Gönül Hanım
18 Ekim 2019 Öykü

Gönül Hanım


Twitter'da Paylaş
0

Mahallenin en güzel giyinen kadınıydı Gönül Hanım. Ondan uzun boylu kırmızı rujlu kadın diye bahsederlerdi. İki sokak aşağımızda söğüt ağaçlarıyla örülü evinde iki oğluyla yaşıyordu. Kendi diktiği eşsiz kıyafetleri, fularları, kendi tasarımı olan taçlar ve tokalar yapardı. Her birinde ayrı çiçek desenleri, altın, gümüş boncuklar ve güneşte ışıl ışıl parlayan simler kullanırdı. Geçimini bunları satarak ve eşinden ona kalan emekli maaşıyla sağlardı. Pastel tonlarında tayyörler giyer, zümrüt, yakut, safir broşlar takardı. Sokaktan geçerken etrafa yaydığı parfüm bahar çiçeklerini kıskandırırdı. Çevresi onun gibi düşünmeyen, yaşam biçimleri, ona benzemeyenlerle doluydu. Arkadaşları ve akrabaları kendi gibi asil insanlardı. Eşini erken yaşta kaybetmişti. Az konuşanlardandı. Mahallede yapılan ev davetlerine ara sıra iştirak eder, komşuların basit dedikodularına pek karışmazdı. Bu sessiz hali yanlız kalmak istemesinden mi? Yoksa bazı insanlar gibi dünyaya ayak uyduramazlığından mı, anlamak oldukça güçtü. Anlamak isteyenler için...

Hafta sonları parkta karşılaşırdık onunla. Kızım arkadaşlarıyla oynarken oradan buradan laflardık. Her gelişinde rengârenk tokalar getirirdi. Kızıma hediyesini verirken, “Sen ne güzel kızsın, maşallah,” der gözlerindeki ışıltılarla sarılırdı. Sokak hayvanlarına yemek getirir, sularını tazelerdi. Her zaman yakın duruşunun altında güçlü, kendine ve kelimelerine hakim bir ses tonu vardı. Bu da ister istemez insanda güven hissi uyandırıyordu. Arada lafı geçer, “Bir gün termosta çay yapalım da beraber içeriz,” derdi. O termosta çay içtiğimiz gün hiç gelmedi. Eşim ve mahalleden birkaç arkadaş ondan uzak durmam gerektiğini söyleselerde içinde olan sevgiyi, merhameti ve iyiliği görebiliyordum. Kırgındı Gönül Hanım. Herkese, her şeye...

Bir gün eşi Vedat bey'in sevgisini belli etmeyen, tatlı sözlerini esirgeyen, sinirli ve sert mizaca sahip bir adam olduğunu anlattı. İki oğullarından sonra, belki üçüncü kız olur diyerek çocuk istemiş. Vedat bey kükreyerek. “Hayır, asla...” diye karşı çıkmış. İçinde bir yerlerde kristal vazonun yerlere düşüp binbir parçaya ayrılışını anlatırken sesi titremişti. İki oğlunun da hâlâ evlenemediğinden yakınıp dururdu. “Ne zaman evlenecek bu oğlanlar... Kızım olsaydı yarenlik ederdi bana... Bu kadar yalnız hissetmezdim,” derdi. Yüzü kızarır, gözleri dolardı. Yorgundu Gönül Hanım. Kurumuş nehirleri andıran çizgileriyle, ışığını yitirmiş mavi gözlerinin uzaklara dalışından bunu anlayabilirdiniz. O kendine güven duyan, şık giyinen havalı kadının altında başka bir kadın vardı. Kendi için yaşamayanlardandı. Zamanında çok ödünler vermişti. Başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendini unutanlardandı. Herkes bizden bir şeyler ister. İyi olmayı. İyi eş, iyi çocuk, iyi anne, iyi baba... İyilik de kötülük de göreceli değil miydi? Yapılan iyilikler zamanla hatırlarda kalmazdı. Çabuk unutulurdu. Karşılığında ne verirdi? Veren taraf olurken bizden götürdüklerini, neler çaldıklarını...

Hayatın keşmekeşine ayak uydurmak zorundayken bunları düşünür müydük? “Galip gelen tek şey vidanımızdır,” derdi. “Vicdanımızın sesi. Dünyayı ayakta tutan da budur belki de.” Gönül hanımla iki haftadır karşılaşmıyoruz. Hastalandı mı? Canı mı sıkkın? Bilmiyorum. Parkta kızımın gözleri ilk onu arıyor. Bu güzel insanın kırgınlıklarına ve küsmüşlüklerine rağmen hayata tutunma çabasına hayran kalmamak elde değil. İki yetişkin oğlu, bakması gereken sokak hayvanları, harika tasarım kıyafetleri, tokaları, fularları var. Merak edenleri, etmeyenleri... Bugün hava açık ve güneşli. Sarı, yeşil, turuncu eylülün akşamları serin geçse de, gündüzleri yazdan kalma. Sokakta çocukların sesleri yaşamın kaynağı. Gönül hanım çikolatalı keki çok sevdiğini söylemişti. Ben en iyisi kek pişireyim. Yanında termosta demli çay ile...

Resim: Pablo Picasso


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR