Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Nisan 2018

Öykü

Fleur Jaeggy • Kadersiz

Fleur Jaeggy

Paylaş

27

0


Hem zaten ondan nefret ediyordu. Marie Anne akşama kadar, gerektiğinden fazla budamayla uğraşmıştı. Öfke nöbetlerine kapılıyordu. Özellikle temizlik yaparken. Toprak yumuşaktı, yağmur yağmıştı. Ve kirli duruyordu. Bahçe aslında bir avluydu, güneş toprağa nüfuz edemiyordu. Isı sanki bir şeyden şüphe duyup bahçeyi çeviren duvarın dışında kalıyordu. Küçük bir bahçeydi. Rutubetliydi. Kışın beyazdı. Kirli beyaz. Baharda daha da kirliydi, soğuk ve çürümüşlük, o küçük toprak parçasını bir türlü terk etmek bilmezdi. Yazın ise bahçe kuruydu. Ve yıllar geçip gidiyordu. Marie Anne bahçede oturuyor, bebek arabasını ayağıyla duvara doğru itiyordu. Sonra da arabayı, ona bağlı bir iple kendine doğru çekiyordu. Böylece küçük kız biraz hareket etmiş oluyordu. Küçük kız uyuşuk bir ifadeyle etrafına bakınıyordu. Marie Anne, bebeği dünyaya geldiğinden beri ondan nefret etmişti. Yüz kadar bebeğin arasından ortaya çıkmıştı; bir tabelada onun kızı olduğu yazıyordu. Normaldi. Kör değildi, kulakları işitiyordu. Arkadaşı Johanna bebeği istemişti. Bebek melezdi. “Onu istemiyorsan neden bana vermiyorsun?” Johanna çok ısrar etmişti. Yanlarında hizmetçi olarak çalıştığı karıkoca da bebeği istemişti. Onu istemiyorsan bize emanet edebilirsin. Onu evlat edinebiliriz. Marie Anne, Johanna’nın çalıştığı güzel eve bakmıştı. Ve güzel bahçesine. Şirin ama rahat olmayan, beyaz hasır koltuklarına. Ona küçük kızın odasını da göstermişlerdi. Oda bahçeye bakıyordu. Küçük yatağı sanki çilekli dondurmayla kaymaktan yapılmıştı. Başka bir odada da oyuncakları vardı. Johanna’nın işverenlerinin ölen küçük kızının oyuncakları. Onlara bir daha kimse dokunmamıştı. Bazen anne akşamları küçük atı sallardı. Ölülerin oyuncaklarıyla oynayamazsın. Kocası böyle derdi ona. Aklı başında bir insandı, ama o da ölmüş küçük kızının bebekleriyle oynamak isterdi. Kızlarını unutamayan bu çifte bebekler gülüyordu. Hâlâ sapasağlam haldeydiler. Küçük kız yüzlerini kırmaya, kollarını, bacaklarını koparmaya zaman bulamamıştı. Anneyi üzen de buydu: Kullanım eksikliği, yenilenmeye engel oluyordu. Erken doğmuş oyuncaklardı. Bebeklerin giysileri de olduğu gibi duruyordu, hepsi ütülüydü. Saçları da. Kutular dolusu bir sürü yumuşacık peruk. Sarı saçlı, siyah saçlı, hatta Johanna’nınkiler gibi kıvırcık saçlı peruklar. Küçük kız o saçları hiç taramamıştı. Ama belki de şimdi tarıyordu. Belki de o ciddiyetten uzak küçük mezarında Lorelei gibi saçlarını tarayıp duruyordu. Annesi kendi kendine bu soruyu sorardı. Ama kocası bunun imkânsız olduğunu ve karısının böyle şeyleri düşünmemesi gerektiğini söylerdi. Ama kendi de bunları düşünürdü. Küçük kızı mezarında büyüyordu. Artık beş yaşına gelmişti. Ondan geriye oyun oynayan bir toz yığınından başka bir şey kalmamış olması onun için önemli değildi. Artık çocuğu olmayacaktı. Şimdi de büyük bir memnuniyetle küçük kızlarının odasını Marie Anne’e gösteriyorlardı. Marie Anne her şeye uzun uzun ve şaşkınlıkla baktı. Gördüklerini övdüğü için kendisini çok cömert hissetti, ölmüş küçük kızının odasını çok güzel dekore ettiklerini söylerse hanımefendinin hoşuna gideceğini düşündü. Duvar kâğıdında kırmızı kirazlar ve yapraklı beyaz irisler vardı. Küçük kız için aynalı küçük bir masa da vardı. Johanna onun saçlarını örerken o da aynada kendini seyredecekti. Her şey o sanki büyümüş de bir küçükhanıma dönüşmüş gibi hazırlanmıştı. Küçük kızın elbiseleri hâlâ dolabında asılıydı. Hepsi pembeydi. En altta ayakkabıları vardı. Koşmaya hazırlardı. Bazıları beyazdı. Bazıları da lacivert dana derisiydi. Dolabın üst tarafında da küçük hasır şapkalar vardı. Yaz mevsimindeydiler. O kadar sıcaktı ki Johanna artık çalışamayacak durumdaydı. Akşamları yatmadan önce pencerenin yanında durup bacaklarını açardı. Çimler de terliyordu. Uzaklardan sesler duyuluyordu. Sanki onlar da terliyordu. Gökyüzü renksizdi. Hava çok sıcak olduğu zaman gökyüzü kirli bir çarşafa benziyordu ve Johanna o çarşafı kötüye alamet gibi görüyordu. Ama hemen sonra ağır bir uykuya dalıyordu. Hayatından pek hoşnut değildi. Marie Anne bunun erkeklerden hoşlanmamasından kaynaklandığını söylüyordu. Johanna’nın hoşuna giden şey saatler boyu yerleri ovalamaktı. Sonra da uyumak. Hâlâ güzel bir kadındı. Gerçekten sevdiği hiçbir şey yoktu. Belki de yanlarında çalıştığı karıkocayı seviyordu. Çünkü hüzünlü insanlardı. Bunu gizliyorlardı. Johanna yemekleri masaya getirdiğinde neşeliymiş gibi davranırlardı. O da hüzünlü değilmiş gibi yapmak için gülmek şart değil diye düşünürdü. Hiçbir zaman aşırıya kaçmazlardı. Gülüşleri pedagojikti. Johanna ise güldüğü zaman kendini tutamazdı. Marie Anne’in kızı doğduğunda sevinçten gülmüştü. Hastanede onu herkes duymuştu. Ama Johanna, Marie Anne’in kocası değildi. Gerçi bir defasında aynı yatakta yatmışlardı. Johanna, Marie Anne’le çocuk yapamazdı. Ama belki de her şey Marie Anne Johanna’yla aynı yatakta yattıktan sonra olmuştu. Marie Anne şafağa doğru çıkıp bir gezinti yapmıştı. Dokuz ay sonra da Johanna hastanede gülmüştü. Aradan dokuz ay geçmişti. O da zihinsel olarak kendini çocuğun babası gibi hissediyordu. Marie Anne, “Onu istemiyorum, alın götürün onu,” dediği zaman bebek kucağındaydı, hemşire onu Marie Anne’in kucağına vermişti. O zaman Johanna hem annelik hem de babalık yapabileceğini düşünmeye başlamıştı. “Ver onu bana, bebeği bana ver,” diye uzun uzun ısrar etmişti. Şimdi de işverenleri ısrar ediyordu. Johanna onların istediklerini elde edeceklerini anlamıştı. Küçük kız zengin ve saygın olacaktı. O da nasıl ölen küçük kıza hizmetkârlık yaptıysa buna da hizmetkârlık yapacaktı. Marie Anne etrafına bakındı ve kendi zevkine uygun bir oda buldu. “Tabii,” dedi, “bebeğim için çok uygun olur.” Bu arada kızının şu anda uyuduğu küçük ve penceresiz odayı düşündü. Ama kapısını açık bırakınca mutfak penceresinden gelen gri ışığın birazı oraya da ulaşıyordu. Johanna ona küçük bir yatak, giysiler ve geri kalan her şeyi hediye etmişti. Johanna dükkânlara girip kızı için giysiler arıyordu: “Birkaç gün önce bir kızım oldu,” diyordu. Tezgâhtarlar da onu tebrik ediyordu. Johanna her şeyin en kalitelisini alıyor ve gururla Marie Anne’in evine dönüyordu, Marie Anne ise bütün gününü bahçede budama yapıp küfretmekle geçiriyordu.

O küfürleri duyduğu zaman Johanna’yı gökyüzü korkusu sarardı. Küçük kızı gökyüzünden saklamak için ona sıkı sıkıya sarılırdı. Johanna’nın işverenleri Marie Anne’i sık sık evlerine, öğle yemeğine davet ediyordu. Marie Anne de neredeyse bir hanımefendi gibi davranıyordu. Evin hanımının tabağına yemek alışını izleyip aynı şekilde davranıyordu. Hanımefendinin kocasına kibarca gülümsüyordu. Biraz kendinden söz etti, en kötü şeyleri anlatmadı. Johanna ona abiye elbiseler de hediye etmişti. İyi kesimli, siyah elbiseler. Bir gün hanımefendinin kocası ona inci bir kolye verdi. Başka bir gün hanımefendi ona üzerinde bir elmas olan altın bir bilezik hediye etti. Bunlar hep küçük ölü kıza aitti. Ama artık hayatta olan ve kendi kızları olabilecek bir küçük kızın annesini süslemek lazımdı. Çünkü Marie Anne, bahçede bebek arabasının içinde yatan ve bir tekmeyle itilip iple geri çekilen küçük kızını onlara verecek gibi görünüyordu. Küçük kız geleceğinin ne kadar muhteşem olacağını hayal bile edemezdi. Uysal gözleri tahammül edilmez bir şekilde boşluğa bakıyordu sanki. Daha çok erkendi. Muhtemelen. O yaşta kimse kendi kaderini düşünemez.

Aradan yine aylar geçti. Marie Anne giderek daha çok takı takıyordu. Artık Johanna ona, “Kızını bana ver,” demeyi bırakmıştı. Artık Marie Anne kızını Johanna’nın işverenlerine vermeye söz vermişti. Johanna onların Marie Anne’le kucaklaştıklarını gördü. Gözleri yaşlıydı. Oyun odasına girdiler ve üçü de yere çömelerek oyun oynamaya başladı. Marie Anne hanımefendinin kocasının sırtına bindi, hanımefendi de elinde bir bebekle güldü. Onu bir baltaymış gibi tutuyordu. Johanna onlara içecek servis etti. Bu bir kutlamaydı. Bardakların üzerine peruklar geçirdiler. O gece oyuncaklar artık ölüler kültünün bir parçası değildi, nazik bir şekilde karınları deşilecek, paramparça edilecek bebeklerdi. Birlikte bebekleri giydirip soydular, derken hanımefendi de elbisesini çıkardı. Mutluluk oyununu oynadılar. Mutluluk onları kızgın bir bıçak ağzı gibi yaralıyordu. Antlaşmalarını teyit etmek için el sıkıştılar. Marie Anne’in gözlerinde bir zafer parıltısı belirdi. Namus sözü vermişti. Yüzlerine söylemişti. Bir ilkbahar günüydü ve geç olmuştu. Marie Anne bu kadar çok konuşmaya, işleri bu kadar uzatmaya alışkın değildi. Onun için sözün kökeni küfürdü. Yaratılışın kökeni de öyleydi. Marie Anne onlara söz verdi. “Küçük kızım sizin olacak.”

Şafak söktüğünde küçük at hâlâ sallanıyordu. Johanna günlerce sallanmaya devam ettiğini öne sürdü. Oyuncak bebeklerse gözlerini ona dikmişti.

Marie Anne eve döndüğünde küçük kızının yanına gitti. Bebek uyuyordu. Marie Anne onu uzun uzun seyretti. Ertesi sabah onu bahçeye, çamurların ortasına götürdü. Artık budayacak bir şey bulamıyordu. Makası elinde tutuyordu. Ama onunla ne yapacağını bilemiyordu. Küçük kızına baktı. Kaderi güzel olmayacak. Onu o hanımla o beye vermeyeceğim. Güzel bir evi olmayacak. Neden nefret ettiği o küçük kızın daha güzel bir hayatı olsun ki? Johanna’nın işverenlerine bir mektup yazdı. “Fikrimi değiştirdim. Şaka yapmıştım.” Selamlar. Hanımefendi beş dakika sonra kendini astı. Sallanan küçük at gibi onun da bedeni sallanıyordu. Küçük kız büyüdü. Marie Anne ondan nefret ediyor. Dün kızıyla o hanımla beyin villasının önünden geçti ve ona her şeyi anlattı. Küçük kızı o eve verecekti. Kız şimdi on beş yaşında, o evin önünden sık sık geçiyor. Biraz aptal olduğunu söylüyorlar. Ama öyle değil. O sadece kaderine bakıyor. Daha doğrusu, kaderinin geçip gittiği yere bakıyor.

İtalyancadan çeviren: Leyla Tonguç Basmacı

Fleur Jaeggy (1940) Zürih’te doğdu. Çocukluğu İsviçre’de çeşitli yatılı okullarda geçti. Bir süre Amerika’da ve Avrupa’da modellik yaptı. 1960’larda Roma’da yaşadı. Ingeborg Bachmann’la yakın arkadaş oldu. İtalyan yayıncı ve yazar Robert Calasso ile evlendi. 1968’den beri Milano’da yaşıyor. Eserlerini İtalyanca yazıyor. Jaeggy’nin eserlerinde kendine özgü donuk, ekonomik, telegrafik üslubu göze çarpıyor, bu üsluba paralel soğuk ve karanlık atmosferler, ölüme meyilli karakterler karşımıza çıkıyor. “Kadersiz” öyküsü La paura del cielo (Gökyüzü Korkusu) adlı kitabından.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Stieg Larsson'un yayıncısı Quercus alı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Faruk Bal

18 Mart 2025

Ferit Sürmeli: "Minimal öykü bana göre..

Bence elli kuşağının çizdiği yol haritası günümüzde de önemini koruyor. Faruk Bal: Sevgili Ferit, kitabın adından başlayalım. La Minim Rumence en azından anlamına geliyor. Bu adı verirken kastettiğin başka bir ..

Devamı..

Özge Lokmanhekim ile Hayat Apartmanı Ü..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024