Falımdan Ancak Ayrılık Çıkar
5 Kasım 2019 Öykü

Falımdan Ancak Ayrılık Çıkar


Twitter'da Paylaş
0

“Sıkıldım Nevra. Hırslarından. Hırsların uğruna yaşamayı ertelemenden. Kendini hapsettiğin çemberin bir adım ötesinde seni bekleyen başka bir hayatın var olduğunu unutmandan.”

Bir konferans için üç günlüğüne şehir dışına gitmem gerektiğini söylediğimden beri tartışıyoruz. Öfkeli sesi, duman altı olmuş yatak odasının her köşesine yayılıyor. Volta atarcasına geziniyor daracık alanda. Yüzünde esen, kederle kaynaşmış hınç dolu ifade perdesiz pencerelerden odaya dolan kasvetli karanlığa rağmen seçiliyor. Bakışlarında ürkütücü bir delilik. Bağırdıkça boynundaki damarlar belirginleşip patlayacak gibi oluyor. Çıplak, tüysüz göğüsleri her hareketinde kasılıyor. İzmarite dayanan sigarasını makyaj masasının üzerindeki küllükte söndürdükten sonra yenisini ateşliyor. Yatağın içinde usulca doğruluyorum.

“Daha fazla içme. Yeter.”

Aldırmıyor. Çaresizce susuyorum. Öncekilerin hiçbirine benzemiyor bu seferki. Kavgadan ziyade sonu belirsiz bir hesaplaşma. Daha hoyrat daha kırıcı. Dizginsiz. Sarf edilen cümleler temkinsiz.

“Senelerdir paralıyorsun kendini, Akademide yükseleceğim, diye. Elde ne var? Koca bir sıfır. Vaktinin hepsini işine adadın. Bir kocan olduğunu unuttun. Varsa yoksa yazacağın makaleler, inceleyeceğin kitaplar, koşuşturup durduğun konferanslar... Birbirimize yabancılaştık. Bunun tek sorumlusu sensin.”

“Ben...”

Cümlemi tamamlamama fırsat vermeden giriveriyor araya. Biriktirdiklerini kusmak için sabırsız, zamanında söyleyemediği her şey şimdi dilinin ucunda.

“Sen bencilin tekisin.”

Yorganı üstümden fırlatıp ayağa kalkıyorum. Karşısına dikiliyorum. Alkol kokan soluğu geziniyor yüzümde. Gözlerimiz birbirine değince gözbebeklerinde puslu bir soğukluk dalgalanıyor, sanki hiç dinmeyecek.

Sigarasız elini sıkıca kavrıyorum.

“Konuşabilir miyim?” Sesim kısık bir lamba fitili misali titriyor. İçimde kelimelerin şifasına duyduğum inanç. Onun dudaklarında alaycı bir tebessüm. Tiksinircesine kurtarıyor elini ellerimden. Uzaklaşıyor. “Bakalım neler zırvalayacaksın?”

“Ben ikimiz için çabalıyorum. Buna nasıl bencillik dersin? ”

 Söylediklerimi umursamayıp konuyu bambaşka bir yere sürüklüyor.

“Aile olabilirdik, bir çocuğumuz olabilirdi.”

“Bu konuyu kaç kez konuştuk seninle? Hazır değilim. Ayrıca bir çocuğumuz olduğunda dört duvarın arasına sıkışacak, hayallerinden cayacak olan sen değilsin.”

“Peki ya benim hayallerim?”

Serzenişi havada asılı kalıyor. Anlık bir suskunluk çöküyor aramıza. Sadece sokağın sesleri işitiliyor artık. İnsanlar, arabalar, kuşlar...

 Ağır, sakin adımlarla yaklaşıyor bana doğru. Yüzündeki tatsız ifade kırılmış, az evvelki hırçınlığı yerini olgun bir sessizliğe bırakmış. Düşünceli, dalgın. Zihninin bir köşesinde söyleyeceklerini tartıyor gibi. Bakışlarını yüzüme sabitliyor ansızın, iki kelime dökülüyor ağzından.

“Boşanalım Nevra.”

 

Sahilde bir bankın köşesine sığınmış kafamda ağırlaşanları dağıtmaya çabalıyorum. Hava bulanık. Duman rengi bulutlar gökyüzünde kümelenmiş, boşandı boşanacak. Üşütmeyen ama insanı dirilten serince bir esinti yüzümü yalayıp, yüzeyi usul usul kımıldanan denizin tuzlu rayihasını dolduruyor ciğerlerime. Yaşanmışlıklarıyla terk edilmiş tarihi Haydarpaşa öteden selam ediyor. Onun berisindeki beton binalar şehre gözdağı verircesine yükseliyor. Bir taka yol almak için sahibini bekliyor. Denizin üstünde ağır ağır hareket eden vapur hayatın keşmekeşinde sürüklenen kim bilir kaç yolcu taşıyor. Hemen yanımda oturan yaşlıca bir kadın elinde acemice tuttuğu akıllı telefonla ölümsüzleştiriyor İstanbul’un bu halini. Gözucuyla süzüyorum onu, alnında belirginleşmiş uzun çizgiler insana zamanı tutamayacağını anımsatan cinsten. Az ötedeki bankta başları öne eğik, mahzunca oturan iki genç birbirlerinin yüzüne bakmaksızın konuşuyorlar. Duruşlarında buruk bir yan var, ikisine de aynı yerden dokunan onulmaz bir derdi paylaşıyor gibiler. Benimse rahatlama umuduyla evden çıktığımdan beri kulaklarımda yankılanan acımasız ses şehrin belki de senede bir günlük sakin uğultusuna karışıyor: Boşanalım Nevra.

Kabullenemediklerim alıp götürüyor beni. Sıyrılıveriyorum şimdiki zamandan. Anılar çalıyor zihnimin kapısını: üniversitenin ikinci yılında aldığımız ortak bir derste ilk karşılaşmamız, dersin sonuna dek bakışlarımızın sık sık buluşması, aylar sonra utangaçlığını kırıp beni kahve içmeye davet ederken tavırlarında açıkça görülen ürkek heyecan, birlikte gittiğimiz bir partinin sonrasında damarlarımızda akan deli kanın körkütük esrikliğiyle ilk sevişmemiz, ertesi sabaha zerre kadar pişmanlık duymamanın verdiği dinginlikle sıcacık uyanışımız, nişan, evlilik, bitmesin diye dualar ettiğimiz macera dolu bir balayı, evimiz için eşya seçerken kapıldığımız tatlı telaş, bir ağızdan söylenen şarkılar, sevgimize adanan şiirler... Ayrılıktan söz etmenin bunca anıyı inkârdan, alçakça bir kayıtsızlıktan ne farkı var?

Düşünceler dallanıp budaklanıyor, insanı kuyusuna düşürüp daha da yıpratıyor.

Omzumda hissettiğim dokunuşla ürpererek kendime geliyorum. Yanımdaki kadın yüzüne yayılmış koyu, sıkıntılı bir ifadeyle bakıyor bana. “İyi misiniz,” diyor, tarazlı sesinde yaş almış kadınlara özgü o tanıdık anaçlık. Afallıyorum. “Ağlıyorsunuz,” diye açıklıyor bu kez. Ağlıyor muyum? Yanaklarımı yokluyorum ellerimle, avuçlarımda ılık bir ıslaklık kalıyor. “İyiyim, teşekkür ederim,” diyebiliyorum güçlükle. Yalanıma inanmamış olacak ki kırk yıllık bir tanışını teselli edercesine omzumdaki elini dizkapağıma indiriyor yavaşça.

“Bilir misiniz çok iyi el falı bakarım. Uzatın elinizi. Neşeniz bir nebze olsun yerine gelir.”

Anlam veremiyorum. Kuvvetli, yıkıcı umutsuzluk palazlanıyor ruhumda apansız.

“Bilir misiniz,” diyorum, “benim falımdan ancak ayrılık çıkar.”

Bulutlar daha fazla dayanamıyor, yağmur başlıyor. Toparlanıp kalkıyorum. Yaşlı kadın iç çekiyor ardımdan. Mahzun iki genç hâlâ aynı derdin ortağı. İstanbul bugün terk edilmiş bir kadından hallice.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR