Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Temmuz 2022

Öykü

Fasulye

Hasan Hüseyin Akkaş

Paylaş

3

2


Mavi göğün altında tek başıma, ilk defa tecrübe ettiğim hengâmenin ortasında, tahıl pazarında, bir çuvala yakın kar gibi beyaz kuru fasulyeyi satmak için müşteri bekliyorum. Beklemek zor, sabır istiyor. Etrafı izliyorum. Sağa sola koşuşturanlar, çığırtkanlar, hararetli pazarlıklar, gelen giden traktörler, simit poğaça satanlar, dilenciler, ağzı yaşmaklı az sayıda kadınlar ve çocuklar. Satabilecek miyim fasulyeyi, bilmiyorum. Biraz merak biraz da korku içindeyim.

 Yabancısı olduğum bu yere dair aklımda kalan söylentiler ya da gerçek yaşanmış olaylar var ama onları aklıma getirmek istemiyorum. Yankesicilerin kol gezdiği, sahte paranın en çok pazarda piyasaya sürüldüğünü çok duydum. Fasulyeyi satabilirsem aldığım paraya dikkat etmem gerekiyor, tabii bir de çaldırmamaya. Sıkı sıkı tembih etti babam.

Sabahın çiği kalktı, serinlik yerini yavaş yavaş sıcağa bırakacak. Bacaklarım ısınıyor. Traktörde römorkun arkasında çuvalların arasında yolculuk ederken üşümüştüm. Dişlerimin birbirine vurmasına ramak kalmıştı. Diz kapağımın altından ayak bileğime kadar buz kesmişti. Bizim memleketin soğuğu meşhurdur, poyraz yeli dondurur insanı. Gündüz ile gece arasında sıcaklık farkı çoktur. Akşam olunca ceketsiz kazaksız dışarı çıkılamaz.

Canım fasulye. Bahardan beri yağmur çamur, sıcak soğuk demeden emek verdiğimiz, sulayarak, yabani otunu temizleyerek serbestçe büyüyüp gelişmesi, iç vermesi için çalışıp çabaladığımız nimetimiz. Gösterdiğimiz bütün özene kimsenin saygı duymadığı, önüne gelenin avuçlayıp bıraktığı, çoğunlukla burun kıvırdığı, okul ihtiyaçlarımızı almak için paraya çevirmek zorunda olduğumuz emeğimiz.

Alıcı çıkmıyor, çuvala elini daldırıp göz uyucuyla bakanların alıcı olmadığını anlıyorum. Alıcı fiyatına çok takılmadan fasulyenin nerede yetiştiğini sorar, iyi pişip pişmediğini soruşturur. Birkaç alıcı çıktı ama istediğim fiyatı çoksundular, vermedim tabii. Pazarın yavaş yavaş dağılmasıyla birlikte alıcılar da çekildi. Alacaklarını aldılar belki bilemiyorum ama benim çuvalım ortada kaldı. Kısmetim çıkmadı, beklemekten başka çare yok. Tacirler geziniyor, iyice görünür oldular.

Tacirler gözlerine kestirdiler. İkide bir yokluyorlar. Aşındırma denemeleriyle bıktırmak istiyorlar. Direniyorum. Kilosu beş lira olan fasulyeye iki, iki buçuk lira teklif ediyorlar. Olmaz diyorum. O fiyata satmam, satamam. Topraktan tek tek topladığımız emeğimizi yarı fiyatına nasıl vereyim. Emeğimize acırım. "Satamazsın , pazar dağılıyor, elinde kalır. Bir çuvala yakın fasulyeyi neyle geri götüreceksin. Vesait bulamazsın," diyorlar. Dedikleri doğru. Pazar dağılıyor ama ne yapayım. Bana, aileme yazık değil mi? Babamı düşünüyorum. "Oğlum piyasa fiyatını öğrenip satamadın mı, bu kadar zor muydu?" demez mi? "Çok düşük fiyat verdiler, kıyamadım, satmadım," desem. "Fasulyeyi satacak olan köylümüz beni ortada bıraktı gitti," desem. "Koskoca adam oldun öğrenmek gerek artık alışverişi," der mi? Der tabii. Daha fazla şeyler de söyler.

Hep aynı simalar geliyor. Fasulyeyi istedikleri fiyata satmamı bekliyorlar. Ellerini çuvala sokup, bir avuç çıkarıp inceliyorlar. Kimisi küçük diyor, kimisi topraklıymış diyor. Kurtlu diyen bile çıktı. Düşük fiyata alabilmek için bahaneler üretiyorlar. Halbuki fasulye temiz, kar gibi beyaz, albenili. Ucuz alabilmek için nimeti karalamak bayağı bir tavır. Koca koca adamlar niye böyle bir yola başvururlar. Şaşırıyorum.

Hemen hepsi de orta yaşın üzerinde adamlar. Düzgün giyimlisi de var. Pejmürdesi de. Çoğunluğu sakallı. Kimisi takkeli. Gözlerini kâr hırsı bürümüş. Acımasızlar. Fasulyenin fiyatı belliyken neden yarı fiyatına hatta daha da altında bir fiyata almak istiyorlar. Her malın belirli bir fiyatı yok mu? Anlamıyorum. Hiçbirinde insaf yok. Gözlerinden belli. Film şeridi gibi gözümün önünden geçiyorlar. Uzunu, kısası, şişmanı, zayıfı.  Ticaret böyle mi yapılıyor acaba? Tacirlerin hepsi böyle midir? Karşısındaki insanı kandırmaya çalışarak mı yapılır bu iş. Bilmiyorum. Şimdilik tek bildiğim, toyluğumu fırsata çevirmek istiyorlar. Tavırlarından bunu anlıyorum. İlk defa pazarda mal satmaya çalışıyorum. İnsanları tanımıyorum. Eğer böylelerse tanımak istemem doğrusu. Babam insanları tanımak için alışveriş yapacaksın diyordu. Demek ki bunu kastediyordu.

Böyle tahayyül etmemiştim oysa tahıl pazarını. Kafamdaki şuydu: Satacağın mahsulü pazara götürüyorsun. Alıcılar geliyorlar. Fiyat belli zaten. Tekliflerini yapıyorlar. Kabul edip el sıkışıp alışverişi bitiriyorsun. Alan memnun satan memnun. Mutlu mesut evine dönüyorsun. Birkaç kere babamla tahıl pazarına gelmişliğim var. Buğdayı satıp lokantada döner yemiştik. Küçüktüm o zamanlar. Sorumluluğum yoktu. Buğdayı kısa zamanda satmıştık. Zor olmamıştı. Beceremiyor muyum acaba satış işini. Talihsiz miyim, bilmiyorum.

Umutsuzluğa düşüyorum. Satamaz da geri götürmek zorunda kalırsam ne yaparım. Çuvalı sırtlayıp köy dolmuşlarının beklediği yere götürmem mümkün değil. Çok ağır. Sıskayım, gücüm yetmez. Mesafe hayli uzun. At arabası tutsam, götürsem, yine yetişemem. Dolmuşlar öğleyin kalkar. Geç kalırım. Pazarın dağılmasını beklesem. Öğleyi bulur.

Traktör sahiplerinin çoğu mallarını satıp, mutlu mesut çoktan köylerinin yolunu tuttular. İşleri olup kalanlar, lokantalara oturup bir buçuk porsiyon döner söylemişlerdir.  Karınlarını doyurup alışveriş yapacaklardır. Adettir. Buğday pazarında mallar satıldıktan sonra lokantaya gidilir ve döner yenir. Üstüne tatlı söylenir. Tıka basa mideler doldurulmadan kalkılmaz. Şimdi döner tabağının başında olmak vardı. Yutkunuyorum.

Sabahki kalabalık dağıldı. Pazarın çevresindeki zahireciler aldıkları hububatı depolarına yerleştiriyor. Tatminkâr görünüyorlar. Seyyar satıcılar bir bir çekildi. Kalabalık yerlere doğru arabalarını itmeye başladılar. Şanslarını oralarda deneyecekler. Pazarın yeni misafiri kuşlar. Sıra onlarda. Güvercini, sığırcığı, serçesi. Telaşla römorklardan dökülen buğdayı, arpayı kursaklarına dolduruyorlar. Kenarda çeşme de var. Susayan suyunu içiyor. Tekrar gelip yeri gagalıyor. Tedirginler. Sürekli sağı solu kontrol ediyorlar. Sebebi varmış meğer. Bir adam süpürgesi, küreği ve çuvalıyla geldi. Etrafa bakındı. Süpürgesini havaya kaldırıp bir o yana bir bu yana koştu, kuşları ürküttü. Buğdayın, arpanın çokça döküldüğü yerleri süpürüp çuvalına dolduruyor. Tavuklarına götürüyordur belki, kim bilir. Kuşlar adamdan fırsat buldukça kursaklarını doldurmaya devam ediyorlar. Çevreyi izlemekle meşgulüm. Allahım ne yapacağım. Nasıl satacağım fasulyeyi.

Kuşluk vakti geldi geçiyor. Öğle olacak neredeyse. Güneş iyice kızdırdı. Yakıyor. Terliyorum. Sabah serinliğinde giydiğim ceket artık yük. Çıkardım. Hava açık, berrak. Tek tük küçük bulutlar var. Karnım gurulduyor. Sabahın köründe bir bardak çayla çökelek dürümü yemiştim. Onunla duruyorum. Annem azık koyayım demişti, kabul etmemiştim. Karnımı doyururum merak etme demiştim. Param var. Sabit köfteciden mis gibi kokular geliyor. Çayı da var. Fasulye çuvalını sürükleyerek köfteci tezgâhının yanına götürsem de karnımı doyursam. Şöyle yarım ekmek köfte, bir de ayran. Doymazsam bir yarım daha. Üstüne de demli bir çay. Olmaz mı? Olmaz. Yapamam. Köfteci pazarın kıyısında kalıyor. Tacirler çuvalı göremezler, müşteri gelmez. Geliyorlar da ne oluyor sanki. Adamlar vurguncu. Gencim diye saf da değilim ya. Satmayacağım. Ne olursa olsun, kararlıyım.

Pazar dağıldı. Bir iki ihtiyar kaldı, malını satamayan. Çuval dibinde belki nohut, belki fasulye ya da mercimek. Ellerini çekmiyorlar çuvaldan çer çöp ayıklıyorlar, karıştırıyorlar, düzeltiyorlar, yanlarından geçenlere başlarını kaldırıp, "malımı almak istemez miydiniz" edasıyla bakıyorlar. Sabırla bekliyorlar. Tacirler onlara bakmıyorlar bile. Onlarınki az. Benimki fazla. Gözleri benim çuvalda, fasulyede. Alıcı kuşlar gibiler. İkide bir sorti yapıyorlar. Çok yıpratıcılar. Yıldırmaya çalışıyorlar. Psikolojik savaş hali. Kendimi savunuyorum. "Vermem, satmam," diyorum. "Elinde kaldı bak," diyorlar. "Bu saatten sonra satamazsın, anlaşalım," diyorlar. Aldırmıyorum. "Olsun," diyorum. "Gerçek fiyatını vermezseniz satmayacağım." Birisi gidiyor, öteki geliyor. Sözleşmiş gibiler.

Birden kızgınlık kapladı yüreğimi. Önce traktörüyle tahıl pazarına geldiğim köylümüze kızdım. Sonra babama. Köylümüz orta yaşın üzerinde uyanık bir adam. O da fasulye ve diğer bakliyattan getirdi satmak için tahıl pazarına. "Senin fasulyeye kıraç toprak mahsulü, benimkine de sulu toprak mahsulü," deriz. "Talebe göre duruma bakarız. Hangisi rağbet görürse ikisine de aynı toprağın mahsulü deriz," dedi. Adamın çevresi, tanıdığı çokmuş. Birçok müşteri geldi. Çoğu kıraç toprak fasulyesi soruyordu. Vaziyeti anlayınca ikisine de, "Kıraç toprakta yetişti. Çok lezzetlidir," dedi. Tanıdığı çok olduğu için fasulyesini rahatça sattı. Benim fasulyeyi sadece birkaç kişi sordu. Soranlarla da ilgilenmedi. Tanınmak önemliymiş demek ki. Onu anladım. Diğer bakliyatı da kısa zamanda elden çıkardı. Alelacele toparlandı, parasını saydı. "Piyasayı öğrendin artık, satarsın," diyerek, beni orada bıraktı. Müşteri gelmezse ne yapacağım, satamazsam köye nasıl döneceğim, diyecektim, diyemedim. Adam diğerkam değildi ki. Umurunda mıydım? Traktörüyle sebze pazarına gitmek üzere ayrıldı.

Bu nasıl işti. Babam bu adama emanet etmişti beni. "Biraz fasulyemiz var. Oğlan da seninle gelsin de fasulyeyi satın bi zahmet," demişti. Köylümüz, "Tabii ki, ben satarım, oğlun başında bulunsun yeter," demişti. Böyle mi tutuluyordu verilen söz. Köylü hakkı hukuku bu muydu? Önce benim fasulyemi satsa ne olurdu sanki. Kendi çevresi geniş olduğu için onunki nasıl olsa satılırdı. Bu bencillik niyeydi. Acele edecek ne vardı. Benim fasulyeyi neden önemsememişti. Niye beklememişti. Sebze pazarı kaçıyor muydu?

Babam neden beni bu adamla göndermişti pazara. Adamı tanımıyor muydu? Karakterini bilmiyor muydu? İşi olmadığı zamanda kendisi satsa olmaz mıydı fasulyeyi? Niye ben? Okulların açılmasına kısa bir süre kalmıştı. "Fasulyenin parasını kitap kırtasiye masarifi için ayırdım," diyordu. Köyde şu sıra acil yapılacak bir iş yoktu. Neden işi şansa bırakmıştı. Köylümüze güvenmişti kuşkusuz. Adamın böyle yapacağını bilemezdi? Pazarı, alışverişi öğrensin diye mi göndermişti acaba beni. Bilmiyordum. Olabilirdi. Ama niye şu malum adama emanet etmişti. Kahretsin.

Artık dayanamayacağım. Açlık beni yordu. Başıma güneş geçecek. Gölge yer bulmalı, karnımı doyurmalıyım. Açlıktan bayılacağım. Çuvalı sürükleyerek sabit köftecinin önüne çektim. Hemen yarım ekmek köfte ve ayran söyledim. Tentenin gölgesinde beş dakikada yuttum. Ayranı içtim. Bir bardak da soğuk su. Kesmedi. Çeyrek köfte daha söyledim. Onu da çayla birlikte yedim. Gözümün önü açıldı. Kendime geldim. Stresim yatıştı. Şimdi daha ümitliyim. Oh be dünya varmış! Bu ne çile ya! Bir çuvala yakın fasulyeyle rezil oldum. Ensemi, saçlarımı suyla ısladım. Gölgede serinledikten sonra görünür bir noktaya çuvalı sürükledim ve beklemeye başladım.

Yaşlıca bir adam geldi. Üstü başı düzgün. Eli yüzü bakımlı. Kar gibi ak. Tacire benzemiyor. Elini çuvala daldırdı. Bir avuç aldı, inceledi. Çuvala geri attı, ellerini çırptı. Güzel fasulye dedi. Allah Allah fasulyemi ilk defa birisi beğendi. "Oğlum kaça veriyorsun fasulyeyi?" "Kilosuna beş lira istiyorum bey amca." "Çok istemiyor musun oğlum!" "Sen ne veriyorsun?" "Dört lira veririm." Düşündüm. En iyi fiyatı bu adam verdi. Allah derim. Vereyim gitsin. Elli kuruş daha istesem. Dört buçuk desem. "Amca dört buçuğa anlaşalım ha, ne dersin." "Hımmm." Yaşlı adam düşünürken birkaç tacir yine geldi. Birisi yaşlı adamın böğrüne dürttü. Adam ne oluyor der gibi dürten kişiye bakarken, bir diğerinin kaş göz ettiğini gördüm. Yaşlı adam ağız değiştirdi. "Oğlum fasulyen küçük, hem de topraklı. İki liradan fazla veremem." "Sen ne diyorsun bey amca, az önce dört lira verdin ya!" Adam cevap vermedi. Arkasına bakmadan yavaşça uzaklaştı. Bozuldum. Tam da satıyordum be! Allah kahretsin sizi! Yaşlı adam uzaklaşırken diğer tacirler sırıtıyordu.

Gözleri velfecri okuyan tacir konuşmaya başladı. "Delikanlı pazar dağıldı. Biz kaldık. Bizden başka kimse fasulye almaz. İnadı bırak. İki buçuk lira neyine yetmiyor. Ederi bu zaten." "Abi nasıl olur. Beraber geldiğimiz köylüm kilosunu beş liradan verdi. Ben nasıl iki buçuktan vereyim. Emeğimize yazık değil mi?" "O fiyat sabah fiyatıydı aslanım. O saatlerde sattın sattın, satamadın fiyat düşer. Geçti Bor'un pazarı sür eşeğini Niğde'ye, derler ya bilir misin? O misal. Bugün pazar bitti. Bizi uğraştırma. Ya o fiyata satarsın ya da başka pazara gidersin." "İyi de abi deminki yaşlı amca alacaktı fasulyeyi, niye aldırmadınız?” "Öyle olmuyor işler aslanım. O tacir değil. Biz varken kimseye mal aldırmayız. Belediyeye vergi ödüyoruz. Bir sürü masarifimiz var."

"Haydi veriyor musun?"

Başımı önüme eğdim. Yumruklarımı sıktım, öylece bekledim. Bu dürzülere pabuç bırakmayacaktım. Yavaşça kaldırdım başımı. "Satmıyorum fasulyeyi, değerini vermezseniz satmam. Elimde kalırsa kalsın, çaresine bakar, gerekirse geri götürürüm ama ucuza satmam."

Adamlar kararlılığımı görünce arkalarına bakarak sessizce uzaklaştılar. Kalbim çarpmaya başladı. İçimde bir şeyler kıpırdandı. Her şey bir başka göründü gözüme. Olduğundan daha küçük ve daha basitti. Zorluklarla mücadele etmek daha kolaydı. Çuvalı sırtlasam bir hamlede kaldıracakmışım gibi geldi. Ağzımı açtım, bir iki provadan sonra bağırdım: Fasuuuulyeee...Fasuuuulyeee...

YORUMLAR

Yankı Karaca

Tebrikler. Oldukça naif ve güzel bir yazı. Çok beğendim.

24 Temmuz 2022

Hasan Hüseyin Akkaş

Beğendiğinize sevindim, teşekkürler...

6 Mart 2023

Öne Çıkanlar

Sanat Tarihini Şekillendiren RekabetlerHenri Neuendorf
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sean Glatch

6 Mayıs 2026

Roman ve Öyküde Analoji Nasıl Kullanıl..

Mükemmellik peşinde koşmak çoğu zaman daha fazla karmaşaya yol açar ve nihayetinde kişi sadeliğe dönmek zorunda kalır.Karşılaştırma yoluyla yapılan akıl yürütmeye analoji (benzeşim*) adı verilir. Analoji daha ziyade, belli bir konudaki argümanı (X, Y’ye benze..

Devamı..

Bener Karaçor: "Her şeyi travma üzerin..

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024