Artık neyin gerçek olduğunu konuşmak yerine, neyin gerçek haline getirildiğini bulmak gerektiğine inanıyorum.
İlk romanı Sedir Ağacı ve Kuzgun'dan sonra Fulya Kılınçarslan'ın bu kez öykülerini topladığı Yeryüzü Kitabı yayımlandı. Fulya Kılınçarslan yazdıkları üstünde uzun süre çalışan, sabırlı bir çalışmayla onların niteliğini yükselten yazarlardan. O nasıl düşüne taşına yazıyorsa derinliğini anlamak için düşünerek okunması gereken öyküleri üstüne konuşurken edebiyat ve yazmak üstüne düşüncelerini de aldık.
İlk romanınız Sedir Ağacı ve Kuzgun’dan (2019) sonra yeni yayımlanan ikinci kitabınız bir öykü kitabı. Yeryüzü Kitabı. Bu adı nereden alıyor?
Fulya Kılınçarslan: Bir nevi manifesto aslında. Biraz uzun olacak ama hikâyesini anlatmak isterim.
Çeviri yaptığım bir gün, ağaçtan, dağdan, okyanustan bahsederken bile yeryüzü yerine dünya kelimesinin kullanıldığını fark ettim. Kast edilenin gezegen olduğunu biliyorum ama merak böyle bir şey. Biraz araştırınca bakın neler buldum, yeryüzü gerçekten de bastığımız toprak anlamına geliyor. Dünya kelimesiyse Arapça kökenli. Türediği dnw kökü Arapçada “aşağıda olan” demek. Aynı kökün Aramicedeki karşılığıysa “yere kapanmak, birinin ya da bir otoritenin karşısında eğilmek”. İster istemez soruyorsunuz, Kim ya da ne, kime ya da neye göre aşağıda, neyin ya da kimin karşısında eğiliyor? Belki yanıt oradadır diye bu sefer Latin ve Cermen kökenli dillere baktım. Ama iş daha da karıştı çünkü ortak kök (wir-ro-al) “insana yabancı olan” ya da “insan besleyen/insan büyüten” gibi anlamlara sahip. Bu çok ilginç, yani bir kelime nasıl olur da hem insana yabancı hem de insanı büyütecek kadar ona yakın bir şeyi işaret edebilir? Üstelik o kelimenin başka dillerdeki anlamı da malum. Geçmişte olsa teolojik yorumla meseleyi Tanrıya bağlar, konuyu kapayabilirdik. Aynı kolaycılığı şimdi göstermek pek mümkün değil gibi. Üstelik kolektif bilincin nasıl hareket ettiğini biliyoruz. Zımnen de olsa Tanrıyı imleyen bir kelime günümüzde bu kadar sık kullanılıyorsa illa birileri Tanrı olmaya soyunmuş ve kolektifte böyle bir algı yaratmaya çalışıyor demektir. Bu fikrin izini sürüp arama motorunun dilini İngilizceye çevirdim ve “world” kelimesini arattım. Yedi milyar sonuç, en başta da Dünya Bankası’nın sayfası. Biraz daha ilerleyince sürdürülebilirlik, iklim krizi, ekoloji, kıtlık gibi bir dizi ifadeyi “şirket politikası gereği” slogan haline getiren küresel şirketler ve onların fonladığı sivil toplum kuruluşları çıktı karşıma.
Doğrusu insan sormadan edemiyor, şimdi biz dünya dediğimizde hakikaten yeryüzünden ve gökyüzünden mi bahsediyoruz, yoksa bir yandan dünyayı cehenneme çevirip öte yandan bizlere sürekli dünyayı korumamızı salık veren küresel şirketlerin çiftliği haline gelmiş bir gezegenden mi?

Artık toplumla birey arasındaki mesafe değil söz konusu olan. Öyle bir mesafe kalmadı.
Öykülerinizin belirgin izleği yabancılaşma. Öykülerde yaşayan insanların neredeyse her şeye yabancılaşması. Üstelik onlar bazen belirsiz zamanlar içinde yaşıyorlar. Bu anlamda yabancılaşma günümüze ilişkin ne anlatıyor?
FK: Yeryüzünden bahsettik ya az önce, aslında her şeyin çıkış noktası oradaki ayrım. Yeryüzü gerçek – bastığımız toprak, içtiğimiz su, altında oturduğumuz ağaç, renkler, kokular, sesler. Peki ya dünya? Sınırlar gerçek mi? Peki insana ilişkin ayrımlar?
Ufak bir örnek vereceğim. Neredeyse bütün dünyada zaman zaman “kadın yazarlar” diye bir tabirin kullanıldığını görüyoruz. Pek hoş. Ama o kadar hoş olmayan başka bir şey anlatacağım şimdi. Üç yıl önce Kiev’e gittiğimde bir sürü insan bana aynı soruyu sordu: Ne işim vardı orada, Ukrayna’ya sadece erkekler gitmez miydi? Bu soruyu soranların hepsi kadındı. Bu kadınların hepsi yazardı. Bu kadın yazarların hepsi sürekli kadın haklarından bahsediyor ve “kadın yazarlar” başlığının altında olmaktan ötürü gurur duyduklarını ifade ediyorlardı – hâlâ söylüyorlar.
Eh, o zaman insan sormaz mı, Öyleyse ne demeye binlerce yıllık kültür mirasına sahip bir ülkeyi, ülkenizdeki üç beş erkeğin bakış açısından değerlendirip o ülkeye sadece fuhuş yapılan bir yer gözüyle bakıyorsunuz?
Yani, anlatabiliyor muyum, bu hiç dürüstçe değil. Ama yabancılaşma denen şey de günümüzde bunu gerektiriyor. Artık toplumla birey arasındaki mesafe değil söz konusu olan. Öyle bir mesafe kalmadı. İnsanlar, sosyal medyada gördükleri akışlara göre kendilerine birer kimlik oluşturuyorlar. Ama bunu yaparken varoluşlarında saklı duran saf kötülüğü de zapt edemiyorlar. Dolayısıyla günümüzün yabancılaşması, insanın kendi varoluşundan uzaklaşmasıyla da örtüşmüyor.
Durum çok daha vahim.
İnsan olmanın fersah fersah uzağına düşen ama ırkıyla, cinsiyetiyle, milletiyle, vatanıyla hatta cinsel tercihiyle gurur duyup bunları birer gösteri malzemesine dönüştüren kimlikler var karşımızda. Etrafımız teknoloji, finans ve üretim oligarklarının tornasından çıkmış kimliklerle sarılı. Sosyal medya söylemine sıkı sıkıya bağlı olan bu kimliklerin hizmet ettiği tek şeyse aynı olanın ideolojisi. Bu gidişle dünya gerçekten de oligarkları ve onların kukla hükümetleri tarafından yönetilen, mahsulü de insan olan yekpare bir çiftliğe dönüşecek.
O yüzden artık neyin gerçek olduğunu konuşmak yerine, neyin gerçek haline getirildiğini bulmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü hepimizin önce salt insan olmaya, sonra da özgünlüğümüzü korumaya ihtiyacımız var. Yeryüzü Kitabı için manifesto kelimesini kullanmamın maksadı da buydu. Çok güçlü ya da iddialı bir kelime olabilir ama bir göle bir taş atarsınız ve o göl, insanlar farkında olsun ya da olmasın, sonsuza kadar değişir.
Öykü karakterleriniz pek tanıdık değil. Neredeyse adlarıyla bile bize uzak düşüyorlar. Hâris, Ulay, Asvin, Lena, Deran, Renas… Bu adları niçin seçiyorsunuz ve kökenleri nedir?
FK: Karakterler tanıdık değil, sanırım bunun sebebi kendilerinden beklendiği gibi davranmamaları, daha doğrusu kendilerinden beklenen kimliği üstlenmemeleri. Dolayısıyla isimleri de tanıdık değil. İsimler kendiliğinden geliyor aslında. Belki içlerinden çok azını araştırmış, öyküye hizmet etsin diye kasıtlı olarak yerleştirmişimdir. Kalanları nasıl seçtiğim meselesiyse pek tarif edebileceğim bir süreç değil. Yazmaya başladığım an isim hep orada oluyor.
Öykülerinizin doğrudan politik olmayan politik özleri var. Böyle de okunması gerekebilir…
FK: On dokuz yıldır avukatlık yapıyorum. Mesleğin doğası, politik düşünmeyi gerektiriyor. Örneğin Hakkari’de çok ciddi çatışmaların yaşandığı, bölgeye binlerce asker ve polisin sevk edildiği bir dönem, borçlulardan biri aradı ve bölgedeki avukatın aylar önce aracını bağlattığını, ama ailesini bir an önce çatışma bölgesinden çıkaramazsa yedisi çocuk sekiz kişinin roket atarların menzilinde olduğunu söyledi. Arkadan silah ve patlama sesleri geliyordu. Böyle bir durumda ne yaparsınız? Türkiye, eşitlik ve adalet kavramlarının birbirine karıştırıldığı bir ülke. Hangi parti iktidarda olursa olsun hukuk bir şekilde eşitlik sağlamaya hizmet edebilir ama ya adalet? Düzmece trafik kazalarına alet edilen Suriyeli mültecilerden tutun da NATO üslerinden çalışan ama savcılıkta ifadesi alındıktan sonra sırra kadem basan yabancı uyruklu askerlere kadar buna benzer yüzlerce olay yaşadım. Hukukun içinde olmayan bir insan için bazı şeylere katlanmak daha kolay, en azından dışarıdan bakıp, Bu ülkede adalet yok, dedikten sonra her şeyi unutabiliyorsunuz. Ama hukukçular için öyle değil. Bu çok ağır bir yük. Çözüm yolunu bildiğiniz bir problemi çözememek… Prensip itibariyle yaşadığım ya da tanık olduğum olayları öykü haline getirmiyorum ama izler hep olacak, özellikle de politik izler.
Öykülerinizde yer yer okurların anlamakta zorlanabileceği simgeler var. Sizin Doğu anlatılarından ve mitolojilerinden gelen bir birikiminiz var. Bu ilginin kaynakları neler?
FK: Muhtemelen çok küçük yaşlardan geliyor. Dedem, ben daha iki üç yaşındayken geceleri uyumadan önce bana Fransızca Binbir Gece Masalları'nı okurmuş. En büyük şansım, okuma alışkanlığı olan bir evde büyümek. Okul öncesi dönemde sürekli ansiklopedi kurcaladığımı hatırlıyorum mesela. Dünyaya karşı aşırı bir merakım vardı, her şeyi öğrenmek, her şeyi bilmek istiyordum. Okumayı öğrendikten sonra da tabiri caizse aç kalan insanın yemeğe saldırdığı gibi kitaplarla saldırdım. Bir de ailem bana hiçbir zaman şu kitap sana uygun değil, onu okuma demedi. Ya da benim yerime karar verip okuyacağım kitapları onlar seçmedi. Birlikte kitapçıya giderdik ve yaşıma uygun olsun olmasın, istediğimi alırdım. Onların bu tutumu, on iki yaşında ailenin bir kolunun İran, Horasan kökenli olduğunu öğrendiğim günden itibaren çok işime yaradı çünkü öyle çok şeyi merak ediyordum ki, annem benimle birlikte sahaf sahaf gezip kitapları bulmama yardım etti. Bu sayede Doğu temelli anlatılarla ve ezoterik doktrinlerle çok erken yaşlarda tanıştım. O yaşlarda ne okursanız kalıcı izler bırakıyor ve varsayılan düşünce biçimi halini alıyor. Dolayısıyla simge olarak görülen çoğu öğeyi kasıtlı bir biçimde anlatıya hizmet etmeleri için bulup çıkarmıyorum. Hatta simge olduklarının bile farkında değilim. Ne zaman ki, okuyan biri sorar ya da söylerse ancak o zaman bir simge olup olmadığını düşünüyorum.
Çok güzel bir anlatı diliniz var ama öyküleriniz biraz zor anlaşılır mı?
FK: Bu konuda pek objektif olamıyorum açıkçası. Uzun ve karmaşık cümlelerle çalışmaya alışığım. Herhangi bir konuda dava dilekçesi yazmadan evvel günlerce araştırma yapar, ilgili Yargıtay ya da Danıştay kararlarını okurum. Uzunluğu neredeyse bir paragrafa varan cümleler söz konusu. Bir de akademik metin çevirileri var, iki dilde birden anlayıp cümle yapısını birbirine dönüştürmek zorundayım. Bütün bunlara öykü ya da romanla uğraşırken devreye giren sinesteziyi de eklediğim zaman işler arap saçına dönebiliyor. O yüzden neyin anlaşılır olup olmadığı konusunda her zaman dışarıdan bir göze ihtiyacım var. Ve bu konuda gelen her eleştiriyi not edip mutlaka üstünde duruyor, elimden geldiğince düzeltmeye çalışıyorum.
Son yıllarda yayımlanan çoğu öykü kitabında anlatıcı, karakterler ve olay örgüsü değişmesine rağmen ses hep aynı.
Tek tek öykülerinii okurken böyle düşündürmüyor ama Yeryüzü Kitabı’ndaki öykülerinizin tümünü okurken arada öyle yerler var ki karşılıklı konuşmalar sürüyor ve pek çok şey konuşmalarla anlatılıyor, yani anlatıcı devreden çıkıyor. Bu bir sorun olabilir mi?
FK: Hem evet hem hayır. Öykü yazmaya devam edeceksem, evet bu bir sorun. Ama romanda sorun olacağını sanmam. Zira öykü için “muvazene” işi derim hep. Neden denge değil de muvazene diye sorarsanız, kelimenin türediği wazn sözcüğü şiirdeki ölçüyü işaret eder. Divan edebiyatının aruz vezinlerini hatırlarsınız, kelimelerin matematiği inanılmaz bir buluş. Aklınızda anlatmak istediğiniz bir konu ve elinizde de kalıplar var, uygun kelimeleri seçmek zorundasınız. Öyküye bakış açım biraz böyle. Her şey ölçülü olmak, belli bir ahengi tutturmak zorunda. Anlatıcının kullanımı, konuşmaların uzunluğu, atmosferin aktarılması… Bakış açımı yazdığım öykülere yansıtabiliyor muyum, diye sorarsanız, bu çok zor. Henüz o kadar marifetli değilim.
Sizce roman ve öykü yazmanın zorlukları ve farkları neler?
FK: Roman disiplin işi, öyküyse sabır. Sedir Ağacı ve Kuzgun’u iki kez yazdım. Bunun en önemli sebebiyse bölümler arasındaki tutarsızlıktı. İlk versiyonunda hem biçim hem de kurgu birbiriyle uyumsuzdu çünkü her bölüm farklı zamanlarda yazılmıştı. Üç yüz kusür sayfalık bir metin söz konusu ve kurgu lineer değil, her şey birbirinin hem sebebi hem sonucu. Dolayısıyla bir şeyi değiştirdiğim zaman başa dönüp o şeyle bağlantılı her şeyi bulmam ve onları da değiştirmem gerekiyordu. Öykülerdeyse bu değişikliği yapmak çok daha kolay ama bu sefer de görece kısa bir metni sürekli değiştirdiğiniz için en başta yakaladığınız özün kaybolma riski var. Bittiğinde şöyle diyebiliyorsunuz, Bir dakika ben bunu anlatmak istememiştim. İşin kötü yanı, siz hâlâ en başta yakaladığınız özü anlattığınızı sanırken metnin bambaşka yerlere gitmesi. Bir de ses meselesi var. Roman uzun bir metin olduğu için sesi korumanız önemli. Bir karakterin sesi ilk bölümde nasılsa ikinci son bölümde de öyle olmalı. Ya da anlatıcı, kitabın yarısında tarafsızlığını korumuşken ikinci yarıda ansızın fikrini değiştirmemeli. Öykülerdeyse aynı sesin korunması sorun yaratabiliyor. Mesela son yıllarda yayımlanan çoğu öykü kitabında anlatıcı, karakterler ve olay örgüsü değişmesine rağmen ses hep aynı. Diyelim ki bir öyküde anlatıcı olarak karşımıza çoban çıkıyor, öteki öyküde konsolosluk görevlisi, ama nasıl oluyorsa ikisi de aynı şekilde konuşuyor, düşünüyor, hareket ediyor. Bu açıdan baktığınızda öykü yazmak daha meşakkatli. Üstelik kısa olması itibariyle daha kolaymış gibi algılandığından ortaya daha özensiz metinler çıkması ihtimali daha yüksek.

Yakınlık duyduğunuz ve kendilerinden etkilendiğiniz yazarlardan ve kitaplardan söz eder misiniz?
FK: Etkilenmek söz konusuysa klasikler ve modern klasikler diyebilirim. 1800’lü yılların başlarından 1900’lü yılların ortasına kadar yazılan metinler. Proust, Durell ve Nabokov vazgeçilmezlerim ama liste epey uzun, Victor Hugo, D.H. Lawrence, Leo Tolstoy, Ivan Turgenyev, Charles Dickens… Yakınlık duyduklarımsa daha çok çağdaş edebiyat kategorisinde sanırım. İz bırakanları düşündüğümde aklıma gelen isimlerden bazıları, Ursula K. Le Guin, Umberto Eco, Milorad Paviç, Andres Barba, David Constantine, Ralph Rothmann, Valeria Luiselli, Gerbrand Bakker, Alejandro Zambra, David Vann, Georgi Gospodinov, Tom McCarthy, Aharon Appelfeld, Norman Manea, Roberto Bolaño, Yuri Herrera, Amin Maalouf… Ama insanın kendi dilinde okuması elbette apayrı. Romanda ya da öyküde bitmesini istemeyeceğiniz kadar güzel kullanılan bir Türkçeyi hiçbir klasikle değişmem. Ferit Edgü, Vüs’at O. Bener, Yaşar Kemal, Murathan Mungan, Semih Gümüş, Orhan Pamuk, İsmail Güzelsoy, Cemil Kavukçu, İhsan Oktay Anar, Orhan Duru, Latife Tekin, Burhan Sönmez, Firuzan, Bilge Karasu, Ayhan Geçgin, Ali Teoman…
Film izler gibi köprünün üstünde ilerlemeye başlıyorum, nasıl bir mekân, kaç kişi var, ne yapıyorlar, orası neresi, hangi zaman…
Öykülerinizi nasıl yazıyorsunuz, çalışma biçiminiz nasıl, anlatır mısınız?
FK: Önceden tasarlayıp yazabilen bir insan değilim. Her şey bir fikirle ya da aniden gözümün önünde beliren bir görüntüyle başlıyor. Süreci tarif etmek güç, hemen hemen metafizik bir alan ve muhtemelen sinesteziyle doğrudan bir bağlantısı var. Yani sanki zihnim, bilinmeyen bir yerdeki bilgileri alıp bu dünyaya getiriyor. Kontrol edebildiğim ya da engelleyebildiğim bir şey değil. Sinestetik projeksiyon adı verilen bir durum bu. Gerçek hayatta onu nasıl kullandığım bir yana, yazarken nasıl idare edeceğimi öğrenmem epey uzun sürdü ama zaman içerisinde şöyle bir yöntem buldum. Diyelim ki gözümün önüne bir görüntü geldi, önce onunla ilgili bir araştırma yapıp ve günlerce o görüntüyle bağlantısı olabilecek her şeyi okuyor ama asla yazmıyorum. Yazmak için aradan iki ya da üç hafta geçmesi gerek. O boşlukta zihin her şeyi kendi kendine birbirine bağlıyor. Ve bilgisayarın başına oturduğum zaman tek yapmam gereken uygun müziği bulmak. Hem notaları hem de insanların duygularını renk olarak algıladığım için müzik, zihnimdekileri kâğıda aktarmamı sağlayan bir köprü vazifesi görüyor. Film izler gibi köprünün üstünde ilerlemeye başlıyorum, nasıl bir mekân, kaç kişi var, ne yapıyorlar, orası neresi, hangi zaman…
Ortaya çıkan taslaksa adeta şifreli bir metin. Sonra günlerce, bazen aylarca o metnin üstünde uğraşıp onu anlaşılabilir bir öykü haline getirmem gerekiyor.
Bundan sonra roman mı geliyor öyküler mi?
FK: Ara sıra öykü yazmaya devam ediyorum ama şu an asıl odağım roman. İkinci romanın taslağını tamamladım ve ilk bölüm üstünde çalışıyorum.






