Geçmişin devlet aygıtlarıyla kıran kırana mücadeleye girmekten çekinmeyen ve bu mücadele vasıtasıyla toplum nezdinde yeni bir politik dil oluşturarak bireysel farkındalığa zemin hazırlayan yazarı yok artık.
Sümerler ve Elamlar, yakıp yıkanlar.
Hakikatin hanesini paramparça ettiler – halk kederden inledi.
Kenti harabeye çevirdiler – halk feryat etti.
Kentin yüce kapılarında ölü bedenler yatıyor,
Şölenlerin kutlandığı bulvarlarında dağılmış cesetler uzanıyordu.
Çiviyazılı tabletlerden alınan bu dizeler geçmişi MÖ 7000 yılına kadar uzanan antik Ur kentinde yaşanan vahşetlerden birini anlatıyor. MÖ 2027-2003 yılları arasında gerçekleştiği düşünülen Sümer-Elam işgalinin bu çarpıcı tasviri toplumsal travmanın ilk yazılı örneklerinden biri. Ve tam olarak dört bin yıl sonra, 11 Eylül saldırılarına yanıt olarak 20 Mart 2003 tarihinde Irak’ı işgal eden Amerikan birliklerinin Ur Zigguratı’nı üs olarak seçmesi tesadüf olmasa gerek. 11 Eylül sonrası toplumsal travmaya siyasal iktidarın vermiş olduğu yanıtı en iyi özetleyense yine Irak’ta görev yapan Amerikan askerlerinden biri: “Savaş tazminatımı aldım ve eve dönünce bir sürü alışveriş yaptım. İşte bu, Amerika’nın teröristlere karşı nasıl direndiğinin resmidir.”
Desen: Joey Guidone
Güç ve kontrol duygusunun hasarlı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. İsmi ister kabile olsun ister imparatorluk, yeryüzünde nefes alıp vermiş olan her canlının siyasal iktidarlar tarafından sürekli sistematik şiddete maruz bırakıldığı inkâr edilemez bir gerçek. Bütün toplumların, dile getirilemediği için yeniden yapılandırılamayan kolektif travmaları ve her geçen gün daha da derinlere gömülen ortak tanıklıkları var. Geçmişin kan ve barut kokan politik söylemiyse artık yaratmak istediği korku iklimini terörizm, salgın hastalık, iklim krizi, gıda kıtlığı gibi çatı kavramların altına saklıyor ve korku duyan bireyin yegâne sığınağı olan dayanışma toplumunu, yeniden ürettiği hiyerarşi ve ilişkilerle onun elinden alıyor. Edebiyat bile karşılıklı fikir alışverişinden beslenen yazar dayanışmasından uzaklaşmış, giderek daha da soyut hale gelmiş ve kolektif gerçeklikten kopan bireysel travma anlatılarının hegemonyasına teslim olmuş durumda. Judith Herman’a atıfla, tekrar tekrar kurgulanan bireysel travmanın bu detaylı ve grafik anlatımı kişiyi katartik bir iyileşme fantezisine davet ederken kan, çığlık, kusma, ölüm gibi uç durumların sürekli kurgulanması hem aktarana hem de dinleyene sado-mazohistik bir orji, bir yeniden doğum ritüeli sunuyor. Oysa madalyonun öteki tarafını çevirdiğimizde intikam, bağışlama ve telafi kurgularıyla okurun güç duygusunu onarmaya hizmet eden bu anlatıların toplum nezdinde herhangi bir karşılığı mevcut değil. Çünkü kurgulanan olayın vaka niteliği, onu kolektif bir vahşet olmaktan çıkarırken asli sorumluyu –yani siyasal iktidarı– failin bünyesinde görünmez hale getiriyor.
Dolayısıyla şu vakitten sonra “Sanat toplum için midir, yoksa birey için mi” sorusunu tartışma lüksüne sahip değiliz. Zira geçmişin devlet aygıtlarıyla kıran kırana mücadeleye girmekten çekinmeyen ve bu mücadele vasıtasıyla toplum nezdinde yeni bir politik dil oluşturarak bireysel farkındalığa zemin hazırlayan yazarı yok artık. Örgütlenme bilincinden yoksun, kendi içine bakmaya koşullanmış ve yalnızlığı ölçüsünde haklılığına inanmış pek çok yazar Penguin ya da HarperCollins gibi devasa bütçelere sahip yayın tekellerinin de desteğiyle toplumdaki ideolojik çatışmaları, yolsuzluğu, kayırmacılığı ve siyasal gücün istismarını edebiyatın uzam ve mekânının dışında tutuyor. Okur talebi gibi muallak bir gerekçe söz konusu üstelik. Ama işin aslı, ortada ne gerçek anlamda bir okur var ne de okur talebi. Dünya nüfusunun milyarlarla ölçüldüğünü düşünürsek yayıncılığın kendi argümanını desteklemek için kullandığı okur talebinin karşılığı, sosyal medyanın (sözde demokrat) kamusal alanına bel bağlamış bir avuç insanın beğenisinden ibaret.
Başlıktaki desen: Carlo Giambaressi






