Ressam Bülent Turan’a, anısına saygıyla.
Mevzu derin değil. O kadar mühim de değil.
Ben İstanbullu. İbo bana öyle derdi. Yoksa adım Burak benim. Arkadaşlarım da Burak diye çağırır. Bizimkiler de öyle. İbo ise tutturmuştu İstanbullu diye. Neymiş de öyle deyince içine bir huzur doluyormuş. Hâlbuki içinde ne yıkımlar oluyordu bana her seslenişinde. Bunu bir ben görüyordum. Gözbebeklerindeki titreme yakayı ele veriyordu hemen. Bozmuyordum tabi onu. Borges’in kitabı vardı bende. İbo’yu bildiniz değil mi? Yarım Bir Tümce’si vardı, hatırlarsınız belki. Kitabımın arasına bir mektup bırakmıştı hani. İşte o İbo’dan bahsediyorum. Annesine vermiştim o mektubu uzun bir zaman sonra. Çok sonraysa bana bıraktığı bir not. Kitabımın bir sayfasına yazmış: İstanbul’a gidersen Kirazlı Metrosu’na uğra.Şehri gez. Anılarımı yâd et, diye.Ne aptalca bir istek. Gerçi insan kendisine mantıklı gelmeyen birçok şeyi aptalca bulur. Ben de ilk başta öyle düşündüm, ne işim var, gitsem ne olacak gibisinden ama sonra biraz daha düşününce, bana da macera olur diye gitmeye karar verdim. Bu sefer onun gözüyle bakacaktım şehre. Şehir o soğuk yüzüylebir telaşın altında eziliyordu yine.
Metroya bindim. Bağcılar Meydanı’nda inip öğretmenevine uğradım. Bir gece burada kalmış. Öyle yazmıştı annesine yazdığı mektupta. İçeri girip resepsiyona durumu anlattım. Kaç numaralı odada kaldığını öğrenmek istediğimi söyledim. Anlamadılar beni veya ben anlatamadım. Biraz üsteledim, yine bir netice alamadım. Uzatmanın bir manası yoktu. Ordan çıkıp Güneşli’ye doğru yokuş aşağı inmeye başladım. Kirazlı Metrosu’na yaklaştığımda İbo’nun mısralarını hatırladım: Yerin bilmem kaç katı altında, yürüyen merdivenlerde. Bilirsin işte anılar. Ah İbo, dedim içimden. Burası mıydı o yer. Bunca yabancı, soğuk, asık yüzlerin arasında. Çer çöpten geçilmeyen bu yerde mi en güzel anını yaşadın! İbo, ahmak İbo. Ölü. Budala ölü. Ne diye kıydın canına? Hadi kıydın diyelim bana yüklediğin bu aptalca görev de neyin nesi? Ne yapacağımı da bilmiyorum üstelik. Şimdi çıkacağım kentin tepelerine soluklanmadan, dinlenmeden, hiçbir şey yapmadan geri ineceğim; sokaklarda, caddelerde amaçsız dolaşacağım. Ben kim bir görevi yerine getirmek kim! Hem ben sana dememiş miydim, evin yolunu zor buluyorum, diye. Ne yapalım. Başa gelen çekilir hesabı attım kendimi şehrin caddelerine. Belki de şehirle hesaplaşacağım bu vesileyle. Ona yenileceğim. Onu seveceğim. Ona güveneceğim. Aldanacağım.
Süleymaniye’nin kubbelerinden şehre bakacağım. Diyeceğim ki, ey şehir sen ne kavgalar ne aşklar ne acılar gördün. Beni de gör. Ben buradayım. İbo vardı hani, bir zamanlar burada yaşamış. Birini sevmiş de sonra bir kazada yitirmiş onu. İşte o İbo da gitti öte yakaya. İnanamazsın her an karşıma çıkacakmış gibi de bir korku var içimde. Çünkü karşılaşırsam benden onu öldürmemi isteyecek. Söyle, insan nasıl birini ikinci kez öldürebilir ey İstanbul! Birini kalbinde yaşattıktan sonra onu tekrar nasıl öldürebilir!
Zaman. Ah zaman! Her sualin cevabı sende sır.
Bir keresinde bana “İstanbullu, ben ölürsem kabrimde bir pencere olsun. Dünyayı oradan izlemek isterim.”demişti. Bırak allasen, ne penceresi, demiştim. Öte tarafı boylarsan zaten kapanacak tüm pencerelerin. Olsun, sen yine de dediğimi yap, demişti. Babasına durumu anlattım, o hırbonun istekleri hep acayip olurdu zaten, dedi. Şimdi de bunu mu istemiş! Yok ona pencere mencere. Onun cenaze namazı bile kılınmadı. Daha üstüne vasiyet de mi bırakmış beyefendi! Annesi, oğlum ne isterse yapacağım, demişti kocasına öfkeyle bakıp. Pencere değil kapı bile yaparım yavruma. Canım oğlum.
Bugün hava yağmurlu. Metroya atlayıp Şişhane’de ineceğim. Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu, diyeceğim yıllar sonra anılarımı birine anlattığımda. Şemsiyem yoktu, diyeceğim. Oradan Süleymaniye’ye kadar yürüdüm diyeceğim. Şehir griydi. Hava soğuktu. İnsanlar yabancıydı. Yalnızdım. Kararsızdım. Diyeceğim.
Gözlüklerimde yağmur damlaları. Çıkarıp cebime koyuyorum. Önümdeki her şey matlaşıyor. Ticari taksiler, otobüsler, vapurlar, binalar; her şey uzak, mat ve dağınık. Yürüyorum Süleymaniye’ye. Vefa’da durup bir boza içiyorum. Bol tarçınlı ve leblebili. Mevlut’u hatırlıyorum. Yüzüme bir tebessüm yayılıyor. Önümde uzanan yokuşu tırmanıp Süleymaniye’nin bahçesine giriyorum. Kubbelerin üzerinden görünen Boğaz’a bakıyorum. Gemiler, vapurlar aynı telaşla yüzüyorlar. Etrafımda deklanşöre basan, poz veren yerli ve yabancı turistler. İbo olsa söverdi. Bu yağmur da ne bok yemeye geldiniz, otursanıza evinizde, derdi. Sonra ana avrat düz giderdi.
Acayip sesler duyuyorum.
“Sokaklar kalabalık. Bunca insan nasıl sığıyor bu şehre? Kitapları atmalı. Boza güzeldi. Mevlut daha da güzeldi. Poğaçacı poğaçacı, diye bağıran o adam. Gözlüklü.O da güzeldi. Bağcılar Öğretmenevinde hangi odada kalmıştı acaba? Sevgilisinin adını da hatırlamıyorum. Selma mıydı, Selda mıydı, Aysel miydi, Seher miydi? Sevda mıydı? Hangisiydi? İçini okuyorum senin.”
Etrafa bakıyorum herkes kendi telaşında. Peki ya bu karmaşık sesler neyin nesi? Benden başkasının da duymadığı aşikâr.Veya duymazdan geldiği. Sesin geldiği tarafa doğru gidiyorum. Mezarlık. Üzerinde Arapça-Osmanlıca harfler. Bilmem kimlerin mezarları. Sesler giderek netleşiyor. Bu yağmurda kim niye bunları söyler, diye düşünüp mezarları geçiyorum. Birinin elinde bir kitap. Adını tan okuyamıyorum ama beyaz diye bir kelimeyle bitiyor. Korkak Beyaz mı, KorkunçBeyaz mı, öyle bir şey. Aldırmıyorum. Genç adam dikkatli baktığımı görünce, kitaptaki bir öyküyle dalga geçiyordum, diyor bana. Yarım Bir Tümce adlı bir öyküyle. Hadi be, diyorum. Bakabilir miyim? Şemsiyesini kapatıp, kitabı montunun içine atıyor, eliyle bastırıyor. Sırtını dönüp Süleymaniye’nin batı kapısından çıkıyor. Arkasına düşüyorum. Adımlarını hızlandırıyor. Bekle niye kaçıyorsun, diyorum. Adımları yavaşlar gibi oluyor. Mesafeyi kapatmaya çalışıyorum, tam o anda hızlanıyor. Hey beklesene, nereye gidiyorsun böyle, diyorum. Oralı olmuyor. Adımlarımı hızlandırırken bir yandan da şu anki durumuma bir açıklama yapmaya çalışıyorum. Gerçek mi bu? Ben şu an hiç tanımadığım bir adamı mı takip ediyorum? Cesaretime şaşırıyorum. İbo, diyorum içimden. Cümleni tamamlamaya gidiyorum. Bak bir de beğenmezdin beni. Korkak, derdin. Ulan İbo, neyin içine attın beni? Kaçmak istiyorum kaçamıyorum. Durup vazgeçmek istiyorum bir şey beni kendine çekip duruyor. Oyun mu, tuzak mı, şaka mı? Ne olduğunu bilmiyorum ama duramıyorum da. Önümde giden genç, arada dönüp arkasına bakıyor. Yağmurun değdiği gözlüklerimin camlarını siliyorum sık sık. Bulanıklaşan dünya her silişimde yeniden netleşiyor. Genç çocuksa benim bu zaman kaybedişimi telafi etmek istercesine durup ayakkabı bağcıklarını kontrol ediyor. Montunun düğmelerini açıp ilikliyor. Oyun mu oynuyorsun benle, beklesene, neden kaçıyorsun, diye art arda sıralıyorum sorularımı. Yanıt yok. Sorularım sokaklarda akan yağmur suyuna karışıyor. Sonra bir giderden kayboluyor. Şehrin kiri pası arasında yitiyor. Arada dönüp sırıtıyor bana genç. Bu oyun hoşuma gitmiş olmalı ki sonunun ne olacağını düşünmeden gencin arkasından gitmeye devam ediyorum. Eminönü Meydanı’na doğru yürümeye başlıyor. Ya dur artık, şu gözlüklerle yürüyemiyorum. Üstüm başım da sırılsıklam oldu, diye bağırıyorum arkasından. Duruyor. Şaşırıyorum. Üzülüyorum da. Oyun devam etsin istiyorum çünkü. İnsan bazen şikâyet ettiklerinin onu mutlu ettiğinin farkına varamıyor. Genç durunca bunu anladım. Yanıma geldi. Bir şey sormama gerek kalmadan konuşmaya başladı. Bak, dedi. Şu adamı gördün mü, şu senin gibi gözlüklü olan. Yanağında beni var. O bana bir kitap verdi. Dedi ki, şöyle şöyle bir adam gelecek, onu görünce bir şeyler mırılda ama oradan buradan alakasız şeyler olsun. Eğer onun dikkatini çekebilirsen sana bir ödül vereceğim, dedi. Ne ödülü, dedim. Seni bir hikâyenin içinden alıp yeryüzüne getireceğim, dedi. O nasıl olacak, dedim. Aslında, dedi; sen şimdi yoksun. Öyleyse nasıl konuşabiliyorsun benle, diye sordum. Aslında şu an senle konuşmuyorum, kendi kendime mırıldanıyorum, dedi. Sonra da kayboldu. Arada çıkıp bana bakıyor. Gülümsüyor. Sonra yine o kayboluş.
Hadi be, dedim. Ne saçmalıyorsun. Hem ben kimseyi göremiyorum. Bunu der demez genç adamın da ortadan kaybolduğunu görüyorum. Elimde bir kâğıt: Eyüp Mezarlığı bilmem kaç no.lu parsel. Bu kâğıdı gözlüklü genç adam mı verdi yoksa genç adamın bahsettiği o yanağında beni olan gözlüklü adam mı anlayamıyorum. Ama tuhaf bir hikâyenin içinde olduğum aşikârdı. Eyüp’e gitmek için Eminönü Meydanı’ndaki otobüslerden birine bindim. Eyüpsultan durağında inip kâğıtta yazılan mezarlığı bulmak için yola koyuldum. Haliç bir griliğin içinde suskun ve sakindi. Olup biten her şeyden habersizdi. Güzel bir kadın eşinin mezarı başında ağlıyordu bu fluluğun içinde. Şöyle bir göz attım mezara: Ressam Bülent Turan yazıyordu. İçimden kadına sabır dileyip yoluma devam ettim. Nice şair ve yazarın kabrini geçip kâğıtta yazılan mezarı buldum. Mezar taşında şu yazı:
Dünya bir pencereydi
Bizi temaşa edenler gitti çoktan.
Şimdi ben izliyorum dünyayı.
Pencerem mermer taşından.
Mezar taşında küçücük bir oyuk, niş gibi. Gökyüzüne boyanmış. Dizelerde yazılan pencerenin bu olduğunu, İbo’nun ölürsem niçin kabrimde bir pencere yapın dediğini anlamıştım.Sevgilinle dünyayı izleyip durun bakalım İbo dedim kendi kendime. Nasılsa kimsenin bundan haberi yok. Nasılsa her insanın yarım bir tümcesi kalıyor içinde. Bin yıl yaşasa da her şey yine de yarım kalıyor!






