Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Ekim 2013

Edebiyat

William Faulkner ve Sosyal Bilinç | Dayton Kohler

Dayton Kohler

Paylaş

31

0


Döneminin öteki yazarlarıyla ortak özelliklere sahip olan William Faulkner için savaş olgunlaştırıcı bir deneyimdi. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde görev yaptı, bir uçak kazasında yaralandı, Fransa’dan dönüşünden sonra bir geçici işten öbürüne, sonra bir başkasına sürüklendi ve savaş sonrasının bildik, hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluk diliyle yoğrulmuş ilk romanlarını yazdı. Bununla birlikte, Aşk ve Ölüm1 (Soldier’s Pay) ve Sartoris adlı romanlarının, kayıp-neslin romanlarının birçok örneğinden ayırt edilmelerini sağlayan özellikleri, üsluplarının yoğunluğu ve mekân duygusuydu. Faulkner’ın kaynakları son derece yöreseldi. Sürgün eserlerinin çok olduğu bir dönemde, o, tek bir Mississipi kasabasını kendi dünyasının ölçeği olarak alacaktı. Orada bulduklarını, kendi yoğun duyarlılığının kusursuz bir dışa vurumu olan zengin, opak bir tarzda, tutku ve öfkeyle yazdı. Sosyal çöküşe ve bozulmaya olan bakış açısıyla bir manzara çizmiş ve bu manzaranın içindeki insanları, natüralist gelenek içinde güneyli bir realistten başka bir şey olmadığını gösteren imgesel bir cesaretle resmetmiştir. Faulkner’ın ilk öykülerindeki şiddet ve terör temalarını eserlerinin bütünüyle özdeşleştiren eleştirmenler, onu geç kalmış bir Poe; sanatındaki en önemli sermayesi duygusuz ve kasıtlı bir şok estetiği olan bir sanatçı olarak yaftalamıştır. Bu düşünce çizgisi yavan ve şematiktir, ama görünüşe bakılırsa oldukça mantıklıdır. Faulkner’ın bizi yıkılan şatoların içine sürüklemediği, ıssız bir fundalıktaki kasvetli bir evin içinde bizim için garip kâbuslar hazırlamadığı ya da efsanevi bir beyaz balinanın izinde maceralı bir gezintiye çıkarmadığı doğrudur! Bunların yerine, bize herhangi bir turistin de görebileceği Mississippi kırsalı –Chikasaw’da, tapusu 1822’de bir yarış atı karşılığında Jason Lycurgus Compson’a devredilen yaklaşık 2,5 kilometrekarelik alanın üzerine kurulmuş olan Jefferson kasabası; Frenchman’s Bend’in yakınındaki aşınmış tozlu yollar, taşra ambarı ve harap plantasyon evi; yer yer mısır tarlalarının bulunduğu kel çam tepeleri; yıkık dökük zenci kulübelerinin avlularına kadar uzanan, pamuk yetiştirilen, verimli ovalar– hakkında öyküler anlatır. Mississippi’nin kuzeyindeki Tallahatchie ve Yoknapatawpha ırmaklarının arasında uzanan 6215 kilometrekarelik alana yayılan Yoknapatawpha İli Faulkner’ın en iyi romanının arka planını oluşturur. Kurguladığı bu il tamamıyla kendi memleketini yansıtmaktadır. Titizlikle haritalanan ve işaretlenen bu bölge fiziksel ve sosyal anlamda her ayrıntısıyla Thomas Hardy’nin Wessex’i kadar gerçektir. Aynı zamanda, Amerikan romanında, tarihi ve talihi bakımından bundan daha kasvetli bir yer yoktur. Savaşın şiddetini yakından gören Faulkner, nesillerdir şiddetin gölgesinde olan kendi bölgesindeki yaşamda onun kopyasını bulur. Dehşet sahneleri ve kareleri, yazarın kitapları okunduktan çok uzun zaman sonra bile akıllardan çıkmamaktadır: Kutsal Sığınak’ta (Sanctuary) Popeye’nin Temple Drake adlı genç kıza tecavüz etmesi ve Red’i öldürmesi; Ses ve Öfke’de (The Sound and the Fury) Quentin Compson’un intiharı; Döşeğimde Ölürken’de (As I Lie Dying) Addie Bundren’in tabutunun yaz sıcağında günler süren bir yolculukla gömüleceği yere taşınması; Abşalom, Abşalom!’da şiddet dolu tarihin ancak Sutpen’in plantasyon evinin yanmasıyla sona erişi; Köy’de (The Hamlet)2 bir ineğe âşık olan bir geri zekâlı. Bölgenin sosyal sınıflarının –Sartorisler ve Compsonlar gibi eski köklü ailelerin torunları; at ticareti ve ambarcılık sayesinde yollarını bularak yükselen ve yeni Güney’in bankerleri ve politikacıları haline gelen topraksız, açgözlü Snopesler; dağ köylü fakir beyaz marabalar ve çiftçiler; ve “iki yüz yıl boyunca kendilerini esaret altında tutan ve başka bir yüz yıl boyunca da, kanlı iç savaşın bile onun elinden kurtulup özgür kalmalarını sağlamadığı” bir ırkla gerginlik içinde yaşayan zenciler– arasında da üstü örtülü bir şiddet vardır. Çürümüşlüğün belirtileri, çevrede ve yaşam şartlarında olduğu kadar Faulkner’ın insanlarında da bulunduğu için, başka hiçbir yazar bize bu kadar çok cinayet, intihar, tecavüz, ensest ilişki, ırklar arası cinsel ilişki ve geri zekâlılık örneği vermemiştir. Bununla birlikte, Faulkner’ı dikkatlice okuyan herkes, onun çevresindeki şiddetin hiçbir zaman sonuç olmadığını, yalnızca konunun bir parçası olduğunu anlayacaktır. Faulkner’ın konusu, çok açık bir şekilde; Güney’deki eski düzenin yıkılışı ve o düzenin soyunun acımasız ve rekabetçi bir sanayi toplumu tarafından daha da yozlaştırılmasıdır. Güneyli bir yazar olarak Faulkner, bölgesinin tarihsel çıkmazına kendini adamıştır; gerçek bir yazar olarak, bölgesinin sosyal ve ahlaki olabilirliklerini keşfetmek zorundadır. Malzemelerini tarih ve mitlerin paralelinde sunmayı seçtiği için, eserlerini dikkatsizce okuyan eleştirmenleri yanıltmıştır. Eserinin genel örüntüsünden doğan yazar, Gotik geleneğin mirasçısı olan başlangıçtaki Faulkner’dan çok farklıdır. Yazıları hem geçmişten kalmadır, hem de gelecekten haber verir; güneyli kültüre olan bağı ve o kültürün yok olma tehlikesiyle örülüdür. Tarihsel arka plana bakılacak olursa, Faulkner’ın eserlerinin asıl gerilim noktasının kökeninin, tarihsel anlamda uzak ama coğrafi anlamda yakın olan bir savaşta olduğu görülür. Kitaplarında; Appomattox’un3 gölgesi, savaş yıllarının kahramanlıklarının ya da yenilginin ızdırabının hiç unutulmadığı bir bölge boyunca uzanır. İçinde bulunulan zamanda da devam eden ve etkisini sürdüren bu geçmiş duygusu, onun eserlerinin etkileyici bir özelliğidir. Bu duygu, başka birçok şeyin yanında; yaşamı, bir ölüme adanma eylemi olarak gören karakterlerinin duygularını açıklar. 1865’te sonlanan bir ulusun tabiatından olan bu insanlar, hayaletler gibi, kabul edemedikleri bir gerçek dünya ile hiçbir zaman geri dönemeyecekleri bir kayıp dünya arasında sıkışıp kalmıştır. Örneğin Ağustos Işığı’nın (Light in August) görevinden azledilmiş papazı Hightower, Jefferson’daki Yanki cephaneliklerine saldırı sırasında ölen bir Konfederasyon süvarisi olan büyükbabasının anılarına saplanıp içinde bulunduğu zamandan kaçar. Genç bir adam olarak, vaazlarını dörtnala giden atlar ve top ateşlerinin vahşi betimlemeleriyle doldurmuştur ve karısını utanç dolu bir ölüme sürükler, çünkü kendi tohumlarının savaşta dedesiyle birlikte öldüğüne inanmaktadır. “Sayesinde nefes alabileceği, zafer ve arzu içinde yeniden tasdik edilebileceği şeyi” yalnızca savaşla ilgili hayallerde bulur. Abşalom, Abşalom!’da, Quentin Compson, uzun, sıcak bir Eylül ikindisi boyunca Bayan Rosa Coldfield’ın Thomas Sutpen ve onun kahramanlıkları hakkındaki hikâyesini dinler. Bayan Coldfield’ı dinlerken delikanlı kendisini iki farklı kişi olarak görür: “Güney’deki; 1865’ten beri ölü olan ve çenebaz, öfkeli, şaşkın hayaletlerin yurdu olan ‘Güney’deki Harvard’a hazırlanan, dinleyen, dinlemek zorunda kalan Quentin Compson” ve “Bir hayalet olmayı hak etmek için henüz çok genç olmasına rağmen Güney’de doğduğu ve orada doyduğu için onlardan biri olmak zorunda kalan Quentin Compson”. Intruder in the Dust’ın genç kahramanı Charles Mallison, ergenlik çağının krizleriyle karşılaştığında, dayısının iki yıl önce söylediklerini anımsar:

Şu anda tüm gördüğün bu. Dün yarına kadar bitmeyecek ve yarın on bin yıl önce başladı. Çünkü on dört yaşındaki her Güneyli çocuk için, bir kez değil, her ne zaman isterse, 1863’ün o temmuz ikindisinde henüz saatin ikiyi vurmamış olduğu bir an vardır; askeri birlikler kütükten yapılmış çitlerin ardında mevzilenmiştir, silahlar ağaçların arasından uzatılmıştır ve ateşe hazırdır ve sarılı bayraklar açılmak için gevşetilmiş haldedir ve Pickett,4 uzun yağlı lüle saçlarıyla ve muhtemelen bir elinde şapkası ötekinde kılıcı, gözleri tepede, Longstreet’in5 emri vermesini beklemektedir, henüz bitmemiştir, hatta başlamamıştır bile… ama başlayacaktır, hepimiz bunu biliriz, tehlikeye çok yaklaşmışızdır ve o an on dört yaşındaki bir çocuğun düşünmesinin bir esprisi kalmamıştır, bu sefer. Belki de bu sefer.

Arka plana dalışı ve İç Savaş’ın duygusal atmosferi Faulkner’ı Kon-federasyon’a ağıt yazanlardan birine döndürebilirdi; neyse ki döndürmemiştir. Onun görevi; nedeni oluşturan trajediyi ve gerçekleşen şeylerin akıldışı zalimliğine dair bir bilinci Güney mitinin bozulmuş çerçevesine geri yüklemektir. Sonuç olarak Faulkner, romantik-zihniyetin Güney bilincine sorgusuzca yaslanmaz. Onun eserleriyle ilgili birçok görüş ortaya atılmıştır, ancak bunlardan en iyisi Malcolm Cowley’nin Portatif Faulkner adlı eserin giriş kısmında yazdığıdır. Bu kitap iki nedenden dolayı önemlidir. Bunlardan ilki, Faulkner’ın romanlarının ve kısa öykülerinin tarihsel perspektifini resmeden seçmelerdir; ikincisi de, editörün, Faulkner’ın tüm kitaplarında geçerli olan motif ve tema bütünlüğünün izlerini ayrıntılı bir şekilde sürdüğü, zekice yazılmış eleştirel denemesidir. Cowley’nin belirttiği gibi; Faulkner, Güney’in muazzam bir mitini iki farklı biçimde özenle işlemektedir. İki farklı çalışma yapmıştır. Bunlardan “ilki, âdeta mitsel bir krallık olan ancak eksiksiz ve tüm ayrıntılarıyla ‘yaşayan’ bir Mississipi ili yaratması; ikincisi de, Güney’e dair bir kıssa ya da efsane biçiminde olan Yoknapatawpha İli tarihini yazmasıdır.”Faulkner’ın mit yazarlığı “belli ki, ülkenin Ohio’nun güneyinde kalan kısmının tarihini yazmayı, Kızıl Damga’nın6 Massachussetts’in tarihini anlatmayı hedeflediğinden daha fazla hedeflememiştir.” Ancak yine de önemli bir başat simgedir ki bununla güneydeki yaşama dair oluşturduğu resme manevi incelik ve çarpıcı etki verir. En geniş anlamıyla, Cowley’nin yorumuna göre, Faulkner’ın miti aşağıdaki satırlarda belirtildiği gibidir: Güney’e ilk yerleşenler, Sartorisler ve Compson’lar gibi aristokrat aileler ve Thomas Sutpen gibi herhangi bir köklü ailevi altyapısı olmayan hırslı insanlardır. Arazilerini Kızılderililerden almış, çocuklarına kalıcı bir sosyal düzen kurabilmek için kararlılıkla evlerini inşa etmiş, tarlalarını ekmişlerdir. Ancak kölelik sistemini kabul ettikleri için, planlarında bir suç unsuru, yaşamlarında ve hatta arazinin kendisinde bir lanet vardır. Dıştan fetihler –İç Savaş– eski düzeni yıkmıştır. Hayatta kalanlar, geleneksel anlamda yeniden inşa etmeye çalışmış, ancak cesaretten ve babalarındaki doğruluktan yoksun oldukları için içten çürümüş ve bozguna uğramışlardır. Yeni bir istismarcı sınıf –İç Savaş günlerinin fırsat kollayan Snopesleri– ortaya çıkmış ve heybeliler7 ile birlikte, ekonomik güç ve laf cambazlığı sayesinde iktidarı ele geçirmişlerdir. Kendilerini Snopeslerin taktiklerini kullanmaktan alıkoyan ilkelere sahip olan ve nakit gelirden başka tüm ekonomik değerlerin anlamsız olduğunu düşünen Sartorislerin ve Compsonların torunlarıysa işlerini ya da nüfuzlarını kaybetmiştir. Bu nedenle, Sartoris’teki sinirli genç gazi gibi, çıkışı, hızlı yaşam ve şiddette bulurlar. Quentin Compson’un babası gibi, kendilerini alkol ve ironiye verir ya da annesi gibi sönük bir soyluluk taslarlar. Ya da Quentin’in kendisi gibi yaşamlarına kendi elleriyle son verirler. Tıpkı Jason Compson gibi, içlerinden pek azı ilkesiz Snopes dünyasını aynen alır ve kuzeyin finansal kapitalizminin yandaşı haline gelir. Faulkner’ın miti, bir geleneksel düzenin çözülüşünün ve yeni bir toplumun birikmiş düşmanlık, nefret, açgözlülük ve suç miraslarıyla büyüyüşünün öyküsüdür. Faulkner’ın on sekiz kitabı da, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde, bu mitin daha geniş bir dünyayı bile içine almaya yetecek kadar geniş olan çerçevesine uygundur. Eserlerindeki daha derin konular nadiren bölgenin ve yerel tarihin özel koşullarıyla sınırlıdır. Romanı, sosyal karışıklık ve ahlaki kısırlık içine düşmüş bir bölgeyi ve halkı yansıttığı için, zamanımızın büyük sorunlarına da değinir. Quentin Compson’ın babası gibi, Faulkner da “farklı koşulların dünyasını; daha basit ve bu yüzden öz, daha geniş ve daha destansı olan ve bu nedenle insanları da daha yiğit, küçültülmemiş ya da büyütülmemiş ama farklı ve sade kişiler olan, bir yığından rastgele çekilip dağıtılmış ya da bir araya getirilmiş perişan yaratıklar olmak yerine bir kez sevme ya da ölme yeteneği bahşedilmiş kişiler olan bir dünyayı” anımsayabilir. Eğer yanılmıyorsam, Faulkner bizim zamanımızın –sosyal çöküş ve geleneksel ahlakın çürümüşlüğüyle mimlenmiş bir çağın– keşmekeşi hakkında yazmaktadır. Onun Yoknapatawpha İli, Güney’in küçük evreninden daha da fazlasıdır; Yoknapatawpha, insanın kaderinin coğrafyasında bir pusula noktasıdır. Abşalom, Abşalom! Yoknapatawpha dizisindeki kilit romandır. Çünkü bu eserinde Faulkner, o zamana kadar bir kitabından öbürüne geliştirmiş olduğu temaların çoğunu bir araya getirmiştir: Güney’deki eski düzen, geleneksel kölelik düzeni ve ondan doğan kötülükler, fakir beyaz adam, ensest ilişki, beyazlarla zencilerin melezleşmesi, kardeş katli, toplumsal utanç ve suçluluk, sosyal çürüme. Abşalom, Abşalom! trajik ve zaman zaman da olağanüstü bir öyküdür. Gerçeği aramak için derinlere indikçe yapı bakımından karmaşıklaşır. “Bana Güney’i anlat,” der, Quentin Compson’ın Harvard’daki Kanadalı oda arkadaşı Shreve McCannon. “Nasıl bir yer?” Böylece Quentin, Thomas Sutpen’in hikâyesini ve bir plantasyon hanedanı kurmak için yaptığı hırslı planı anlatmaya başlar. Sonradan Sutpen’in beyaz oğlu tarafından öldürülecek olan yarı zenci oğlu Charles Bon’u reddetmesiyle başarısızlığa mahkûm olan bir plandır bu ve Sutpen’in kendisinin Wash Jones’un tırpanının altında can vermesiyle sona erer. Wash Jones gecekonducu, yoksul bir beyazdır. Umutsuzluk içindeki Sutpen, beyaz bir erkek varise sahip olmak için geç yaşında Jones’un torunuyla ilişkiye girmiştir. Sutpen’in kanından gelenlerden hayatta kalan tek kişi, Sutpen’in hiçbir zaman kabullenmediği yarı zenci oğlu Charles Bon’un torunu olan ve Jefferson halkının oğul Sutpen’in melez soyu dedikleri Jim Bond’dur. Hikâyenin sonunda, “Bana bir şey daha söylemeni istiyorum,” der Shreve. “Niçin Güney’den nefret ediyorsun?”

“Nefret etmiyorum,” dedi Quentin çabucak, bir çırpıda, hemencecik; “Güney’den nefret etmiyorum,” dedi. Nefret etmiyorum diye düşündü, New England’ın demirden karanlığında, soğuk havayı hızlı hızlı solurken; Etmiyorum. Etmiyorum! Nefret etmiyorum! Nefret etmiyorum Güney’den!

Quentin’in can çekişircesine verdiği yanıt, Faulkner’ın kendisinin de güneyli yaşama karşı hissettiği sevgi ve suçluluk karışımı duygularını ele veriyordu. İlk okuyuşta, bu kasvetli ve zaman zaman da yıkıcı öykünün, neredeyse anlatıcısının çaresiz bilincini etkilediği kadar kuvvetli bir şekilde yazarın zihnini meşgul etmesinin nedenini merak ederiz. Quentin’in zihninin Sutpen ve onun planındaki hatalarla meşgul olmasını anlamak yeterince kolaydır. Çünkü bu şiddet ve çürüyüşün kronolojik tarihi, birçok bakımdan Quentin’in kendi ailesinin bozuluşuyla paraleldir. Ancak Faulkner’ın romanın dramatik gerilimine ve korkunç sonlu atmosferine ilgisini anlamak o kadar kolay değildir. Kitaba geri dönersek, planlı olarak gizemselleştirilmiş olay örgüsü açıklanıp uygun zamansal dizge bulununca, yazarın çarpık metafor ve simgelerinin ardında, bütünüyle gerçekçi ve mekanik olan kısımları çıkarılmış bir güney tarihi iskeleti olduğunu görürüz. Abşalom, Abşalom! eski düzenin; onun kökeni, kusurları, muhalifleri ve yıkılışının öyküsüdür. Ancak bu malzeme, sanki Faulkner geleneksel değerleri yalnızca kahramanlıklar bakımından ele alıyormuş ya da onları yalnızca savaşın, yozlaşmanın ve suçun şiddet imgelerinin saldırısı altında görüntülüyormuş gibi sunulur. Eski yaşam tarzının, onu yaratan kişileri memnun edip etmediği ya da dıştan mı yıkıldığı yoksa içten mi çürüdüğü –ki Faulkner içten çürüdüğünü düşünür– nispeten önemsiz konulardır. Asıl önemli olan; geleneksel düzenin, insanların sosyal ve beşeri sorumluluklarını kabul etmelerini sağlayan erdemleri ve yükümlülükleri tanımladığı ve yaptırımları belirlediği gerçeğidir. Faulkner’ın “Ayı” adlı kısa öyküsünde anlatmaya çalıştığı gibi, bu eski düzen, o dönemde insan çabasının zahmete değeceğini gösteren bir doğruluk anlayışı oluşturmuştur. Yazar, Sartorislerin dünyasının bir zamanlar neyi simgelediğini bildiğinden, modern Güney ile ilgili görüsünü, katı bir gerçekçilik ya da alaycı bir nüktedanlıkla sunabilmektedir. Yarattığı Yoknapatawpha efsanesini içinde bulunulan zamana aktarırken Sartorislerini, Compsonlarını ve McCaslinlerini, üyelerinin çoğu sefil, açgözlü (Jason Compson gibi), ahlaki algıdan yoksun maceraperest (Temple Drake gibi) ya da endüstriyel sistemin varoşlarının ve Memphis cehenneminin defolu ürünü (Popeye gibi) olan Snopesyen bir topluma olan ilkesel mesafeleriyle yargılar. Madalyonun bir de öbür yüzü vardır elbette. Faulkner’ın kendisi, geleneksellik karşıtı bir toplumda bir gelenek yazarıdır ve insan davranışındaki uygunluk ya da yükümlülükle ilgili kabul edilmiş kalıpların ardındaki değerlerin farkında olan bir sosyal bilinçten yanadır. Romanlarının çoğunda, sosyal sorumluluğu ya da ahlaki iradeyi simgeleyen en azından bir karakter vardır – Kutsal Sığınak’taki Benbow, Ağustos Işığı’ndaki Byron Bunch ya da Köy’deki alaycı, dikiş makinesi satıcısı Ratliff. Bu karakterler yapılan bazı haksızlıklara seyirci kalamadıkları için, sonuçta hüsrana uğramaları kesin bile olsa, insanlığın durumuyla sorumlu bir şekilde ilgilenmeye gönüllü olur. Uğraşıp didinirler ama sonuçta kaybederler: Tecavüz ve cinayetle suçlanan masum ve korkmuş bir kaçakçıyı kurtarmaya girişen ancak sınıf önyargısı ve politik aldatmacalar sonucu hüsrana uğrayan Benbow ya da hırsına yenik düşerek sonunda hayal kırıklığına uğrayan zeki ve şefkatli gözlemci Ratliff. Faulkner’ın Güney miti eski düzenin ahlaklı olduğunu, ancak korkunç doğası nedeniyle bozulmaya uygun olduğunu gösterir. The Unvanquished’te (Yenilmez) açıklayıcı bir bölüm vardır. Bayan Rose Millard –hem torunu genç Bayard Sartoris ve hem de onun oyun arkadaşı ve bakıcısı Zenci Ringo için “Büyükanne” – Yanki birliklerinden katırları almak için sahte talep yazılarını kullanırken, hayvanları satarken, affedilmek için dua ederken ve paraları yoksul bir kasabaya dağıtırken soyunun ve sınıfının yükümlülüklerini yerine getirdiğini düşünür. Başlangıçta at tüccarı Ab Snopes, Bayan Millard’ın Yanki levazım subayına karşı savaşında yararlı olur. Ancak sonradan onu bencilce bir iş için kandırır ve Grumby adlı fırsatçı, kadını öldürür. “Onu öldüren Grumby ya da Ab Snopes değildi,” der Ringo. “Onu, o katırlar öldürdü. O ilk gelen katırlar, beleş aldıklarımız.” Sartorislerin dünyasında olanlar, her yerde olabilirmiş gibi görünüyor. Köy’de, Ab Snopes ve akrabaları Frenchman’s Bend’e gelir. Bu köyün insanları aristokratlar ya da fakir beyaz adamlar değil, kendi geçimlerini sağlayan dürüst çiftçiler ve esnaflardır. Ab, daha önce ahırları yaktığı konusunda kötü bir şöhrete sahip olduğu için bu köyün insanlarının arasında dokunulmazlık kazanır ve sonra oğlu Flem, Varner’ın dükkânında tezgâhtar olarak işe başlar. Ailenin öteki üyeleri köyü ele geçirmeye başlar. Hepsi de, Frenchman’s Bend’in ekonomik, sosyal ve ahlaki yaşamını, parçalayıp yutacak hiçbir şey kalmayana dek kemirir. Daha sonra da Jefferson ilçesine taşınırlar. Kutsal Sığınak’ta, Flem Snopes, bir bankanın müdürlüğünü Bayard Sartoris’ten devralmıştır. Clarence Snopes de, yolsuzluk ve suistimal sayesinde semiren bir eyalet senatörüdür. Faulkner’ın dünyasında yoksul beyazlar ve zenciler, sıklıkla kendi sınıflarının en iyileri için bile imkânsız olan sosyal ve ahlaki sorumluluk seviyelerine çıkar. Kuşkusuz bu durum “Yaşlı Adam’da (“Old Man”) bir Mississippi Irmağı taşkını sırasında hiç tanımadığı bir kadın ve kendisinin bile olmayan bir tekne için tehlikelere ve felaketlere cesaretle göğüs geren adsız mahkûm için doğrudur. Döşeğimde Ölürken de bir başka münferit ve sürekli çabanın öyküsüdür ki bu çabanın sayesinde Bundrenlar, yoksulluk ve cahillikleri yüzünden ötekilerle aralarında açılan kültürel uçurumu kapatır. Addie Bundren, ailesinden bedenini gömülmek için Jefferson’a götürmesini ister. Bu isteğiyle ailesine, bu görevi yerine getirmeleri için, tabutunun ilerleyişi ahlaki görev ile umursamaz doğa arasında bir çekişme haline gelene dek, tüm güçlerini harcamalarını ve köylülere özgü azimlerini göstermelerini gerektiren bir görev yükler. Öykünün sonunda yaşlı Anse Bundren kendi alışılagelmiş seviyesine geri döner. Onun yeni eşiyle evliliği, ironik komedisel bir dokunuştur. Ancak Anse, kendisini kısa bir süreliğine sınıfının ortalama durumunun üstünde bir seviyeye çıkarmıştır. Faulkner’ın zencileri, bir sosyal düzensizlik ve ahlaki bozuluş sahnesindeki sabır ve sebatın simgesidir. The Unvanquished’te, Bayard Sartoris ile birlikte, ırksal ve sosyal eşitsizliklerin unutulduğu kayıtsız şartsız bir arkadaşlığın olabilirliğini kanıtlayan Ringo; Ses ve Öfke’de, Compsonların kendilerinin bile artık tanımadığı yükümlülükleri yıllarca sürdüren yaşlı aşçı Dilsey; ya da “Ayı”da, genç Ike McCaslin’e “acıma ve alçakgönüllülük ile tahammül ve sabır” kavramlarını öğreten, eski erdemlerin koruyucusu ve arazisinin kölelik sisteminin günahlarıyla lekelendiğini düşündüğü için kendisine miras kalan plantasyonu sonradan başkasına bırakan Sam Fathers gibidirler. Faulkner’ın zencilere karşı davranışları her zaman duygudaşlık düzeyinde olmuştur. Sürekli, kölelik sisteminin eski düzenin laneti olduğunu ve zencilerin, beyaz adamla birlikte, ırklar arasında eşitsiz ve çoğunlukla acımasız bir ilişki yaratan bir sistemin kurbanları olduğunu savunmuştur. Yazar, zencileri, beyaz Güney’in cezasını çekmek zorunda olduğu miras kalan suçun simgeleri, somut örnekleri olarak görmüştür. Ayı’da, “Kabul edelim ki laneti bölgeye benim insanlarım getirmişlerdir,” der Ike McCaslin, “belki de bundan dolayı torunları tek başlarına, lanet kaldırılıncaya kadar –direnmeden, savaşmadan– belki de sadece dayanabilir ve daha uzun süre bunu yaşayabilirler. Sonra sizin insanlarınızın sırası gelecek, çünkü biz hakkımızı cezamızı ödeyerek kullanmış olacağız.” McCaslin, birden fazla öyküde Faulkner’ın bir bölgenin sosyal ahlakı için konuşan sözcüsü olmuştur. Eğer zenciler, Faulkner’ın Güney için çizdiği resimde düzenin ırklar arası cinsel ilişki için bir öğesini oluştursaydı, ki o halde ırksal karışım kutsanırdı, o zaman sosyal sorumsuzluğun başlı başına bir kanıtı olurdu. Abşalom, Abşalom!’da, Charles Bon’un gelişi, Sutpen Yüzlüğü’ne,8 beyaz sürünün arasına karıştırılan bir kara koyun tehdidinden daha çapraşık bir felaket öğesi getirir. Charles’ın, Thomas Sutpen’in oğlu olduğunu kabul ettirmekteki kararlılığı; tek sonucu Sutpenlerin evinin yarım yüzyıl sonra yıkılması olan bir dizi felaketi tetiklemiştir. Ağustos Işığı’nda melezleşme sorunu farklı bir şekilde ortaya koyulur. Zenci kanı taşıdığını bildiği için psikolojik anlamda yolunu şaşırmış, çocukluğunda ırkçı önyargıyla aşağılanan, Protestan fanatizmiyle sindirilen Joe Christmas, tek vücutta savaşan iki farklı kanın kurbanıdır. Joe’yu toplum biçimlendirmiştir ve erkekliğinden son kalanları kurtarmak için, kendisinin yaşamsal etkinliklerini hayvansal dürtülere indirgeyen bir kadını öldürdüğünde aynı toplum onu kötüler. Intruder in the Dust’ta, Lucas Beuchamp’ın bir zenci ya da beyaz adam olarak değil, yalnızca bir insan olarak doğruluğunu koruma çabası şiddet ve kuşkuyla dolu bir sosyal duruma yol açar. Modern Güney’de zenciler hakkında bir eser olan Intruder in the Dust, Güney insanının sosyal ahlakına yöneltilen bir başka sorgulamadır ancak diğerlerinden bir farkı vardır. Önceki kitaplarında Faulkner güneyli bilincin çöküşünü yazmıştır. Bu romandaysa onun yeniden doğuşuna dair umudu dramatize eder. Hem bir sanatsal roman hem de bir sosyal belge olarak Faulkner’ın eserlerinde her zaman bulunmayan temasal ve biçimsel bir doğruluk içerir. İlk cümle bir cinayetin işlendiğini bildirir ve bu şiddet eyleminin özel önemini belirtir. Vinson Gowrie, yani maktul bir beyazdır ve cinayetten tutuklanan Lucas Beauchamp siyahtır. Ertesi gün öğle vakti şerif zanlı Lucas ile birlikte Jefferson’a ulaştığında berber dükkânı ve bilardo salonu çoktan seyircilerle dolmuştur. Onlar Pine Hill kasabasından gelecek Gowrieleri beklerken, Jefferson’ın öteki sakinleri toplu şiddet olasılığını görmezden gelir, zencilerse evlerinde, kapalı kapılar ardında bekler. Roman birçok noktada, kalabalığın öfkesinin patlamasına ve linç etme girişimine işaret eder ancak Faulkner, sonuçta kitabı şiddet hakkında olmadığı için temasının şiddet öğesini kontrol altında tutar. Intruder in the Dust, on altı yaşındaki Charles Mallison’ın, insanlığının yükümlülükleriyle tanışmasının ve bütün bir toplumun, Güney’deki beyaz adam ve zencileri ayrılmaz bir şekilde birleştiren tarihin bu ironisine katılmasının öyküsüdür. Bu romandaki kurgu ve bakış açısı Faulkner’ın kendi dünyasına karşı tutumunu tanımlar. Önceki kitaplarda büyük çoğunlukla o ve onun başkişileri tek parça olarak birleşmiştir çünkü aynı duygusal ve ahlaki iklimde var olmuşlardır. Abşalom, Abşalom!’daki Quentin Compson buna iyi bir örnektir. Ancak Intruder in the Dust’ta, Faulkner, bölgeye olan duyarlılığıyla, yazılarının kaynağı olan mizacının gözlemci ve eleştirici parçalarının arasındaki bağı çözen bir ayırma ilkesine ulaşır. Genç kahramanını bir fiziksel eylem dünyasına daldırır ve fiziksel eylem, romanın geniş sembolizmi için esas olan sosyal ve ahlaki değerleri açığa çıkardığında, delikanlının avukat amcası gerekli açıklama ve yorumları yapmak için hazır beklemektedir. Bu nedenle gençliğin saflığı ve erişkinliğin sezgisi görme yetisinin iki farklı açısını oluşturur. Bunlardan biri yaşamı olmasını istediği gibi görürken, öbürü gerçekte olduğu gibi görür. Faulkner, içinde asıl konunun gelişeceği bir şiddet ortamı yaratmanın yanında; bir ortak suç, utanç ve ceza çekme durumunun içinde yer alan küçük bir grup insanın arasındaki ilişkileri keşfetmek için bilinçli olarak dokunaklı bir olay örgüsü kullanır. Lucas Beauchamp’ın tutuklanması öyküye devinim kazandırır. Lucas edilgendir; masum olduğunu iddia eder ancak kendisini savunmak için gerçek bir çaba göstermez. Çünkü onun işlevi neredeyse tamamen simgeseldir. Ike McCaslin gibi, o da çiftçi Carothers McCaslin’in torunudur. Köle soyundan gelse de, direngen bir aile gururu vardır. “Bu yeni halktan değilim,” der taşralı bir kabadayıya. “Eski kafiledenim ben. Ben bir McCaslin’im.” Silindir şapkası, frağı ve sosyal sınıfın simgesi olan piştovu büyükbabasından kalmadır. Yalnızca beyaz erkek akrabası Carothers Edmonds’ın anne tarafından kalma bir arazisi vardır. Lucas, modern Güney’in bölünmüş toplumudur, siyahı ve beyazıdır. Genç Charles Mallison’ın Lucas ile ilişkisi alışılmamış biçimde karmaşıktır. Birkaç yıl önce kasım ayında yapılan bir av gezisinde Charles buz gibi soğuk bir dereye düşmüştür. O sırada Lucas ortaya çıkmış, güçlükle kıyıya çıkan çocuğu izlemiş ve sonra da onu zenci kulübesine götürerek yiyecek vermiş ve ağırlamıştır. Delikanlının başına gelen olay bir açıdan dinsel bir öneme sahiptir. Bu vaftizdir; bencil bir adamın simgesel ölümü ve yeni bir cemaate katılışıdır. Yılın ölü sezonu olması ve Lucas’ın kulübesinde ikram edilen yiyecek olayın simgeselliğine eklenir. Bununla birlikte, bu deneyim bir başka açıdan sosyal sorunlara neden olur. Charles Mallison, Lucas’ın görünüşte umursamaz olduğunu hisseder ve onun parayı geri çevirmesi delikanlının ırksal üstünlük iddiasını çürütür. Zencinin tutuklandığını duyduğunda, ilk tepkisi kaçmaktır. Ancak ödenmemiş bir borcun yükümlülüğü kendini hissettirir ve çarpık ırk anlayışının aşağılanmış olmasının utancı, sosyal şiddetin açığa vurduğu gibi zayıf bir ahlaki iradenin utancıyla özdeşleşir. Charles’ın siyah bir arkadaşı ve iyi bir ailenin evde kalmış kızıyla birlikte kasaba mezarlığına giderek, onu öldüren kurşunu bulmak için Gowrie’nin cesedini çıkarması, yaşlı bir zencinin suçsuzluğunu kanıtlamak kadar, kendisinin ve içinde yaşadığı topluluğun ahlaki iradeye ve sosyal bilince sahip olduğunu yeniden gösterebilmek içindir. Sonuçta, sosyal ahlak açısından bir beyaz adamın bir zenci tarafından öldürülmesinden bile daha yıkıcı olan ikinci bir cinayet kanıtıdır. Intruder in the Dust’ın geri planındaki şiddet öğesi, kardeş katlidir; romanda işlenen sosyal ve ahlaki konular, dolaylı bir anlatımla Amerikan tarihine değinmektedir. Charles Mallison’ın Jefferson’da avukat olan dayısı Gavin Stevens, Güney’in liberal vatandaşlarından biridir. Daha önce, Ağustos Işığı ve Kurtar Halkımı Musa’da (Go Down, Moses) ortaya çıkmıştır ve Duman’da (Knight’s Gambit) başkişidir. Bu kitap, Gavin Stevens’ın, Güney yaşamının ters akıntıları ve geri dönüşleri arasında, adaletin belirsiz yolundan gittiği öykülerden oluşan bir derlemedir. Lucas’ın içinde bulunduğu durumu anlamaktadır. Bununla birlikte, kendi görgüsü ve eğitimi nedeniyle, nedenlere ve olaylara bağlı kalmak zorundadır. Ancak, kuzeninin korkusuzca ve umutsuzca girişimlerinin ahlaki değerini ilk anlayan kişi de odur. “Bunun için yaşlı bir kadın ve iki çocuk gerekiyordu; merhameti ve inanılmayı hak eden, zor durumdaki yaşlı bir adam tarafından söylenen doğruya yalnızca doğru olduğundan inanmak için. Onlardan hiçbiri kendisine inanmıyorken bile merhamet gösterebilen birine inanmak için.” Bir Güneylinin, konuşma sanatına olan sevgisi ve akıllı bir adamın, olayların doğasına dair sezgisiyle Steven, Güney’in homojenliği ve vatandaşlarının bölgenin sorunlarını yardım almadan ya da engellenmeden çözme hakkı olduğu düşüncesini hararetle savunur. Lucas Beauchamp’ın –siyah ırkın– er geç özgür olacağını, köleliğin kalkacağını söyler ısrarla. “Ama gelecek salı olmayacak. Yine de Kuzey’deki insanlar, bir paragraflık yazının basit bir oylamayla onaylanmasıyla gelecek pazartesiye bile çekilebileceğine inanıyorlar… Tek söyleyebileceğim; bu bizlerin, Güney’in adaletsizliğidir. Cezasını çekmeliyiz ve kendimiz iptal etmeliyiz.” Bayan Habersham, sınıf yükümlülüğünün farkında olan bir başka karakterdir. Postayla ısmarlanmış ucuz elbiseler, ama kırk dolarlık el yapımı ayakkabılar ve on beş dolarlık eldivenler –temsil ettiği sınıfın simgesi– giyen yaşlı bir kadındır. Eski düzende belirli bir kalite düşüncesini temsil eder. Rose Millard’ın İç Savaş sırasında Yanki katırlarını çalıp satmasıyla aynı nedenden dolayı –kendisinden daha çaresiz olanları korumak için– Vinson Gowrie’nin cesedinin çıkarılmasında yardımcı olur. Başka karakterler de vardır Yoknapatawpha sahnesinden: şerif; bir zenciyi savunarak hayatını riske atmaya gönlü olmayan ancak yine de hayatı riskte olan gardiyan, çamlı tepe bölgesinden gelen ve Bayan Habersham’ın simgelediği kaliteden yoksun oldukları için tıpkı zencilerin geleneksel rolünden nefret ettikleri gibi onlardan hoşlanmayan Gowrieler. Bu karakterler hep birlikte, soyut bir varsayımın çerçevesi içindeki değil, gerçek bir dünya içindeki sosyal ilişkilere ve ahlaki kaygılara hayat verir. Bir roman yazarı olarak William Faulkner, her zaman kendi bildiğini okumuş, eleştirel fikirlere ve genel duyarlılıklara kayıtsız kalmıştır. Ama yine de, yalnız konumunu, Güney’in sosyal bilincini açığa çıkarmakta bir strateji ve üstünlük sağlayan bir yer haline getirmiştir. Onun Yoknapatawpha Kasabası, içinde bulunduğumuz dünyanın bir parçası; Jefferson’ı da ahlaki evrenin coğrafi merkezidir.

İngilizceden çeviren Yonca Yalçın Çakmaklı

 1 1968 yılında Vahdet Gültekin tarafından Türkçeye bu adla çevrilmiştir. (ç.n.) 2 Deniz Ilgaz tarafından Köy adıyla Türkçeye çevrilmiştir. (ç.n.) 3 Amerikan İç Savaşı döneminde yaşanan son çarpışmalardan biri (9 Nisan 1865). (ç.n.) 4 Pickett: Nöbetçi asker, savaş alanında ön hatta yer alan gözcü askerlere verilen ad. (ç.n.) 5 Longstreet: Amerikan İç Savaşı’nda Konfederasyon Generali. (ç.n.) 6 Nathaniel Hawthorne’un bu adla Türkçeye çevrilen romanı. Orijinal adı The Scarlett Letter’dır. (ç.n.) 7 Kaynak metinde “carpetbaggers” olarak geçen bu lakap İç Savaş sonrası siyasi ya da maddi çıkar elde etmek için Güney’e giden ve eşyalarını heybelerde taşıyan Kuzeylileri tanımlamak için kullanılmaktadır. (ç.n.) 8 Sutpen Yüzlüğü; Thomas Sutpen’in Tallahatchie Irmağı ile Yoknapatawpha İli arasında uzanan yüz mil karelik verimli düzlüğe verdiği addır. (ç.n.)
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Babil Matematiğinin İhtişamıMark Ronan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gökhan Güvener

16 Temmuz 2025

Verem: Dünyamızı Değiştiren Hastalıkla..

Verdi'nin La Traviata operasındaki Violetta ile Puccini'nin La Boheme operasındaki Mimi, genç, uzun boylu, ince, soluk yüzlü, dudakları ve yanakları kiraz kırmızısı güzel kadınlardır. Ancak hem Mimi hem de Violetta'da zamanın gizemli hastalığı verem vardır. ..

Devamı..

Light İçecekler

Gökhan Güvener

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024