildir, hatta kararsızlığını artıran bir şeydir; ama bir başkasının o anda onu düşündüğü, istediği fikri, içini yakan yalnızlık ve yabancılık duygusuyla baş etmesi için az da olsa güç verir Yusuf’a.
Doğaya kaçarak gevşemeye, huzur bulmaya çalışan sadece Yusuf değildir. Salâhattin Bey de sağlığının kötülediği, hayatta bir amacının kalmadığını derinden hissetmeye başladığı sıralarda kasabanın dışında, dere kenarlarında, zeytinliklerde dolaşmaya çıkar bir gün. Bu gezinti de Yusuf’un doğaya kaçtığı bölümler gibi ayrıntılı olarak anlatılır ve Salâhattin Bey’in haletiruhiyesi doğayla teması üzerinden ifade edilir. Zeytinlerin arasında yürüdükçe, “Salâhattin Bey, vücudunun her tarafından kalbine doğru bir mayiin, gençleştirici, kuvvet verici bir şeyin koştuğunu hisse[der.]” Böğürtlen dikenleriyle eli çizilip kanadığında, “vücudunu senelerden beri kemiren bir zehirin de dışarı çıkıp uçtuğunu san[ır.]” Ne var ki uzun sürmez bu duygu; kırlara, zeytinlere, denize, karşıdaki Midilli adasına bakarken duyduğu ferahlık geçicidir: “Gözlerini tekrar etrafta dolaştırırken, aşağıda mor bir duman tabakasıyla örtülmeye başlayan kasabayı gördü ve irkildi. Oraya, o küçük ve çukur yere gidip gömülmek mecburiyeti ona pek acı geldi. .… İçindeki biraz evvelki genişlikten eser kalmamıştı.”
Böylece bir kez daha kasaba hayatı, oradaki ilişkiler insanın içini boğan, yaşama zevkini, heyecanını azaltan bir olgu olarak tasvir edilmiş olur. Yusuf’un yabancılığı sadece köyden gelmesinden kaynaklanmamaktadır. Salâhattin Bey köy kökenli değildir, ama namuslu bir hayat sürmek isteyen, kasabadaki ilişkiler ağından uzak durabilmek için eşraftan kimseyle görüşmeyen, bir-iki arkadaşıyla akşamları rakı içerek teselli arayan biridir. Bu hayat tarzı gençliğinde ve sonrasında bir süre idare etmiştir etmesine ama kırlara kaçtığı sıralarda artık tahammül edilmez bir hal almıştır Salâhattin Bey için. Kendisinin tersine kasabadaki varlıklı ailelerle düşüp kalkmayı pek seven eşi Şahinde ile evlilikleri boyunca anlaşamamasının da Salâhattin Bey’in mutsuzluğunda bir etkisi olmuştur. Yusuf’a olan tutkusu, onu her durumda eşine karşı savunması da Şahinde’de temsilini bulan yapmacık, şatafatlı bir hayat yerine Yusuf’la temsil edilen sade ve dürüst bir hayatı yeğlemesindendir. Ne var ki kasabanın en büyük mülki amirinin gücü bir şeyleri değiştirmeye yetmemiştir. Kasaba hayatının kendi dinamikleri, yasal ya da zorbalığa dayanan, üretim ve paylaşım ilişkileri vardır. Bürokratların, devlet görevlilerinin, ne kadar idealist olsalar bile, bunu değiştirmeye güçleri yetmiyordur.
“Bu benim işim!” dedirtecek bir şey
Kaymakam Salâhattin Bey roman ilerledikçe Yusuf’u andıran biçimde bir yabancı halini alır romanda, giderek dış dünyaya karşı lakaytlaşır. Onun lakaytlığı Yusuf’unkinden farklıdır ama. “Bunda bir lakaytlıktan ziyade, mukadderata sessiz bir mutâvaat vardı. Madem ki hiçbir şeyi değiştirmeye iktidarı yoktu, her şey evvelden çizilen yolda yürüyecekti.”
Oysa Kaymakam’la aşağı yukarı eşzamanlı olarak Yusuf da bir değişim yaşamaya başlamıştır; o sıralarda âdeta yer değiştirir baba ile oğul. Yusuf’un kendine güvenen ve dünyaya meydan okuyan tavrından eser kalmaz, giderek ondaki “yabancılık kaybolur ve etrafına katışmak temayülleri beliri[r].” Yusuf’taki değişimin nedeni, yabancı haliyle hayatını sürdürmenin imkânı kalmadığını sezmiş olmasıdır. Arzuladığı hayatı yaşayabilmesi, Muazzez’le bir yuva kurabilmesi için elinin ekmek tutması, bir işte çalışması gerekiyordur. Uzun süre ne yapacağını düşünür. “Dünyaya bir iş için geldiğini müphem bir şekilde hissediyor, fakat bu işin ne olduğunu bilmiyor ve etrafında kendisine ‘Bu benim işim!’ dedirtecek bir şey göremiyordu[r.]” Kasabadaki hayat ile kendi doğası, iç dünyası arasındaki uzlaşmaz çelişkidir bu gerilimin nedeni. “Yerini bulamamanın azabı” diye niteler bu hali romanın anlatıcısı. “Bu his herhangi bir işsizliğin verdiği can sıkıntısı veya endişeye benzemiyor, insanı gözle görülür bir şekilde eziyor ve yavaş yavaş, hayatta lüzumsuz olduğu kanaatini uyandırıyordu. Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak… Tükenmez bir sabırla bir meçhulü beklemek…”
Muazzez’le birbirlerini seviyor olmaları sorunların çözümü için yeterli değildir. Birlikte olmaya karar verdiklerinde korku içindedirler. Duydukları korku şöyle ifade edilir romanda: “Hiçbir yerden öğrenilmiş olmayan ve tabiatın henüz kendisine bağlı bulunanlara uyanık tuttuğu bir his onlara, hayatın bütün kalabalığından ve müşterek yürüyüşünden ayrılmanın dehşetini fısıldıyordu.” Oysa kasabadaki hayata katılması imkânsızdır; bunun için yeterli malvarlığı yoktur, esnaf olamaz; Kaymakam’ın damadı olarak emeğiyle geçinmesi de yakışık almayacaktır. Onun bu sorununa Salâhattin Bey bir çözüm bulur – çözüm denirse tabii! Kaymakamlıkta yazıcı olmasını sağlar damadının. Yusuf’un kişiliğine, doğasına en ters iştir belki de bu, ama başka bir yol görünmüyordur. Salâhattin Bey’in devlet memurluğunun nasıl bir şey olduğunu anlatırken söyledikleri hayli ilginç olmakla beraber Yusuf için çözülmez yeni bir muammadır. Kimsenin bir iş yaptığı yoktur devlet dairesinde, “mesele o odanın içinde beş on saat oturuvermekte[dir.]” Dünyaya bir iş için geldiğini hisseden biri için büyük bir azaptır hayatını, günün beş on saatini öyle oturarak geçirmek; ama başka seçimi yoktur Yusuf’un. Salâhattin Bey’in çokça kendi hayat çizgisinden yola çıkarak anlattıklarını dinler dinlemesine, ama aklı almaz. “Tabiatın henüz kendisine bağlı bulunanlara uyanık tuttuğu” bir başka hissin etkisiyle sessizce sorgular kendisine anlatılanları. “Hayat bu derece manasız ve insan dünyaya boş durmak için gelmiş olamazdı. Bunların hiçbirinin hakikat olmaması lazımdı.”
“İçinde Ayrıca Yaşayan Bir Başka Yusuf”
Salâhattin Bey’in ölümünün ardından bunun en azından Yusuf için hakikat olmadığı ortaya çıkar ve yazıcılıktan alınarak mal müdürlüğüne tahsildar olarak atanır. Salâhattin Bey’in ölümüyle, farkında olmadan küçüklüğünden beri kendisine dayanak gördüğü, “İstediğim gün hayatımı değiştirebilirim!” düşüncesi de ellerinden kayıp gider Yusuf’un. Öyle bir düzeni vardır ki dünyanın, bazı şeyler o denli terstir ki, Kaymakam’ın ölümüyle kasaba ile arasındaki gevşek bağın tamamen kopması gerekirken, tam tersine, kendisini daha kuşatılmış, daha bir kımıldayamaz hissetmeye başlar. Bu duruma karşı içerlenmek dışında yapabileceği bir şey de yoktur. Yine de Yusuf büsbütün kaptırmaz kendisini yeni hayatına. Yaptığı işten zevk almamak bir yana, fakir fukaradan vergi tahsil etmek için bağırıp çağırdığı sırada “içinde ayrıca yaşayan bir başka Yusuf” kendisine küçümseyerek bakmayı sürdürür ve iğrenir gördüklerinden. Büsbütün teslim olmamıştır kendisini kuşatan manasız hayata. Dışarıdan iyi-kötü bir düzen kurmuş görünse de yersiz yurtsuzluğu içeride bir yerde sürüyordur. Sonrasında olaylar da öyle bir gelişir ki, gönlündeki gibi bir düzen tutturmasının hepten imkânsız olduğu açık seçik ortaya çıkar. Romanın son cümlesi de bunun bir ifadesidir: “İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.”
Nâzım’ın yazının başında alıntıladığım cümlelerinde vurguladığı noktalar çok önemli, ama Sabahattin Ali’nin çizdiği Yusuf karakterinin iç dünyasındaki çelişkilerin ve çatışmaların da üzerinde durmak gerek. Kuşkusuz, yazı boyunca sözünü ettiğim içsel çalkantılar toplumsal nedenlerden bağımsız değil, Yusuf’un trajedisinin giderek daha da yozlaşan toplumsal yapıyla çok yakın bir ilgisi var. Yusuf, bu toplumsal yapıyla, bu toplumsal yapıyı var eden ve sürdüren iktidar ilişkileriyle uzlaşabilen biri olmadığı ve tek başına da olsa bu yozlaşmış yapının değerlerine kafa tuttuğu için “yıkıntılar”la ve “kederler”le dolu bir hayat sürmüştür. Uyumsuzluğu bir kişilik özelliğinden çok, içinden geldiği dünyanın değerleri ile yaşadığı dünyaya hâkim olan değerler arasındaki çelişkiler üzerinden görünürlük kazanır. Kuyucaklı Yusuf’un önemi ve başarısı da toplumsal yapının, kasaba ve köy gerçekliğinin bir bireyin çatışmaları, iç dünyası, yalnızlığı ve sımsıkı tutunduğu değerleri üzerinden anlatılmış olmasındandır. Romanın eskimemesini, daha ileri gidersek, bir roman, edebi bir eser olmasını, bugün de bir klasik eser olarak algılanmasını sağlayan da bunlardır.
Mehmet Ergün, öykülerini incelediği yazısında Sabahattin Ali’nin, “Bozuk düzene tepki duyan, ürünlerinde bu bozukluğun ve gerisinde yatan nedenlerin betimini yapmakla kalan, maddi nedenlerden ötürü seçeneğini somut olarak koyamayan” bir yazar olduğunu belirttikten sonra, “yine de bel bağlanacak özün nerede yattığını göster[diğini]” vurgular.3 Kuyucaklı Yusuf’ta da böyledir. Yusuf’un kasaba hayatına hâkim olan değerlerle uzlaşmak yerine bunlarla mücadele etmesi bize böylesi bir “öz”ü işaret eder. Yusuf’un kederli ve trajik hikâyesi, yazılabilseydi sonraki ciltlerde nereye evrilirdi bilemiyoruz; ama onun roman boyunca süren ve dinmeyen yabancılığı, mevcut toplumsal ilişkiler ağının hâkimiyeti sürdükçe daha insani ve eşitlikçi bir hayata dair değerleri gözetenlerin yaşadıkları ve yaşayacakları kaçınılmaz çatışmaların hikâyesi olarak da değerlendirilebilir.
1 Sanat ve Edebiyat Üstüne, Haz. Aziz Çalışlar, Bilim ve Sanat Yayınları, 1987, s. 312.
2 Filiz Ali Laslo ve Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, Cem Yayınları, İstanbul, 1979.
3 Mehmet Ergün, “Sabahattin Ali’nin Gerçekçiliği (II)”, Türkiye Yazıları, sayı 18, Eylül 1978.