“Şair Ovidius, bilincin uykuya daldığı safhayı; kucak açan, gevşeten ve tembelleştiren kocaman bir mağaraya girmek gibi tanımlıyordu: Uyku Tanrısı, Güneş Tanrısı Apollon’un erişemediği bir oyuk yaratıyordu. Mona insan ölçeğine göre bu gizemli ve değişken bölgelere yapılan seyahatlerden daha düzenli bir seyahat olmadığını öğrenmişti dedesinden... Bu yüzden de hayat boyu yürünen bu toprakları ihmal etmemek gerektiği tavsiye edilirdi.”
– Thomas Schlesser, Mona'nın Gözleri
Mona'nın Gözleri romanından geçmiş bir kalp, bir içle oturuyorum masaya. Karşımda, elimi uzatsam dokunacak kadar yakınımda bir çınar ağacı. Bir süre, uzunca bir süre dışarıya, bu ağaca bakıyorum. Ağacın sık dal ve yaprakları arasından geçen rüzgârla, az ilerideki bulvarın uğultusuyla kalıyorum. Baktıkça, dikkat kesildikçe açık kalıyorum baktığıma. Bakıp gördüğüm her neyse bir içerikle açık kalan yerimden sızıyor bana. Hissediyorum bunu; arada bir alış-verişin/akışmanın yaşandığını, bakarken bakıldığımı deneyimliyorum. Gözümün dışarıda varolan ile beslendiğini, görünenin de görülmekle daha bir var olduğunu, kendi tenhasından çıkıp bir hayata karıştığını… Bakıp kalırken, öylece görmüş ve dahi görülmüşken olan şey ürpertiyor. Kendimden dışarı çıkmış, dışarıda başka (şey) ile karşılaşmış, ona açık ve maruz kalmış, dolayısıyla yaralanmış gibiyim. Yara, evet, ama uyandıran bir şey bu, gördüğümü açan/tabir eden bir hâl. Bir hakikat bulmuş oluyorum böylelikle. Öyle diyordu Byung-Chul Han Güzeli Kurtarmak'ta: "Güzelin karşısında, özne ile obje, ben ile nesne ayırımı yok olur. Özne kendisini düşünceli bir şekilde objeye batırır ve onunla bir olur, onunla uzlaşır. (...) Görme her zaman başkayı görmektir, buna tecrübe denir. Kişi kendisini yaralanmaya maruz bırakmadan başkasını göremez. Görmek incinebilir olmayı gerektirir. (...) Duygululuk incinebilirliktir. Yaralanmaya görmenin hakikat anı denilebilir. Yaralanma olmadan hakikat yoktur."
Gözümü fark ediyorum, bakışımı. Bakışımın kilitlendiği odağı, görüleni, varolanı. Bakan ile bakılanın arasında geçen şeyi, kopan fırtınayı, ikisinde de olanı. Görmek, gören ile görülen arasında kurulan köprü; bu köprüyü yurtluk edinen hakikat… Dışarıda olan'ın içeride olan'a dönüşmesi… Bütün içeriğiyle olmak böyle bir hâl olsa gerek; gören ile görülenin akışarak daha başka bir şeye evrilmeleri, bütünlük denen şeyin doğumu ve dahi bunun doğurması, dil bulması. “Görmeyi öğreniyorum” diyordu Rilke Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda. Bir cümle kurmak, bir mısra bulmak için görmek, çok görmek gerekir diyordu: "Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehir görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli. İnsan, bilinmeyen yerlerdeki yolları, beklenmedik rastlantıları ve uzun zamandır yaklaşmakta olduğunu sezdiği ayrılıkları düşünebilmeli. Anlamayıp kırdığımız anne babaları; o kadar çok, derin ve ağır değişmelerle garip, tuhaf başlayan çocukluk hastalıklarını; sessiz ve kapanık odalarda geçen günleri; deniz kıyısındaki sabahları; denizi, denizleri; yukarılarda çağıldayan, yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini düşünebilmeli. Bütün bunları düşünebilmek de yetmez, anılar da olmalı."
Düşünüyorum öylece: Bir gün gözlerime perde inse, kaybetsem gözlerimi, artık görmesem… Sadece gözlerimi mi yitirmiş olurum? Şimdi bakıp durduğum çınar ağacının, baharda açan sonbaharda sararıp dökülen yaprakların, bütün mevsim dönümlerinde olup biten şeyin, ağacın dallarında yuva yapan kuşların varlığı nasıl bir hâl alır benim için? Veya gözlerimi yitirmesem ama görmeyi bilmesem, öğrenmekten vazgeçsem görmeyi, dikkat kesilmesem artık, karşılaştığım her bir şeyi geçsem, ardımda bıraksam şeyleri… Ben dediğim şey neyden oluşacak, bir içerik olarak nasıl birikeceğim o zaman? Sanırım öznelliğimi, kendiliğimi de yitirmiş olacağım gözlerimi yitirdiğimde veya onları işlevsiz bıraktığımda. Sadece bu kadar mı? Değil! Gözlerin/görenin yitimiyle birlikte görülen de yitecektir, dışarıda olan da var kalmayacaktır. Hepten değil tabi ki, bir şekilde, en azından artık göremeyen için böyle olacaktır. Var olmak için, varolanın içeriksizleşmemesi için bir direnişçi olarak beliren, öylece yazan John Berger'in Sanatla Direniş’te yaptığı şu tespit dikkate değerdir: “Görme yetisini kaybeden bir hayvandan daha üzücü pek az şey biliyorum. İnsanlardan farklı olarak, hayvanlara dünyayı tarif etmelerine yarayacak bir dil kalmaz. Tanıdık bir arazideyse, kör hayvan burnuyla yol bulabilir. Ama artık varolan elinden alınmıştır ve bu yoksullaşmayla birlikte yok olmaya başlar, artık yalnızca uyuklar, belki de bir zamanlar varolan bir rüyayı arıyordur.”
Beni masaya oturtup böyle baktıran, düşündüren romana (olay) dönüyorum: Kendimi karşısında oturur bulduğum her manzarayı/kişiyi, okuru olduğum her romanı/metni, bir “olay” olarak karşılıyorum. Oturduğumuz kıyıya vuran dalga(lar) nasıl denizde/diplerde olup biten şeyin görünümü ise, içinden geçtiğimiz roman ve metinler de, sadece düz anlatımlarıyla yetinmememiz gerektiğini imler diye düşünürüm. Her hikâye, diplerde olanın görünümü olarak karşımıza çıkar/dikilir; bizden bir cehd/gayret, kalbine doğru bakmamızı bekler. Mona'nın Gözleri, düz anlatımıyla şöyle bir hikâye ve içeriğe sahip: On yaşındaki Mona görme yetisini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Doktorlar hastalığın gizemini araştıradursun, Mona'nın sanatsever dedesi Henry Vuillemin'in biricik torunu için bambaşka bir reçetesi vardır. Her hafta çarşamba günü buluşacak ve birlikte Paris'in en büyük üç müzesini keşfe çıkacaklardır. Böylelikle Henry'nin planına göre Mona bir gün karanlığa yenik düşse bile zihninin derinliklerinde güzelliği ve cesareti saklayan görsel bir hazinesi olacaktır. Dede-torun bir yandan tarihe iz bırakmış pek çok sanatçının eserlerini çözümleyip tartışırken diğer yandan hayal kırıklığı, yas, aşk, özgürlük, birey olmak gibi hayatın tüm renklerini ve meselelerini sanatın perspektifinden öğreneceklerdir. Leonardo Vinci, Rembrand, Goya, Frida Kahlo, Edouard Manet, Paul Cézanne, Vincent Van Gogh, Camille Claudel, Duchamp, Picasso ve daha fazlası bu yolculukta onları beklemektedir. Bir sanat tarihçisi olan Thomas Schlesser, 52 sanat eseri üzerinden hayata bir bakış, bir dede-torun hikâyesi, bugünden bir masal anlatıyor Mona'nın Gözleri romanında… Okuru görmeyi öğrenmeye davet ederken, sanatın insanın anlam arayışındaki vazgeçilmez yerini hatırlatıyor.

On yaşındaki bir kız çocuğunun bir an gözlerine perde inmesi ve ileride bunun kalıcı olma ihtimali üzerinden görmenin, görebilmenin imkânına; görülenin, varolanın içerdiği katmanlı evren(ler)e dikkat çeken romanın kahramanının çocuk olması, bu çocuğun sanat tarihine iz bırakmış epey içerikli eserlerin izleyicisi kılınması başta problem gibi duruyor. Zira bu eserleri görmek, görebilmek, içerdikleriyle kalabilmek, incelmiş ve dahi içeriklenmiş bir bakışı/gözleri gerektirir. Böyledir ama karşılaşılanı karşılamak, onlara kendinde yer açmak için de biraz yer sahibi, “boş” olmak lazım. Bir ezberin, kemikleşmiş bir yargının kapattığı/sönümlendirdiği bir gözle değil, taze açılmış yepyeni bir gözle bakılmalı ki hayret ile kalınabilsin. İlk kez görüyormuş gibi bakmak, biraz da çocuk gözü’yle mümkün değil mi? Hem Mona'ya rehberlik eden dedesi vardır yanında. Güzel olan her şeyin üzerine yemin eden bir dedenin yanından, bir anlamda onun gözleriyle dışarıya bakılıyor, varolan görülüp okunuyor. Romanın anneanne, babaanne, dedelere ithaf edilmesi, bir dedenin romanın rehber karakter olması da dikkat çekici geldi. Öyle değil mi? İnsan bir tarih, bir birikim, bir gelenek olan dede ve nineler üzerinden hayata gitmiyor mu? Bakış, öğrenilmiş bir şey değil mi, bir açı’dan bakmıyor muyuz? Peki, Mona “dedesiyle” bakarken, onun rehberliğinde görürken, bir ezber tekrarlamış olunmuyor mu, bu durumda bir tazelik ve kendilikten bahsedilebilir mi? Özel bir dededen bahsediyoruz ama… “Yeryüzünde güzel olan her şeyin üzerine yemin eden” Henry Vuillemin'den… Güzel ile kalabilmiş, onunla akışmış birinden… Byung-Chul Han'ın tespitini hatırlayalım: “Güzelin karşısında, özne ile obje, ben ile nesne ayırımı yok olur. Özne kendisini düşünceli bir şekilde objeye batırır ve onunla bir olur, onunla uzlaşır.” Dede Henry, kendisini güzel olana batırarak diri/çocuk kalmış olsa gerek ki, Mona'ya arkadaş olabilmiştir. Ki Mona'yı müzelerde sanat eserlerinin karşısına dikerken onu esaslı bir yerde konumlandırıyor. Nasıl bir yer? Şöyle: “Değişmeyen ritüele göre renklerin ve çizgilerin sonsuz hazzı zihnine nüfuz edebilsin diye, haftada bir kez Mona’nın elinden tutup onu önce bir sanat eserine –sadece bir tanesine– sessizce uzun uzun bakmaya götürecekti. Sonra sözlü ifade ederek bakacaktı ki görsel zevk duyma aşamasını geçip sanatçıların yaşam hakkında bize ne söylediğini ve onu ne kadar aydınlattığını anlayabilsin.” Zira Mona, gördüğü sanat eserlerini sadece bir beğeni nesnesi olarak değil, onları düşünmenin bir formu olarak da görmeye başlıyor.
Romanın temel tezine gelince… Özelde resim, daha çok sanat ile bakarak, görmeyi öğrenerek anlam bulmak, var oluşu güzelleştirip iyileştirmek ne mene bir şeydir? Sorunun cevabı için Mona'da olup bitene bakalım: Başlarda Mona, dışarıda akranları arasında geçen oyunlarla oyalanırken, dedesiyle müzelerde geçirdiği 52 hafta sonrasında, gördüğü her sanat eserinin anlattığı/gösterdiği şeyle dolar, bir iç ülke edinir. Bu yolculuğu yapmadan, o kadar sanat eseriyle içinde bir şehir kurmadan korktuğu başına gelse, gözlerini kaybetseydi, içi boş kalırdı. Işıksız, renksiz, dışarıda var olmaya devam o kadar şeyden yoksun… Karanlıkta, ısıran bir ıssızlıkta… Ancak dedesinin programı sonrasında kör kalsa da, içinde biriken o kadar sanat eserinin ışığı ve anlattıkları kendisine yetecektir. Zira içlerinde bir şehir kuranlar, yaşadıkları şehrin oyun ve caddelerine ihtiyaç duymadan, kendileriyle, içlerindeki şehirle yetinmeyi bilirler.






