Gül Ersoy’la Doğan Kitap etiketiyle geçtiğimiz günlerde okurla buluşan son öykü kitabı Sen Kimseyi Sevemezsin hakkında konuştuk: "Ekolojik olarak büyülü, muhteşem, âşık olunacak kadar güzel bir yer Dünya. Ama aynı dünya acımasız, sert, kötü bir yer. İnsanı yok etmeye odaklanmış sistem içinde kendimizi kaybettiğimiz bir yer."
Sahilden Bostancı ile geçtiğimiz günlerde yayımlanan Sen Kimseyi Sevemezsin arasında geçen süreçten biraz bahseder misiniz?
Bol bol okuduğum bir dönem oldu. Pek çok öykü yazdım. Bazılarını tekrar tekrar yazdım. Bazılarını kitaba koymaktan vazgeçtim. İyi bir öykü dosyası yaratmak için çalıştım. Bu arada Storytel için bir roman yazdım ve seslendirildi. Yoğun bir dönemdi diyebilirim.
Kitabınızın giriş kısmındaki yazınızda "Birini sevmek için günde iki saatimiz var," diyorsunuz. Öykülerinizde yer alan karakterlerde tükenmişlik göze çarpıyor. Hayatın koşuşturması, telaşı ve hiçbir şeye yetişememenin yarattığı sıkıntıyı karakterleriniz üzerinden dile getiriyorsunuz. Bu tükenmişlikten sıyrılabilmenin yolları var mı sizce?
Tükenmişlikten kurtulmanın yolu, tüketen her şeyden uzaklaşmaktır. Fakat günümüzde üzerimizdeki sorumluluklardan kurtulmak o kadar da kolay değil. İşler, yükümlülükler, sözler, kökler, yaşama uğraşının getirdiği açmazlar, patronlar, kiralar, maaşlar bir kambur gibi sırtımızda. Bu yüzden birini sevmek için çok az vaktimiz kalıyor.
Öykülerinizde ele aldığınız konular ve yarattığınız karakterler çok çeşitli, bunun nedeni nedir?
Kendi dünyamda da çevremdeki karakterler çok çeşitli. Sanırım bu yüzden konular ve kahramanların karakterleri farklılaşıyor. Kendimi herhangi bir sınıfa ait hissetmiyorum, öykülerimdeki karakterler de oldukça değişkenlik gösteriyor. Özgürlüğü arayan, dünyayla derdi olan öykü karakterlerim var. Bunun nedeni özgürlüğü her şeyden üstün tutmam. Düşünceler geleceği yaratır, edebiyat da düşüncelerin aktığı sonsuz bir mecra. Bir yazar olarak kimsenin söylemediği şeyleri söylemek istiyorum. Bu ülkede gay ve lezbiyenlerin ailelerinden şiddet görmemek için evlendiklerine şahit olduysam, kadın olarak bunu anlatmam gerek. Susamam. Bu ülkede cinsel kimlik bir bela. Kitabım üç kısım ve temadan oluşuyor: aile, cinsellik ve şiddet. Özellikle cinsellik hakkında çokça yazmak istiyorum. İnsanları şekillendiren, özümüzü yansıtan ve bütün olayların merkezinde yer alan bir konu. Böyle olunca konular çeşitleniyor, bir yürüyüşte anlatılan öyküler gibi laf lafı açıyor.
Öykülerinizde yer alan karakterlerin psikolojik çözümlemeleri etkileyici. Karakterlerinizi yaratırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz, beslendiğiniz alanlar ve esin kaynaklarınızdan biraz bahsedebilir misiniz?
Bir dönem dünyayı dolaştım. Çok insan tanıdım. Edebiyat, resim, sinema, müzik beslendiğim alanlar. Sevmek de öyle. İlgimi çeken şeylere karşı büyük tutku beslerim. Derinlerine iner araştırırım. Kırk iki yaşındayım, yaşın da yazmakla ilgisi var. Gençken daha telaşlı, aşktan beslenen bir damar var. Sonra bu değişiyor. İnsanları tanımaya başlıyorsunuz. Tanıdıkça psikolojik çözümleme yeteneği gelişiyor. Esin kaynağım insanlar diyebilirim.
İspiyoncu öykünüzde çaresiz kalmış bir kadının karşısına çıkan Rıza adeta artık az rastlanan iyi biri olarak okuru etkileyebilir. Ancak satırlar ilerledikçe ne kadar kötü biri olduğunu görüyoruz. Rıza öyküyü bitirirken koca bir yanılgı olarak okurun aklına kazınıyor. Okurda dünya kötü bir yer hissi bırakıyor adeta, peki dünya sizce nasıl bir yer?
Ekolojik olarak büyülü, muhteşem, âşık olunacak kadar güzel bir yer Dünya. Ama aynı dünya acımasız, sert, kötü bir yer. İnsanı yok etmeye odaklanmış sistem içinde kendimizi kaybettiğimiz bir yer. Öyküdeki Rıza karakteri de böyle. Artık az rastlanan iyi biri olarak çıkıyor karşımıza. Aynı adam birkaç sayfa sonra bambaşka biri olduğunu ispatlıyor. Hayatlarımızı düşünelim, şimdi hayatımızda olmayan ama bir zamanlar çok sevdiğimiz iyi insanları düşünelim. Kötü olduklarını anlamamız için büyük dersler almadık mı? Rıza da bunlardan biri, biraz sert bir öykü İspiyoncu, çok söz edildi bu öyküden, okuyanlar nefret etmiş karakterden. Yazmak bazen tehlikeli sularda yüzmek demek zaten…
S
algın dönemi bir yazar olarak üretimlerinizi ve psikolojinizi nasıl etkiledi?
Salgında evlere kapandık. Fakat ben zaten eve kapanan biriyim. Normal hayatımda da evde çok zaman geçiriyordum. Çok etkilemedi beni. Üretimimi güzel etkiledi. Resimler, kolajlar yaptım. Yeni yazılarıma odaklandım, bol bol okudum. Psikolojime etkisi biraz daha yoğun oldu. Korku ve endişe duygularım arttı. Fazla kimseyle temas etmemeye özen gösterdim. Fakat bu sürdürülebilir bir yaşam biçimi değil benim için. Mutlaka arkadaşlarımı görmeli, onlarla konuşmalı, dertleşmeliyim. İki arada kalmak berbat bir şey. Bir tarafta hastalık, bir tarafta yaşantımız. Zor günlerden geçiyoruz…
Gül Hanım son olarak şunu sorayım, son dönemde neler okudunuz? Okurlarınız önümüzdeki dönemde sizden neler okuyabilir, masanızda neler var?
Son dönem Ali Teoman’ın bütün kitaplarını toplayarak onları okudum. Ayrıca yeni çıkan kitapları da takip ettim. Masamda yeni bir roman var, okuyucularımı şaşırtacak bir konu geliyor. Yine Doğan Kitap etiketiyle yayımlanacak. Seneye görüşmek üzere…






