Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Nisan 2017

Öykü

Gassan Kanafani • Küçük Adam Kampa Gidiyor

Gassan Kanafani

Paylaş

29

0


Bunlar savaş sırasında oldu, daha doğrusu gerçek çarpışma, düşmanla sürekli boğuşma zamanında. Savaşta bazen sakin bir meltem eser ve savaşçının soluklanabileceği bir şansı, ateşkes, dinlenme ânı, çekilebileceği bir zamanı olur. Halbuki sürekli kızışık mücadelede, düşman her zaman tam bir silah atışı uzaklığındadır ve siz daima mucizevi şekilde iki mermi arası bir yerlere kaçmaya çalışırsınız. Dediğim gibi, bunlar aralıksız mücadele zamanında oldu. Hepsi dayanıklı, zaptedilmez yedi kardeşim ve belki de savaşta ona sekiz çocuk verdiği için karısını sevmeyen babamla yaşıyordum. Kocası ve beş çocuğuyla halam da bizimleydi, ne zaman masada ya da pantolonların cebinin birinde kalmış beş kuruş bulsa doğruca gidip gazete alan yaşlı dedem de. Tabii ki gazeteyi okuyamazdı ve bu, her seferinde yaptığını itiraf etmek zorunda kalıp son haberleri içimizden birine yüksek sesle okutturması anlamına gelirdi, çünkü sağırdı. O zamanlar –ama başlamadan söylemeliyim ki zannettiğiniz gibi bir mücadele zamanı değildi, çünkü gerçek bir savaş değildi– aslında ortada savaş filan da yoktu. Sadece tek bir evde yaşayan, tüm yaşlardan on sekizimiz vardık. Hiçbirimiz iş bulmayı becerememiştik ve sizin sadece adını duyduğunuz açlık, bizler için gündelik bir sorundu. İşte benim mücadele zamanı dediğim bu ve doğrusu öbüründen hiç de farkı yok. Yemek bulmak, onu paylaşmak için savaşmalıydık ve sonra yeni baştan savaşırdık. Ondan sonra ortalık biraz yatışınca dedem dikkatlice katlanmış gazetesini çıkarıp minik, endişeli gözlerle bize bakardı. Bu da beş kuruşun bir yerlerden, belki birinin cebinden çalındığını ve bir kavganın çıkacağına işaret ederdi. Dedem gazeteyi sıkıca tutup, bütün bu curcuna ve gürültülerin telaşa ve cevaba değmeyeceğini bilecek kadar uzun yaşamış bir adamın sükunetiyle dayanırdı olanlara. Sonunda sesler dinince, kızlara güvenmediğinden, en yakınındaki oğlana yönelip gazeteyi eline tutuştururdu ama biri kapar korkusuyla da hâlâ gazeteyi tutardı. Issam ve ben o zaman on yaşındaydık. Tıpkı şimdi olduğu gibi, o zaman da Issam benden daha iriydi; kendini kuzenlerim olan kardeşlerinin başı sayardı, tıpkı benim kendi kardeşlerim arasında olduğum gibi. Babamla eniştem, epey bir çabayla bize düzenli, gündelik bir iş bulabilmişti. Aramızda büyük bir sepeti taşıyarak yaklaşık bir saat on beş dakikalık yürüyüşten sonra akşam karanlığında pazar yerine gidecektik. O zamanki pazarı tarif edeyim: Dükkânlar neredeyse kapanacak, satılmamış mallarla yüklü son kamyonlar kalabalık sokaktan ayrılmak üzereler. Issam’la benim görevim bir yandan kolay öte yandan da zor. Sepeti dolduracak sebzeleri bulmalıydık: Sebzeler ya yerlerde ya da arabaların ardında dururdu yahut pazarcı uyukluyorsa ya da içeriye girmişse sergiden alınmalıydı. Mücadele ve kavga zamanıydı, size anlatabilirim. Siz bir savaşçının bütün gün mermiler arasında nasıl olup da kurtulduğunu hayal edemezsiniz! Issam bir ok gibi fırlar; ezilmiş lahanayı, bir soğan demetini ya da hareket etmek üzere olan kamyonun tekerlekleri arasındaki elmayı kapardı. Bu arada ben de düşmanla yani çamurda ilk bizim gördüğümüz portakalı almaya çalışan diğer çocuklarla meşgul olurdum. Akşam geç saatlere kadar çalışır; diğer çocuklarla, esnafla, bazen polisle, arta kalan zamanda da kendi aramızda kavga ederdik. Bütün bunlar mücadele sırasında oldu; dünyanın böyle zamanlarda nasıl altüst olduğunu hayal edemezsiniz ve elbette hiç kimse bunun erdemli olmasını bekleyemez. Bu saçma olurdu; çünkü yaşayabilmek, nasıl ve her ne araçla olursa olsun, kendi başına erdemin olağanüstü bir zaferidir ve bir kimse ölünce erdemi de sona erer, değil mi? O zaman anlaşalım: Sürekli muharebe zamanında edinmeniz gereken asıl erdem hayatta kalmayı sağlamaktır, öteki her şey ikincildir. Ve muharebe sürekli olduğundan, o ikinci yoktur – ilki asla bitirilmemiştir. Sepet dolunca eve kadar aramızda taşımalıydık onu ve bu, bir sonraki gün herkesin yemeği olacaktı. Tabii Issam’la ben dönüş yolunda sepetteki en iyi şeyleri yeme konusunda tamamen hemfikirdik. Bu hiçbir zaman tartışmadığımız, zımni bir anlaşmaydı; her şey doğal olarak böyle oldu, çünkü çatışma zamanında birlikteydik. O lanet yıl, kış çok acımasızdı. Bir gün gerçekten ağır bir sepet taşıyorduk. O günü asla unutmayacağım, sanki savaşta bir çukura düşmüşsünüz de orada bir yatak bulmuşsunuz. Elma yiyordum. Az önce pazar kapısından çıkmıştık, ana caddede yürüyorduk. On dakika tek kelime konuşmadan insanların, arabaların, otobüslerin, vitrinlerin arasında yürüdük; sepet gerçekten ağırdı ve biz tamamen yemeye dalmıştık. Sonra birdenbire... Yok, hayır, tarif edemem. Kimse edemezdi. Sanki silahsız ve düşmanınızın insafına kalmışsınız da aniden kendinizi annenizin kucağında güvenle otururken buluyormuşsunuz gibi... İzin verin ne olduğunu anlatayım. Söylediğim gibi sepeti taşıyorduk ve yolun ortasında duran bir polis vardı. Yol ıslaktı ve ayağımızda hemen hemen hiçbir şey yoktu. Ansızın o şeyi gördüğümde belki de polisin kalın, ağır ayakkabılarına bakıyordum. Köşesi ayakkabının altından görünüyordu. Altı metre ötedeydim ama renginden olacak onun bir liradan fazla olduğunu biliyordum. Bu gibi durumlarda siz düşünmeyi bırakmazsınız. İnsanlar içgüdülerden bahseder. Banknotun renginin içgüdülerle alakasını bilemem ama bunun hepimizin derinlerinde olan o vahşi, öldürücü güçle –ki ânında öldürebilir– bağlı olduğunu biliyorum; sürekli mücadele zamanında, birisi çürük sebze dolu sepeti taşırken altı metre ötede, polisin ayakkabısından altında para görünce düşünmeyeceğini biliyorum. Yaptığım şey, elmanın geri kalanını atmak ve aynı zamanda sepeti bırakmak oldu. Issam şimdi tek başına kaldırdığı sepetin ağırlığı altında sendelemiş olmalıydı, özellikle de bir an sonra benim gördüğümü görünce. İleri koşturdum – bir gergedanı hedefine nasıl körlemesine, gerekirse dünyanın sonuna dek saldırtmaya iten aynı bilinmez gücün etkisiyle. Omuzlarımı polisin ayakları arasına soktum, o da korku içinde geri çekildi. Bu çaba benim dengemi de bozmuştu ama hemen düşmedim. O an, ancak ahmakların hiçbir şey olamaz zannettiği zaman dilimi içinde bunun bir beş lira olduğunu gördüm. Parayı kaptım, sonunda düştüm ama düştüğümden daha hızlı kalkıp daha da hızlı koşmaya başladım. Bütün dünya beni kovalamaya başlamıştı. Polisin düdüğünü ve ayakkabılarının hemen ardımda kaldırımları dövmesini ve Issam’ın bağırışını ve otobüslerin kornalarını ve insanların seslenişlerini duydum. Hepsi gerçekten benim arkamdan mı geliyordu? Yine de derinlerde bir yerde tam olarak biliyordum ki bütün dönen gezegenlerin içinde hiç kimse beni yakalayamazdı. On yaşın kurnazlığıyla değişik bir yol izledim, belki de Issam’ın polise olağan yolu göstereceğini hesaplamıştım. Bilmiyorum. Arkama bakmadan sadece koştum, koştum ve yorulduğumu anımsamıyorum. Kendimi bir savaşta dövüşmeye zorlanmış, cepheden kaçan, ardına bütün dünyayı katarak koşmaya devam etmekten başka bir yolu kalmamış bir asker gibi hissettim. Eve güneş battıktan sonra geldim ve kapıyı açtığımda gördüğüm, tam da göreceğimi bildiğim, hissettiğim şeydi: beni bekleyen on yedi insan. Ben açık kapının önünde, ayaklarım yere sağlamca basılı ve cebimde beş lirayı kavramış halde durup onlara bakarken onlar da hızlı ama titizce beni inceledi. Issam, annesiyle babasının arasındaydı, öfkeli görünüyordu. Hiç kuşkusuz, ben gelmeden önce iki aile çekişmişti. İskemlede oturan, temiz kahverengi pelerinine sarınmış ve beni hayranlıkla izleyen dedemin yardımına sığındım. O, dünyayla nasıl başa çıkılması gerektiğini bilen bilge, hakiki bir adamdı. Bu beş liradan bütün istediği büyük bir gazeteydi. Sabırsızca tartışmanın yeniden başlamasını bekledim. Issam tabii ki yalan söylemişti: Onlara beş lirayı ilk bulanın o olduğunu, parayı zorla aldığımı sonra da bütün o yorucu dönüş yolunda onu sepeti taşıması için zorladığımı anlatmıştı. Size bunun bir meydan savaşı olduğunu söylememiş miydim? Kimse Issam’ı sorgulamak için istek duymuyordu, çünkü yalan mı yoksa doğru mu söylediği hakkında en ufak bir merakları dahi yoktu. Issam bunu yeterince açık olarak anlamıştı ve ilk defa benim onu dövdüğümü, böylece kimin daha güçlü olduğunu göstererek kendini de alçaltmış oluyordu. Babası olaylara tamamen farklı bakıyordu. Parayı benim babamla yarı yarıya bölüşmeye hazırdı. Ona göre paranın hepsini kendime saklasam o zaman bütün hakkı bende olurdu, ama birazından bile vazgeçersem hepsini kaybederdim ve de onlar da bölüşürlerdi. Anlayamadıkları ise savaş zamanı cebinde beş lira taşıyan bir çoçuğun manasıydı. Hayatımda ilk defa, evden ayrılma tehdidi içeren bir tonla onlara paranın sadece ve sadece benim olduğunu söyledim. Eminim sonrasında ne olduğunu tahmin edersiniz. Hepsi çılgına döndü, kan bağları silindi ve bana karşı birleştiler. İlkin korkuttular ama her şeye hazırlıklıydım. Sonra dövmeye başladılar. Kendimi savunabilirdim tabii ki, ama parayı cebimde kavramak istediğimden, iyi nişanlanmış darbelerinden sakınmak zor oluyordu. Dedem bu dayağı başta merakla izledi, bundan sıkıldığında ayağa kalkıp karşılarına geçti ve ben de ona sıkıca sarıldım. Bir uzlaşma önerdi. Büyüklerin parada hakkı olmadığını ama benim de güneşli bir gün evin çocuklarını bir yerlere götürüp parayı dilediğimiz gibi harcamamız gerektiğini söyledi. İleri atıldım, tam önerisini reddedecektim ki, o anda dedemin gözlerinde beni durduran şeyi gördüm. Aklından neler geçtiğini anlamadım ama sanki öbürlerini kandırıyor ve benden de sessiz olmamı istiyordu. Elbette on yaşında biri, savaş zamanında, olayları dedem gibi yaşlı bir adam kadar kavrayamaz. Yine de ne olduğunu sezmiştim. Günlük gazete istiyordu, belki bir hafta veya daha uzun bir süre için. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun beni hoşnut etmeye hazırdı. Böylece o akşam aile bir karara varmış oldu. Buna karşın işimin henüz bitmediğini biliyordum. Parayı gece gündüz korumam, çocuklara mazeretler uydurmam, annemin parayı bölüştürmek için bitmek bilmeyen ikna ve ayartma teşebbüslerini geri çevirmem gerekliydi. Annem bir gece bana beş lirayla bir kilo et, kendim için yeni bir gömlek, gerekli bazı ilaçlar veya gelecek yaz beni bir okula göndermelerini istiyorsam bir kitap alınabileceğini anlattı. Hepsi boşunaydı. Bu sanki mermiler arasından kaçarken annemin benden ayakkabılarımı temizlememi istemesi gibi bir şeydi. Parayla ne yapacağımı tam bilmiyordum. Bir sonraki hafta boyunca çocukları bin bir yalanla kandırmaya çalıştım. Yalan söylediğimi biliyorlardı, bunu söylemeye çekiniyorlardı – erdemden olmamasına rağmen. O sıradaki biricik erdemle ilgili başka bir şey vardı: Beş lira. Dedem her şeyi anlamıştı, bu olayda oynadığı rolün karşılığında gazetesini istiyordu. Bir hafta geçince huzursuzluğu başlamıştı. Onun yaşındaki bir adamın neler olduğunu anlamamış olması imkansızdı: Ona gazeteyi almayacağımı, şansını kaybettiğini ve bir daha da bunu elde edemeyeceğini hissetmişti. Bir on gün daha geçince, hepsi benim parayı harcadığımı, paranın artık cepte olmadığını ve elimi cebimde tutmamın yalnızca bir oyun olduğuna inanmaya başladılar. Sadece dedem paranın hâlâ orada olduğunu biliyordu. Aslında bir gece ben derin uykudayken onu çıkarmaya çalışmıştı –daima elbiselerimle yatar olmuştum. Ama uyandım, o da yatağına çekilip tek söz etmeden uyudu. Söylediğim gibi mücadele zamanıydı. Dedem üzgündü, zımni anlaşmamızı bozduğum için değil, gazetesini alamadığı için. Bu sürekli kavga ve mücadele zamanını anlıyordu ve yaşadığı iki yıl boyunca da yaptığımdan dolayı beni hiç suçlamadı. Issam da olayı unuttu. Dayanıklı çocuktu, olanları içinden tamamen anlıyordu. Pazara gündelik yolculuklarımızı hala yapıyorduk, bu sefer eskisinden daha az kavga ederek, hatta daha da az konuşarak. Sanki görünmez bir duvar aniden ikimizin arasında belirmiş, o savaşın yoğunluğunda sakince kalmış, bense değişik bir hava solumaya başlamıştım. O beş lira cebimde tam beş hafta taşıdığımı hatırlıyorum. Cepheden uygun bir çıkış hazırlıyor ama ne zaman bunu uygulamaya karar versem, bana öyle geliyordu ki yapacağım şey bir çıkış değil de, beni tekrar kavgaya döndürecek bir köprü olacaktı. Nasıl açıklayayım? Parayı yanımda tutmak nasılsa daha iyi bir yol gibi duruyordu. Cebimdeyken avucumda tuttuğum bir anahtar oluyordu. Herhangi bir an kapıyı açıp dışarı çıkabilirdim. Gene de bir kez anahtarı çevirince ilkinden çok daha büyük olan başka bir kavgayla yüz yüze gelecekmişim gibiydi. Yolun başlangıcına dönmek gibi olacaktı bu. Gerisi önemli değil. Issam’la pazara gittiğimiz bir gün, yavaşça hareket eden kamyonun tekerlekleri yanında duran bir bağ pazıyı kapmak için koştururken kayıp altına düştüm. Çok şükür, tekerler bacaklarımı ezmedi, tam dokunduğunda durdular. Bununla beraber gözlerimi hastanede açtım ve şüphesiz tahmin edeceğiniz gibi, ilk yaptığım parayı aramak oldu. Orada değildi. Issam’ın parayı beni hastaneye götüren arabadayken aldığını sanıyorum. Gene de, ne o kabul etti ne de ben sordum, sadece anlamak için bakıştık. Hayır, ben o kahrolası yerde yatarken onun parayı çalmakla uğraşmasına kızmıyorum. Yalnızca parayı kaybettiğim için üzgünüm. Ancak siz anlayamazsınız. Mücadele zamanıydı...

Mart 1967

* Salma Khadra Jayyusi, Anthology of Modern Palestinian Literature, Columbia University Press, 1992 Gassan Kanafani (1936-1972) en çok tanınan Filistinli yazarlardan. 1948 savaşından sonra Lübnan ve Suriye’de mülteci olarak yaşamak durumunda kalmdı. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) bünyesinde sözcülük görevi yapan Kanafani, 36 yaşında, MOSSAD’ın düzenlediği bombalı bir suikast sonucu öldü. Güneşteki Adamlar romanı başta olmak üzere Filistinli mültecilerin ve özellikle çocukların yaşamlarını anlattığı birçok öyküsü bulunuyor. Bunlar birçok dile çevrildi, filme uyarlandı.

İngilizceden çeviren: Hasan Keser

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Edebi Sonsuz: AlefMaurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özge Kılıçoğlu

19 Mayıs 2026

Booker İtibar mı Kaybediyor?

Jüri başkanı Roddy Doyle 153 başvurudan sadece 31’inin ciddi bir tartışmaya değer olduğunu söyleyerek birçok başvurunun “kalitesizliği”ni eleştirmişti.Sürekli takip ettiğim ve merakla beklediğim edebiyat ödüllerinden olan Booker ve Uluslararası Booker’a inancım 2025’te bi..

Devamı..

Cassandra: Çırpınış

Özlem Kaplan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024