Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ocak 2024

Hayat

Geç Kapitalizm Çağında Faşizmle Mücadele Etmek

Mikkel Bolt Rasmussen

Paylaş

1

1


Yirmi birinci yüzyılın antifaşizmi, yalnızca sokaklarımızdaki faşistlere karşı çıkmakla değil, bunun daha da ötesine geçip anti-kapitalist bir proje tasavvur etmek ve bu projeyi inşa etmekle ilgili.

Donald Trump 2020 yılındaki Amerikan seçimlerinde yenildi ve hani neredeyse bütün dünya rahat bir nefes aldı. Zira özellikle başkanlığının son dönemlerinde giderek daha fazla isim onun gerçekten bir faşist olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı. Trump, New York Review of Books ve The New Statesman gibi mecralarda Mussolini ya da Hitler ile karşılaştırılıyor ve Amerika’daki mevcut siyasal iklimin, tarihsel analojilere ne ölçüde uygunluk gösterdiği tartışılıyordu. Seçimin hemen sonrasında sokağa dökülen milisler, eyalet valilerinin bilgisi ve talimatı olmaksızın bizzat başkanlık tarafından konuşlandırılan Sınır Devriyeleri ve nihayetinde Kongre’yi seçim sonuçlarını onaylamaktan alıkoyma girişimi – tanınmış faşizm tarihçisi Robert Paxton’a göre Trump’a doğrudan faşist demek biraz güçtü ama 6 Ocak’ta yaşanan başarısız ayaklanma girişimi bunun açık kanıtıydı.

Günümüzde gerek siyaset bilimciler gerekse politik yorumcular, aşırı sağın Amerika, Brezilya, Hindistan, Fransa, Danimarka, İtalya, Macaristan ve Polonya’da gösterdiği bu yükselişi genelde 1930’lu yılların faşist hareketleriyle karşılaştırma eğilimindeler. Çağdaş politikacıların faşizme olan yönelimini 1930’ların Avrupa’sındaki faşizm hareketi bağlamında değerlendirmek elbette önemli ancak bu durum, günümüzde ortaya çıkan yeni faşizm biçimlerini görmemizi ve bunlarla mücadele etmemizi engelliyor gibi. Sadece dünya savaşları arasındaki belli bir döneme odaklanan Avrupa merkezli bakış açısının ötesine geçmemiz gerektiği aşikâr. Faşizm şu an mevcut işlevlerine ek olarak bambaşka işlevlere sahip ve toplumun faşizm eğilimini analiz ederken sadece tarihsel süreci değil, bunları da dikkate almalıyız. 

neofaşizm

Nihayetinde karşı karşıya olduğumuz şey farklı bir faşizm. Özünde hâlâ şiddet yanlısı. Özel mülkiyet yapısın korumayı amaçlayan aşırı milliyetçilikse hâlâ en temel niteliklerinden biri. Fakat büründüğü biçimler kadar dayandığı mitler ve zamansallığı değişti. Bu da onun yeniden yapılanmasına, kriz içindeki ağ-bağlantılı geç kapitalizme uyarlanmasına sebep oldu. Trump bunun bariz bir örneği; gösteriş merakıyla öne çıkan ünlü bir emlak spekülatörü, arkasında hiçbir kitlesel düşünce desteği bulunmamasına rağmen sadece sosyal medyayı kullanarak Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı olabildi. Seçim çalışmaları süresince sık sık kullandığı hayali savaş anlatısı ve hemen akabinde gerçekleşeceğini vaat ettiği güçlü toplum yapısı, yıllardır ülkeye nefes aldırmayan neoliberal kemer sıkma politikalarının ona sağladığı avantajı da, kendi sunmuş olduğu ekonomik programdaki çelişkileri de görünmez kılmaya yetti.

Yine de faşizmin bu yeniden doğuşu, geçmişe nazaran çok daha az görkemli. Her şey belli belirsiz. Ne Mussolini’nin inşa etmeyi planladığı tarzda yeni kentler (città nuove) var ne de Nazi mimarlarının tasarladığı türde anıtsal Bin Yıllık Reich yapıları. Küresel Kuzey’deki faşistlerin bugün hayalini kurduğu tek şey, Kuzeybatı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki nostaljik Beyaz refah devletine dönebilmek. Yani 1968 Mayıs’ında baş gösteren küresel öğrenci hareketlerinin, ABD’deki Afro-Amerikan isyanlarının, dekolonizasyonun ve Batı’ya doğru yaşanan kitlesel göçlerin öncesine. Bu da günümüz faşizmini olabildiğince estetikten yoksun kılıyor. Her şey salt medya provokasyonlarından ibaret.

Sürekli yalpalama halindeki kırk yıllık sermaye birikimi ve yaklaşmakta olan ekolojik felaket tehdidinin ardından liberal demokrasi kurumlarının içi öylesine boşaldı ki, görünüşe bakılırsa “demokratik halk” vizyonunun yaratılması ancak kültür savaşları ve yabancı düşmanlığı çerçevesinde mümkün. Bu koşullar altında sol kanat, aşırı sağla mücadelesinde sadece boş lafa dayalı defansif bir stratejiye saplanıp kalmamalı. Bunun yerine, (yerleşik parti politikalarını terk etmek pahasına bile olsa) halkı kapitalizmin ve tahakküm biçimlerinin reddinde birleştiren, radikal bir anti-kapitalist proje oluşturmalı.

GÜNÜMÜZ FAŞİZMİNİ ANLAMAK

Siyasi bir kırılmanın tam ortasındayız. 2007 ve 2008 yılları arasında yaşanan ekonomik kriz, neoliberal küreselleşmeye ağır bir darbe indirdi. Hükümetler ne yaklaşmakta olan iklim felaketiyle başa çıkabiliyor ne de durgunlaşan ekonomilerin sebep olduğu toplumsal krizlerle. Pandemi süreci topyekûn bir çöküşe neden olmadıysa bunun yegâne sebebi hükümetlerin kararlı politikaları değil, sivil örgütlerin gösterdiği direnç ve dayanışmaydı. Üstelik her gün demokratik olduğunu düşündüğümüz kurumların kararları karşısında hayal kırıklığına uğramaya devam ediyoruz. Bu da bizi, pandemi esnasındaki kitlesel protesto ve dayanışma seferberliğini mevcut siyasal iklimi değiştirmek üzere bir başlangıç noktası olarak görmekte isteksiz kılıyor.

Yirmi birinci yüzyılın faşizmi, halihazırda krizde olan ve ekonomik büyüme vaatlerini yerine getiremeyen ulusal demokrat sistemlere karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra izlenen hükümet politikaları çoğu ülkede sosyal devletin neoliberal tasfiyesine yol açarken Trump’tan Salvini’ye, Messerschmidt’ten Orbán’a kadar pek çok siyasi lider, aşırı sağa meyleden gruplar için, gelenekselliğin ve patriyarkal düzenin hâkim olduğu küreselleşme öncesi dönemi temsil eden birer figür haline geldi.

nefaşizm

Dolayısıyla mevcut faşizm anlayışı sadece belli bir etnik grubu değil, göçmenlerden Müslüman ve Yahudilere, beyaz olmayanlardan solcu ve feministlere kadar tarihsel ve ahlaksal çöküş nedeni olarak kabul edilen bütün grupları hedef alıyor. Sisteme karşı yürütülen protestoların merkezinde, korunmaya muhtaç ulusal bir topluluğun düşmanları olarak görülen bu grupların toplumdan dışlanması ve “orijinal” bir etno-ulusal topluluk yaratma fikri var. Michael Rogin bu süreci “politik demonoloji” olarak adlandırır ve iktidara egemen olan siyasal sınıfın, ulusu tehdit eden şeytani imgeler yaratarak kendi egemenliğini koruduğunu belirtir. Öte yandan bu süreç sayesinde kapitalist toplumun ekonomik sınıfları yeniden biçimlendirilir ve mevcut sınıf anlayışının yerini ırkçılığa ya da yabancı nefretine dayalı toplumsal sınıflar alır.

Bu da kendisini çelişkilerle ortaya koyar. En basitinden politik gündemde yerini alan yeni faşist partiler bugün protesto ettiklerini yarın destekler, kendilerinin dahi açıklayamadığı paradoksal bir tablo çizerler. Örneğin İtalya’da Lega ve İtalya’nın Kardeşleri, Danimarka’da Danimarka Halk Partisi ve Yeni Düzen, Fransa’da Eric Zemmour ve Le Pen’in Ulusal Rallisi, Hollanda’da Geert Wilder ve Özgürlük Partisi.

Çağdaş faşizm aynı zamanda 2008 yılından beri dünyanın dört bir yanında uygulanan kemer sıkma politikalarına, liderlere, sosyal, ırksal ve ekolojik adalet için gerçekleştirilen ancak belli kesimlerce yozlaşma olarak nitelenen sayısız protesto, işgal ve ayaklanmaya karşı bir tepki. George Jackson’ın da belirttiği gibi bu yeni faşizm, aslında doğrudan neoliberal küreselleşmeye ya da kapitalizmin ulus-devlet bağına karşı çıkmaz, bunun yerine ortaya çıkması muhtemel daha radikal bir muhalefet olasılığını ortadan kaldırmaya hizmet eder. Asıl amacı, geçtiğimiz yirmi yıllık süreçte çeşitli protesto, yürüyüş, isyan ve dayanışma vasıtasıyla elde edilen demokratik kazanımları geri almak ve gerçek anti-kapitalist cepheyi engellemektir.  

O yüzden faşizmin tarihsel kontrol listesine bağlı kalmamak ve dar bir siyasi faşizm anlayışının ötesine geçmek şart. Zira faşizmi sadece siyasetle ve siyasetçilerle sınırlı bir mesele olarak algılamak bize faşizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kaybolmadığı, tam aksine “faşist bölgelerde” yaşamaya devam ettiği gerçeğini unutturur. George Jackson, 1972 yılında yayımladığı Blood in My Eye isimli kitabında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hapishane sistemini ele alır ve bu endüstriyel komplekslerin aslında faşizmin ırksal terörünü yansıttığını belirtir. Jackson’a göre faşizm, tarihin hiçbir noktasında ortadan kalkmamış, eski sömürgelerde ve demokratik bir toplumun gözden ırak çeperlerinde, mesela hapishane, getto ya da göçmenlerin tutulduğu merkezlerde varlığını devam ettirmiştir. Dolayısıyla bunu şiddetin farklı bir biçimi olarak görebiliriz; belli bir dönemin siyasi analizini yaparken dikkate alınmayan ya da önem atfedilmeyen bir şiddet türü.

Jackson gibi devrimci mahkumlar ve Aimé Césaire ya da Frantz Fanon gibi sömürge karşıtı düşünürler faşizmin, sömürge sonrası yeni dünya düzeni için temel taşlardan biri olduğunun farkındaydılar. Burada şiddete son çare değil, kapitalist sermaye birikiminin yeniden üretiminin normalleştirilmiş, hatta sıradan hale getirilmiş bir yönüydü. Kapitalizm dişlileri olan bir makineyle temsil ediliyorsa faşizm, o makinenin içindeki hayaletti. Jackson’ın da belirttiği gibi, “Faşizm sürekli değişim ve dönüşüm içinde olduğundan onun tam bir tanımı yapılamaz. Egemen sınıfın sermaye üzerindeki gelenekçi hâkimiyetini tehdit eden herhangi bir sorun baş gösterdiğinde faşizm, kendiliğinden yeni bir biçime bürünür.”

İÇİ BOŞALTILAN PARTİ POLİTİKALARI

Net bir biçimde belirtelim: faşizm, demokratik ulus-devletlerden kopuş anlamına gelmez. Walter Benjamin’den de aşina olduğumuz üzere, devletin kuruluşu hukuk düzenine bir istisna teşkil etmekle kalmaz aynı zamanda bünyesinde, herhangi bir kriz anında hukuk dışı araçlara başvurma yetkisini de barındırır. Başka bir deyişle beklenmeyen kriz anlarında devlet, kendi kuruluşunun dayanağı olan hukuk düzenini yok sayar ve düzeni yeniden şekillendirmek için olağanüstü hale başvurur. Terörle mücadele bunun en bariz örneklerindendir. Mesela George W. Bush zamanında çıkarılan bir dizi terörle mücadele kararnamesi hem kamusal hem de bireysel hak ve özgürlükleri sınırlandırsa da zaman içerisinde istisna olmaktan çıktı ve norm haline geldi. Devlete karşı terör faaliyeti yürüttüğünden şüphelenilen kişiler bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde hâlâ belirsiz bir süreyle gözaltında tutulabiliyor. Dolayısıyla Trump 2016 yılında başkanlık koltuğuna oturduğunda elinin altında devasa bir emperyalist savaş makinesi vardı. İnanılmaz boyutlara ulaşan katliam alt yapısına ek olarak askeri teçhizatla donanmış ırkçı bir polis gücü. Trump Amerika Birleşik Devletleri’nde gelenek halini almış olan baskıcı ve dışlayıcı politikalara ağırlık verdi ama yürütme erkini hiçbir zaman kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmadı. Bu bakımdan düşünüldüğünde Trump’ın demokrasiye ve anayasal düzene karşı tutumu, sadece bir ABD başkanı olarak kendisine verilmiş olan yetkileri kullanmasından ibaretti. Örneğin 2020 yılında baş gösteren Black Lives Matter hareketini bastırmak için Neonazi milislerden ve Sınır Devriyesi’nden oluşan fırtına birliklerini kullandı ki, Sınır Devriyeleri zaten bir asırdan fazla süredir sınırlarda ve ABD ordusunun dünyanın farklı bölgelerinde yaptığı şeyin tıpkısını yapıyordu – Trump’ın tek yaptığı onları eyalet valilerinin onayı olmaksızın kentlere getirmekti.

neofaşizm

Nasıl ki Obama yönetimi aslında Bush’un politikalarını devam ettirdi, Biden yönetimi de Trump’ın usullerinden çok fazla sapma göstermedi. Üstelik Obama’nın sınır dışı ettiği insan sayısı Bush’un sınır dışı ettiklerinden kat kat fazla ve onay verdiği insansız hava aracı saldırıları neredeyse Bush’un onayladıklarının on katıydı. Kurtulduğumuz tek şey Trump’ın faşist milisleri örgütleyen abuk sabuk tweetleri oldu. Biden ise başkanlık sürecinin ilk günlerinden itibaren Amerikan emperyalizmini genişletmek için ne gerekiyorsa onu yaptı. Arkası arkasına açıklanan teşvik paketleri bu durumu değiştirmez. Nihayetinde hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar, tıpkı emperyalizm projesinde işbirliği yaptıkları gibi bu yeni endüstriyel hapishane-devleti de birlikte oluşturdular.

Faşizme kapıları aralayan asıl etmen ulusal demokrasilerdeki ayrışma oldu. Egemen siyasetin teknokrasiye ve sıkı ekonomi politikalarına körü körüne itaat ettiği bu süreç siyaset bilimci Peter Mair tarafından daha iki binli yılların başında “parti politikalarının içinin boşaltılması” olarak ifade edildi. Üstelik bu durum sadece aşırı sağ liderlerin yabancı nefretini körükleyen ve korku tacirliğine soyunan söylemiyle de sınırlı kalmadı. Bir yandan toplumdaki faşist eğilimlere ayak uydurmaya çalışan öte yandan ekonomik krizle başa çıkmak için farklı yöntemler deneyen “merkez siyaset”, toplumun sahip olduğu soyut sermayeyi, yani entelektüel birikimi göçmenlerin, Müslümanların, “kültürel Marksistlerin”, Yahudilerin ya da eleştirel ırk kuramı üzerine çalışan akademisyenlerin bünyesinde somutlaştırarak onları halk nezdinde birer düşman haline getirdi.

FAŞİST ŞİDDETİN COĞRAFYASI

Batı’daki egemen sınıf, yirminci yüzyılın ikinci yarısında hem yerel işçi sınıfını devrimci arzularından vazgeçmeye ikna etti hem de dekolonizasyon sürecindeki eski sömürgelerde yeni yeni ortaya çıkan, bağımsızlık ve özerklik yanlısı sömürge karşıtı hareketleri şiddete başvurmak suretiyle acımasızca yok etti. Ulusal işçi sınıfına tatlı dille yaklaşmak ve bu grupları çeşitli iş olanakları, kültür ve metalar vasıtasıyla ikna etmek esasken sömürgelerdeki devrimci gruplar birer birer katledildi. Şimdilerdeyse Kuzey’in refahı, Güney’de şiddetin hüküm sürdüğü bütün coğrafyaları yeniden şekillendirmeye çalışıyor.   

Kuzey ve Güney; bu iki dünya aslında en baştan beri birbirine sıkı sıkı bağlıydı. Savaş sonrası döneme gelindiğindeyse kapitalist devletin şiddeti görünürde azaldı fakat yerini daha farklı, daha belli belirsiz bir şeye bıraktı. Deleuze’ün denetim toplumu tezi, iktidarın içselleşip disiplin toplumuna özgü kurumların çözüldüğü bu durumun bir analiziydi. Ancak Deleuze elbette asıl meselenin farkındaydı: İtalya’da acımasızca bastırılan ’77 hareketi ve Jackson gibi siyahi devrimcilerin Amerika’daki kaderi devlet şiddetin hiçbir surette ortadan kalkmadığını açık bir biçimde göstermişti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kuzey’de olup bitenleri görmezden gelmek yerine bu bölgelerin nasıl vahşi bir faşist şiddet ve kontrgerilla coğrafyası haline geldiğini görmek önemli. George Jackson, siyahileri hapseden ya da alelade bir şeymiş gibi öldüren ABD faşizmi ile Vietnam’daki emperyalist ABD ordusu arasındaki bağlantı konusunda oldukça netti. Aynı zamanda Deleuze’ün de dayanağı olan bu aşikâr bağlantı aynı devletin iki farklı yüzünü gözler önüne seriyordu: ABD sınırları içinde yaşayan beyazlara protesto hakkı tanıyarak onlara belli ölçüde özgürlük alanı tanıyan ancak Afro-Amerikalılar ya da Vietnamlılar söz konusu olduğunda onları öldüren devlet. Bu iki farklı yönü birbirinden ayırt etmek güçtü çünkü beyaz işçilere iş olanağı sağlayan devletle gettolarda ya da ormanlarda devrimcileri öldüren devlet, aynı kapitalist devletti.

Kuzey’deki faşizm, ancak Fordist uzlaşma dönemi kapanıp ekonomik temeller sarsılmaya ve finansal balonlar patlamaya başladığında yeniden görünür hale geldi. Savaş sonrası ekonomik canlanma döneminde faşizmin alanı sadece isyankâr öznelere mahsustu. Çoğu insan bunlara istediği gibi muhalefet edebiliyor, gösteri ya da proteste yürüyüşleri düzenleyip katılım sağlayabiliyordu. Ama artık böyle bir şey söz konusu değil. Devrimci alternatifin yok olması başlıca amaçlardan biri ve faşizm de bu amaca hizmet eden, isyan karşıtı bir rejim olarak ortaya çıktı. Komünist şair Giorgio Cesarano’nun da belirttiği gibi türümüz, çeşitli aygıt ve yaşam biçimleri sayesinde artık sadece ücretli emek ve sermaye üzerinden üretim yapabilen bir hayvana dönüştü. Günümüz tekno-kapitalizminin en büyük korkusuysa Cesarano’nun deyimiyle bizi “istikrarlı bir hayvan toplumu” haline getiren bu aygıtlara ve yaşam biçimlerine sırt çevirmemiz. Böylesi bir değişimi önlemek için faşizm, saldırgan bir milliyetçiliğe başvuruyor ve neoliberal küreselleşmeye karşı sahte bir protesto olarak boy gösteriyor.

SORUNUN KÖKENLERİNİ BELİRLEMEK

Faşizm artık geçmişte olduğu gibi sadece belli bir partiye münhasır değil. Mevcut kültürümüzün her noktasına yayıldı ve zaman içerisinde ulus-devlet yapılanmasının hani neredeyse zorunlu bir parçası haline geldi. Dolayısıyla onu ortadan kaldırmaya yönelik her girişim, kendi bünyesinde anti-faşizmi, anti-kapitalizmi ve ulus-devlet eleştirisini birleştirmek zorunda. Bu da demektir ki, faşizm eleştirisi sadece ırkçı politikalara karşı çıkmaktan ibaret değil. Faşizme karşı çıkacaksak, geç kapitalizmin, geleneksel devlet biçiminin yerini almaya çalışan otoritesine de karşı çıkmalıyız. Kendimizi elbette faşizme karşı savunacağız fakat savunmak, yenmek anlamına gelmez. Faşizmi ancak onu mümkün kılan koşulları ele alarak mağlup edebiliriz.

Dolayısıyla anti-faşist hareket, sorunun kökenlerine inmek anlamında radikal olmak zorunda. Gerçek anti-faşizm, sadece faşist partilere ve toplumun faşizan hale getirilmesine muhalefet etmekle kalmaz. Muhalefeti mevcut düzenden, yani kriz içerisindeki kapitalist toplumdan koparır ve anti-kapitalist bir projenin merkezine yerleştirir. Çünkü asıl maksat salt faşizmi değil, faşizmin ortaya çıkmasına neden olan bütün koşulları ortadan kaldırmaktır.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Faik Çelik

Çok iyi bir analiz. Özellikle sondaki paragraf: “ Faşizm artık geçmişte olduğu gibi sadece belli bir partiye münhasır değil. Mevcut kültürümüzün her noktasına yayıldı ve zaman içerisinde ulus-devlet yapılanmasının hani neredeyse zorunlu bir parçası haline geldi. Dolayısıyla onu ortadan kaldırmaya yönelik her girişim, kendi bünyesinde anti-faşizmi, anti-kapitalizmi ve ulus-devlet eleştirisini birleştirmek zorunda. Bu da demektir ki, faşizm eleştirisi sadece ırkçı politikalara karşı çıkmaktan ibaret değil. Faşizme karşı çıkacaksak, geç kapitalizmin, geleneksel devlet biçiminin yerini almaya çalışan otoritesine de karşı çıkmalıyız.”

16 Ocak 2024

Öne Çıkanlar

Taner Barlas ile Türk Tiyatrosu ve Öte..Miray Aydın
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

7 Nisan 2025

Simyacılık

Her zaman olduğu gibi, yazdıklarına hayran olduğum için o kitapların yazarını da, Vüs’at O. Bener’i de çok merak etmiştim.Romanları değerlendirirken kullandığım öznel bir ölçütüm var. Sevdiğim romanların çoğu bende bir cümle ya da paragraf bırakır. İstemsizce o cümleyi ezberlerim, bazen iç..

Devamı..

Biri Bizi Gördüğünde Ne Görür?

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024